Işık... Dehşet vericiydi. Dışarıdan sızan her huzme, beraberinde muazzam bir korku getiriyordu. Yine de açtım. Sabırsızlık damarlarımda geziyordu.
“Açım.“
“...Evet.“
“Yemek ne zaman gelir ki?“
“Gece çökene kadar hiçbir şey yok.“
“...Ama burada tıkılı kalmışken, gecenin ne zaman geleceğini kestirmek çok zor.“
“...Umarım dışarıda hava bir an önce kararır.“
Sonra sessizlik. Ağzımızı bıçak açmadı. Açlık içimi kemirirken, önümdeki zifiri karanlığa diktim gözlerimi. Dikkatle. Asla kırpmadan. Delicesine.
Ve sonra... Işık üzerimize çöktü.
***
“Sadece okul müdürünün Mototsune Fujiwara, öğrenci konseyi başkanının Michizane Sugawara, ikinci sınıflar temsilcisinin de Hiromi Tachibana olduğunu yazsak yetmez mi?“
“Bunun kime, nasıl bir cazibesi olabilir ki?“
Sınıf temsilcisi Kaneko boynunu büküp inledi. Beklenmedik bir fikirdi, doğal olarak afallamıştı. Gelecek yılki aday öğrenciler için hazırlanacak okul tanıtım kitapçığına “benzersiz“ bir özellik bulmaya çalışıyor, bu yüzden sınıfın kapısında köşeye sıkışmış ter döküyordu. Gelgelelim bırakın okulu, kasabanın kendisi bile sıradan, silik bir taşradan ibaretti. Akla gelen tek ilginç detay, okul personelinin aileleri tarafından şaka olsun diye konmuş gibi duran tuhaf, tarihi isimleriydi. Bulabildiği en parlak fikir de buydu işte.
“Şuna ne dersin... ’Geçtiğimiz günlerde okulumuzdan bir öğrenci vahşice katledildi’...“
“Bu kesinlikle berbat bir fikir.“
Kaneko’nun yüzü düştü; fikri anında çöpe attı. Belki de biraz fazla duyarsızca bir laftı.
“Peki ya okulun özgür ruhlu atmosferinden veya ferah çevresinden bahsetsek?“ En nihayetinde, sıradan ve klişe bir cevapta karar kılmışlardı. Kaneko bunları daha önce bin defa duymuş gibi hafifçe iç geçirip buruk bir tebessüm etti.
“Dürüst olmak gerekirse, şu an kulüp faaliyetinde olmayı tercih ederdim.“
“Kulüp mü? Tehlikeli olduğu gerekçesiyle şu an hepsi yasaklı değil mi?“
“Turnuva kapıdayken sence kaptanımızın umurunda olur mu? Gayriresmi de olsa, gecenin körüne kadar canla başla çalışıyoruz.“
Kaneko, geç saatlere kadar ayakta kaldığı için övünen ilkokul çocukları gibi böbürlendi. Tam o sırada bir kız öğrenci belirdi. Varlığını belli etmek istercesine onu itip geçti. Sınıf arkadaşımız Mayu Misono’ydu. Kaneko ile kapının arasından sıyrılıp koridora yöneldi.
“Hey, bekle!“
Kaneko aceleyle seslendi arkasından. Misono döndü. Her zamanki sakin halinden eser yoktu; adeta gözlerinden ateş saçarak ona bakıyordu.
“Ne var?“
“Ah, hiçbir şey...“
Kızın bu saldırgan tavrı karşısında sinmiş görünen Kaneko, gergin bir şekilde gülümsedi. Etrafına, yardım arayan gözlerle bakındı. Sessiz yakarışını fark etmiştim. Yine de kılımı kıpırdatmadım. Sadece Misono’yu izledim.
“...Ne?“
Şaşkınlık ve şüphenin iç içe geçtiği bir ifadeyle tekrar sordu.
Mayu Misono için rahatlıkla güzel denebilirdi. Hayır, tam olarak öyle değil; olağanüstü güzeldi. Kısacası çarpıcıydı. Kusursuz bir güzellik.
Kendi haline bırakıldığı anlaşılan omuz hizasındaki saçlarında, doğal siyahlığının arasına karışmış kahverengi boya kalıntıları vardı. Ekim başının o boğucu sıcağına rağmen, ceketinin altından uzun kollu bir gömlek giymişti.
“Halledilecek bir işim var.“
Misono sınıf arkadaşlarına karşı bile daima mesafeli ve nazikti. Bu, araya duvar örme çabası gibi algılanabilirdi ancak daha çok bir savunma mekanizmasını andırıyordu. İnsanlardan ürken, köşeye sıkışmış küçük bir hayvan izlenimi veriyordu.
“Seni lafa tuttuğumuz için kusura bakma. Acele işin varsa gidebilirsin.“
Kaneko’nun yerine ben yanıtladım. Misono sessizce “Anlıyorum,“ diye fısıldadı. Huzursuz, telaşlı adımlarla merdivenlere seğirtti.
Onun uzaklaşan silüetini izleyen Kaneko, gergin omuzlarını düşürüp derin bir iç çekti.
“Misono hep bu kadar ürkütücü müydü?“
“Kim bilir... Belki de yaklaşan Setsubun festivalindeki iblis rolü için prova yapıyordur.“
Tavrının ardındaki gerçek nedeni neredeyse kesin bir dille açıklayabilirdim. Fakat Kaneko, boynu hâlâ bükük bir halde kara kara düşünüyordu. Konuşmamızın başından beri o boyun bir türlü düzelmemişti.
“Son zamanlarda okuldan tuhaf bir şekilde erken çıkıyor...“
Kaneko kendi kendine bir özür gevelerken dönüp sınıfa baktım. Onun bakışlarını takip etmiştim. Öğrencilerin çoğu hâlâ içerideydi; kimisi çantalarını topluyor, kimisi yanındakiyle laflıyordu. Misono’nun sırasının koridora en uzak köşe olduğu düşünülürse, bu kaçış hızı gerçekten de anormaldi.
“İşi varsa çıkıp gitmesi normal değil mi?“
“İyi de, her gün mü?“
“Neden olmasın? Belki hastanede annesini falan ziyaret ediyordur.“
Koca bir yalandı gerçi.
“Hem gitsen sorsan, aynı basmakalıp cevapları alacaksın.“
Baştan savma birkaç teselli sözcüğü mırıldandım. Havası sönen Kaneko, işaret parmağıyla başını kaşıyıp nihayet boynunu düzeltti.
“Belki de. Yine de onun ağzından ’özgürlük’ ve ’ferahlık’ gibi laflar duymak garip hissettiriyor.“
“Evet, anlıyorum.“
Aslında zerre anlamıyordum ama muhabbet uzamasın diye başımı salladım.
“Neyse, ben kaçıyorum.“
“Peki madem. Yarın görüşürüz.“
Gelişigüzel el sallayıp ayrıldık. Öğle güneşinin kavurduğu koridorda yürürken hava iyice ağırlaşmıştı. Bu sıcak ve boğucu alandan hızla geçtim, yandaki sınıfı es geçip merdivenleri ikişer ikişer inmeye başladım.
Çıkıştaki ayakkabı dolaplarının oraya vardığımda, Misono’nun okuldan yaklaşık on saniye önce ayrıldığını teyit edip onu güvenli bir mesafeden, sinsice takip etmeye başladım.
Bugün okuldan sonra dedektiflik oynamaya karar vermiştim.
Burası sıradan bir taşra kasabası olabilirdi ancak son zamanlarda polislerin de devreye girmesiyle ulusal kanalların ana haber bültenlerinden düşmez olmuştu. İki farklı vaka vardı. İkisinin de aynı failin elinden çıkmış olma ihtimali masadaydı ama cinayet büro konuyu nasıl sınıflandıracağı konusunda ikiye bölünmüştü.
Ortada hem bir seri cinayet hem de bir kayıp vakası vardı.
Son birkaç aydır kasabanın üzerine kâbus gibi çökmüştü bu vahşet. Samurayların kılıç kuşandığı devirlerden beri buralarda cinayet işlenmediğinden, yaratılan şok dalgası muazzamdı. Halk eğitim merkezinin yakınlarındaki bir ara sokakta orta yaşlı bir adamın cesedi bulunmuştu. Göğsü yarılmış. Gözleri oyulmuş. Sol elinin tüm parmakları kesilmiş ve bir kulağına derin bir çizik atılmıştı. Katilin bunu hastalıklı bir oyun olarak gördüğü, akli dengesinin yerinde olmadığı konuşuluyordu. Bir sonraki kurban, yedi yaşında bir erkek çocuğuydu; yüzü tanınmayacak kadar parçalanmıştı. Bu dehşetin ardından ilkokullar, öğrencileri gruplar halinde eve göndermeye başladı ve tedbir olarak dersleri öğlene çekti. Akşam devriyeleri sıklaştı, emniyet tam destek sağladı. Yine de failin kimliğine veya yeni bir felaketi önlemeye dair bir arpa boyu bile yol alınamadı.
Dahası, üç hafta önce bir de kayıp vakası yaşandı. Dördüncü sınıfa giden bir erkek çocuğu ile ikinci sınıftaki kız kardeşi alacakaranlıkta sırra kadem bastı. Dışarıda başıboş oynamanın tehlikeleri hakkındaki onca uyarı belli ki işe yaramamıştı. Önceki vakaların aksine ortada ceset yoktu; bu da adam kaçırma şüphelerini alevlendirdi. Tüm bunların aynı kişinin altından çıkıp çıkmadığı polis içinde bile ateşli bir tartışma konusuydu. Haftalık bir dergi, bu adam kaçırma olayını manşete taşıyıp geçmişteki kanlı cinayetlerle bağdaştırmaya çalışmıştı.
Yirmi dakikayı aşkın süredir Misono’nun peşindeydim.
Ne yazık ki bu, birini takip etmeye yönelik ilk girişimdi. Gizli takip konusunda da pek tecrübem yoktu; tam bir çaylağım. Haliyle aramızda bırakmam gereken ideal mesafeyi kestiremiyordum. Konuyla ilgili bir kitap okumadığım için hafiften pişmanlık duydum; belki de pratik bir rehber edinmeliydim. Misono’yla aramdaki mesafeyi, sırtı gözüme bir sözlük büyüklüğünde görünecek şekilde koruyarak ilerliyordum. Kimsenin geçmediği, saklanacak tek bir siperin bile bulunmadığı ıssız bir toprak yoldaydık. Eğer aniden dönüp bakarsa, kendimi tereddütsüz sulama kanalına fırlatmaya hazırdım. Neyse ki Misono hiç arkasına bakmadan eve doğru yoluna devam ediyordu. Adımları tempolu görünse de yalpalamasından ötürü dengesizdi; sağa sola savruluyordu. Hasta veya ateşli gibi bir hali de yoktu üstelik.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.