Bölüm...
Action, Horror, Mystery, Psychological, Psychological Thriller, Supernatural, Thriller, Tragedy

Bölüm 4

Felaket mi?
Yazar: Brauns Show Grup: : Brauns Show Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.771

O sırada kolları dövmeli adam elini kaldırıp Keçi Kafalı’ya baktı: “Hey, hakem! Böyle takma isim kullananları ne yapacağız? Yalan söylemiş sayılıyor mu?“
Keçi Kafalı ne başını salladı ne de reddetti, yalnızca soğuk bir sesle konuştu: “Sürecin hiçbir aşamasına artık müdahale etmeyeceğim. Yalnızca kendi kararlarınız doğrultusunda isimleri yazmanız gerekiyor. Sadece şunu unutmayın: 「Kurallar mutlaktır.」 Sonunda, kaybedenleri bizzat ben cezalandıracağım.“
「Cezalandıracağım」 kelimesi salonda çınlarken herkesin sırtından bir ürperti geçti.
“Bak, bu yalan söylemediğimi kanıtlar!“ dedi Tiantian aceleyle bağırarak. “Eğer yalan söylemiş olsaydım şimdiye çoktan ölmüş olurdum, değil mi? Takma isim olsa bile benim takma ismim gerçekten 「Tiantian」!“
Kimse ona cevap vermedi. Artık herkesin kendi canı için mücadele ettiği kritik bir aşamaya gelinmişti ve en ufak bir şüphe bile göz ardı edilemezdi.
“O zaman sıra bende,“ dedi dövmeli adam dudak bükerek. İsteksiz bir tavırla devam etti: “Bu hanımın hikâyesi yalan sayılmıyorsa, benimki de kesinlikle sayılmaz.“
“Adım Qiao Jiajing. Guangdong’da yaşıyorum, sabit bir mesleğim yok. Buraya gelmeden önce borç tahsilatı yapıyordum.“
Qiao Jiajing’in Çincesi oldukça bozuktu, bu yüzden herkes onu dikkatle dinlemek zorunda kalıyordu.
“Şimdiki insanlar gerçekten çok âlem. Borç alırken her şeye tamam derler, ödeme vakti gelince de ağlayıp sızlamaya başlarlar.“
“Kahretsin, bir de kalkıp biz tahsilatçılara iblis, vicdansız diyorlar.“
“Ama o serserinin meseleye bir de şu açıdan bakması gerekir, en çaresiz olduğu, paraya en çok sıkıştığı anda ona yardım elini uzatan bendim. Hiçbir kurumun ona beş kuruş vermediği zamanlarda borcu ben verdim. Onun gözünde ben bir iblis değil, resmen bir kurtarıcıydım.“
“Peki o benim gibi bir kurtarıcıya nasıl karşılık verdi?“
“Etrafa ağlayıp sızladı, ne kadar zor durumda olduğunu, iki milyonunu kaptırdığını söyledi. Bir de utanmadan bizim gibi tahsilatçıların ne kadar vicdansız olduğunu anlatıp mahallelinin merhametini arkasına alarak paçayı sıyırmaya çalıştı. İyi de borç alırken sözleşme imzaladık, tüm faiz oranlarını açık açık anlattım ona. Şimdi ödeyemiyorsa bu bizim suçumuz mu?“
“Dün gece ona bir ders vermeye karar verdim. Onu bir barın çatısına bağladım ama birden deprem oldu. Aslında canını almak gibi bir niyetim yoktu ama o serseri kargaşadan yararlanıp bıçak çekerek beni öldürmeye kalktı!“
“O kargaşanın ortasında onunla birlikte çatıdan aşağı yuvarlandık ve bir reklam panosuna çarptık. Sonrasını... hatırlayamıyorum.“
Herkes adamın anlattıklarını dinledikten sonra kaşlarını çattı.
Tiantian ise bir şey keşfetmiş gibi öfkeyle gülerek konuştu: “Bakın işte! Bana niye çamur attığını şimdi anladınız mı? Asıl yalancı sensin!“
“Ne? Ne demek benmişim? Neye dayanarak bunu söylüyorsun?“ dedi Qiao Jiajing sert bir tonla.
“Ben Shaanxi’deyim, sen Guangdong’dasın!“ dedi Tiantian onu işaret ederek. “Senin bu hikâyen resmen benim anlattıklarımdan uydurulmuş! Benim orada deprem oldu, seninki de deprem. Bana reklam panosu çarptı, sen de gidip reklam panosuna çarptın! Bu yalan değil de nedir?“
“Nerede olduğun umurumda değil, ben deprem yaşadım diyorum,“ dedi dövmeli adam gözlerini belerterek. “Bunu gizleseydim işte o zaman yalan söylemiş olurdum! Ayrıca reklam panosuna gelince, koskoca dünyada tek bir reklam panosu olacak değil ya?“
“Ne dersen de, sen yalan söylüyorsun!“ dedi Tiantian, Qiao Jiajing’i göstererek. “Zaten senin mesleğini ancak kötü insanlar yapar, yalan söylemene de şaşmamalı!“
“Ha, sanki senin mesleğin benimkinden çok mu farklı?“
Qi Xia şiddetle tartışan ikiliye baktı; bu meselede gerçekten de tuhaf bir şeyler olduğunu hissediyordu.
İkisinden birinin yalan söyleyip söylemediği değildi mesele, kendisinin de depreme yakalanmış olmasıydı.
Ne Shaanxi’deydi ne de Guangdong’da; Shandong’daydı.
Bu dünyada bu kadar geniş bir alanı kapsayan bir deprem olabilir miydi?
Öyle ki deprem ülkenin yarısını katetmiş, üç farklı eyaleti vurmuştu.
Eğer anlattıkları doğruysa, bu eşi benzeri görülmemiş bir felaket değil miydi?
“Kavgayı bırakın da bir an önce bitirelim şu işi.“ Karşı tarafta oturan kalıplı adam ikisini susturdu, ardından bir sonraki kıza baktı: “Sıra sende. Kimin yalan söylediğine karar vereceksek herkes anlattıktan sonra konuşuruz.“
İkisi de bu söz üzerine soğukça homurdanıp sustular.
Qiao Jiajing’in yanındaki kadın ürkekçe başını sallayarak konuşmaya başladı: “Şey... Ben, benim adım Xiao Ran, anaokulu öğretmeniyim.“
Xiao Ran adındaki bu genç kızın dehşete düştüğü her hâlinden belliydi; sesi çok kısık çıkıyor, titriyordu.
“Buraya gelmeden önce bir çocuğun yanında ailesini bekliyordum. O çocuğu normalde hep annesi almaya gelirdi ama sonradan duydum ki annesi ağır hastaymış, beyninde bir şey çıkmış, ameliyat olacakmış... Bu yüzden birkaç gündür babası geliyordu ama babası da sık sık gelmeyi unutuyordu sanırım...“
“Dün akşam saat altıyı geçmişti, aslında mesai saatim çoktan bitmişti ama nedense çocuğun babası telefonlarıma bir türlü cevap vermiyordu...“
“Çocuğun ev adresini bilmediğim için eve de götüremedim, çaresiz yol ağzında onunla beklemeye devam ettim.“
“Aslında o akşam benim de işim vardı... Bir psikolojik danışmanla randevum vardı. Mevcut mesleğimi pek sevmediğimi hissediyordum, danışmanın bana yol göstermesini umuyordum.“
“Ama saatlerce bekleyeceğimi hiç düşünmemiştim, akşamki randevum da heba oldu.“
“Tam dalmıştım ki yer aniden sarsılmaya başladı, çok korktum... Ancak birkaç saniye sonra deprem olduğunu anlayabildim...“
“Deprem hissi duyduklarıma hiç benzemiyordu... Yer yukarı aşağı zıplamıyor, sağa sola sallanıyordu. Sanki bir masanın üzerinde duruyormuşum da biri o masayı durmadan sallıyormuş gibiydi...“
“İlk refleks olarak yanımdaki çocuğu kucağıma aldım ama ne yapacağımı ben de bilmiyordum. Uzaktaki Chongsheng Tapınağının Üç Kulesi’nin çatladığını gördüm... Şansımıza açık alandaydık.“
“Hemen ardından, kontrolden çıkmış bir arabanın hızla üzerimize doğru geldiğini gördüm... Sendelerken çocuğu kucağımda taşıyarak kenara doğru koşmaya çalıştım ama yer öyle bir sarsılıyordu ki attığım her adımda yere kapaklanıyordum.“
“Sonunda düştüğümde kafamı çarptım... Ve doğrudan bayılmışım. Uyandığımda ise kendimi burada buldum.“
Bu, kayda değer pek bir yanı olmayan bir anlatıydı.
Qi Xia’ya tuhaf gelen tek şey 「Chongsheng Tapınağı Üç Kulesi」 ayrıntısıydı.
Bu üç kule Yunnan’ın Dali şehrindeydi.
Qi Xia masadaki karta hafifçe dokundu. Eliyle o üç kelimenin üzerini kapatmış olsa da orada 「Yalancı」 yazdığını biliyordu.
Peki, birden fazla yalancı olabilir miydi?
Eğer 「kurallar mutlak」 ise, Keçi Kafalı’nın az önce söylediği 「yalnızca ve yalnızca bir yalancı var」 kuralı da mutlaktı.
「Yalancı」 kartını kendisi çektiğine göre, diğerlerinin yalancı olması imkânsızdı; tek bir yalancı vardı.
Hepsi doğruyu söylüyordu.
Fakat üç farklı eyaleti kapsayan bu hikâyeler gizli bir bağla birbirine bağlanıyordu.
Yalnızca deprem değil, anlattıkları detaylar bile birbiriyle örtüşüyordu. Bu işte fazla tuhaf bir şeyler yok muydu?
O anda herkesin bakışları bir sonraki kişiye, beyaz önlüklü orta yaşlı adama döndü.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi