‹
Bölüm...
›
Action,Adventure,Demons,Fantasy,Harem,Isekai,Magic,Monster,Novel,Romance,Vampires,War

Bölüm 5801

Zor! I
Yazar: Kozmik_00 Grup: Bağımsız Scanlation Okuma süresi: 11 dk Kelime: 2.785


Uzun bir süre boyunca, Firmament Dağı’nda duyulan tek ses kar fırtınasıydı.


Sonra Sör Moriarty, enstrümanlardan oluşan Tâht’ından ayağa kalktı!


Bu sefer yavaşça, memnuniyetle ayağa kalkma gibi bir şey olmadı. Basitçe ayağa kalktı ve konuştuğunda sesi, uluyan rüzgârın içinden bir bıçağın kumaşı kesmesi kadar net bir şekilde süzüldü.


“Toplantı sona ermiştir.”


Fırtınanın ortasındaki Ova bir Ân’da sessizliğe büründü!


“Her biriniz, Koruyucunuzla birlikte kendi dağına döneceksiniz. Hemen.” Gözlükleri buzla kaplanmıştı. “Hiçbir İyilik bahşedilmeyecek. Kapanış ayini yapılmayacak. Gidin.”


Sesinde hiç sıcaklık yoktu. Ne o kuru eğlence, ne de bilginlerin coşkusu; Sadece kesinlik vardı; Her Kelime tam da olması gereken yere yerleştirilmişti ve tek bir Kelime bile fazlalık yoktu.


Kimse itiraz etmedi!


Noah, Ova’nın ötesine, Âltın bulutların üzerinden yanlara doğru yırtılan, Beyaz, Sonsuz ve kükreyen kar fırtınasına baktı. Fırtınanın dağın kenarını, Miras’ı, algılayabildiği her şeyi aşarak, uzandığını hissedebiliyordu.


Sadece burada değildi. Bundan neredeyse emindi. Her Boyut’ta ve her Gözlemlenebilir Varoluş’ta, aynı fırtına muhtemelen Şu Ân’da da şiddetle esiyordu.


Yukarıda, birbiri ardına Tâhtlar boşalmaya başladı!


BU Muazzam Olanlar’n bakışlarının yarattığı baskı, göğsünden çekilen bir el gibi Ova’dan kalktı. Önce Siyah Cam. Ardından oyulmuş yıldız, kemik ve zaten boş duran yapraklı canlı Tâht. Sisler seyrekleşip, yok oldu. Moriarty gitmişti. Poona diğerlerinden bir Ân daha uzun süre kaldı; Parlak gözleriyle aşağıdaki Âltın Bulutlar’ı bir kez taradı ve sonra o da gitti.


Tâhtlar çemberi fırtınanın ortasında boş bir şekilde asılı kaldı, yavaşça karla doluyordu!


Ova’da, Soy ve Köken Yaşam Formlar’ı dağılmaya başladı.


Bunu sessizce yaptılar. Su Kadın’ı, içinde hâlâ karanlıkta duran balığıyla bulutundan indi ve Bekçisi’nin onu uzaklara götürmesine izin verdi. Geyik, boynuzlarını eğmiş, çanları sessizce, Bekçisi’ni takip etti.


Batiatus tek kelime etmeden gitti. Bekçiler, gözetimleri altındaki Varoluşlar’ı bir çift bir çift dağ kenarına, parıldayan Kanallar’a doğru götürdüler ve Beyazlığ’ın içine doğru uzaklaştılar; Ta ki Âltın bulutlar neredeyse tamamen boşalana ve Uyum Ovası sadece kardan ibaret kalana kadar.


Noah olduğu yerde kaldı!


Bulut’unun kenarında durdu ve Minerva’nın düştüğü yere baktı. Kar, orayı neredeyse tamamen örtmüştü.


“Vay canına,” dedi yanındaki bir ses. “Senin eylemlerinin bunun yayılmasına katkıda bulunması ne çılgın bir şey.”


...!


Ling, Bulut’unun yanındaki Kar’da duruyordu!


Onun geldiğini görmemişti ve geldiğini hissetmemişti ki bu çok daha tedirgin ediciydi! Bir Ân önce yanındaki Kar boşken, bir sonraki Ân’da Ling birdenbire oradaydı ve ona bakıyordu.


Yuvarlak yüzü bir kez olsun hüzünlüydü, gülümsemesi sönmüştü. Ama gözleri parlıyordu. Gözleri, kederden çok uzak bir şeyle doluydu; Keskin, merak dolu bir ışık, sanki çok daha fazlasını bilen birinin gözlerindeki gibi.


Noah ona bakmak için dönmedi.


“Hiçbir şeyin yayılmasına katkım olmadı,” dedi.


Ling avucunu yukarı bakacak şekilde uzattı. Kar Ân’ında avucuna birikmeye başladı, hızla yığıldı ve avucunun ortasında küçük Beyaz bir yığın oluşturdu.


Varoluş’un sonundaki bir Kar fırtınasına değil, bir yaz öğleden sonrasına uygun giyinmişti. Her iki yanından yüksek kesimli, Âltın işlemeli aynı Mavi ipek elbise; Kalın, güçlü uylukları ve sağlam baldırları, Ayak bileklerindeki Beyaz sargı bantları dışında fırtınaya maruz kalmıştı.


Ne palto, ne pelerin, ne de kürk vardı. Rüzgâr kurdelelerini yırtıp attı, sarmal şeklinde toplanmış saçlarını savurdu, ama o titremeye bile kalkışmadı. Uluyan Beyaz’ın içinde duruyordu, kusursuz ve tamamen rahat görünüyordu.


Gülümsedi!


Ve sesi, sadece onun için, zihnine ulaştı.


“Her adım attığında, altındaki Otorite değişir. Her ağzını açtığında, Varoluş değişir. Bir seçim yaparsın ve Varoluş cevap verir. Sebep ve Sonuç. Bu kadar basit.”


Avucunu eğdi ve küçük kar yığını avucundan kayıp düştü.


“Bazı Varoluşlar kötü şansa sızlanmayı sever. Mahvolmuş Varoluşlar’ına işaret ederler ve buna Kaza derler. Kader’in bir cilvesi. Bir tesadüf. Ama bu hayatta hiçbir şey tesadüf değildir. İster kabul et ister arkasına saklan, Nedensellik kaçınılmazdır. Yaptığın her seçimin bir etkisi vardır.”


Gözleri, Kar’ın altında gömülü Yeşil parıltıya kaydı.


“Minerva yaptıklarını kendi iradesiyle yaptı. Ama sen de olayların tam da öyle gerçekleşmesine katkıda bulunan unsurlardan biriydin. Onun, ‘BU Muazzam’ olmaya çalışan ilk Varoluş olması ve başarısız olması kötü şans mıydı? Varoluş’un yeni koşullarının onun aracılığıyla ortaya çıkması ve Soğuğ’un daha da Soğuma’sı?“


Kız mırıldandı. “Hmm. Az önce şansın, insanların ağladığı bir şey olduğunu söylemiştik. Kader diye bir şey yok. Şans diye bir şey yok. Sadece biz varız. Ne olduğumuz ve ne yapmayı seçtiğimiz, Koca Oğlan.“


Etraflarına kar yağıyordu.


“Ve ben bir seçim yaptım. Her şey gibi bunun da kendi Nedenselliğ’i olacak. Seni Dağ’ıma davet ediyorum.“


...!


Onun dağına davet mi? Şimdi mi? Bütün bunların ortasında mı?


Noah sonunda başını çevirip ona baktı!


“Ne için?” diye karşılık verdi, sadece ona.


Ling ona gözlerini kırptı. Sonra parlak bir gülümsemeyle gülümsedi.


“Neden mi?” dedi, “Kafanı bacaklarımın arasına sıkıştırıp, kırabilecek miyim diye görmek için.”


...!


Noah hiçbir şey söylemedi!


Ling güldü!


“Şaka yapıyorum.” Başını yana eğdi ve bir Ân için gözlerindeki parlaklık çok keskinleşti. “Bir karar verdim, arkamdaki BU Muazzam Olan da öyle. Sir Moriarty’den çok daha güçlü ve çok daha gizemli biri, seninle konuşmak istiyor.”


Elini uzattı, avuç içi yine yukarı bakıyordu, bu sefer boştu. “Benimle gelir misin?”


Noah etrafına baktı!


Anlaşma Ova’sı artık neredeyse boştu; Beyaz bir Varoluş’un altındaki Beyaz bir Alan, üzerinde uluyan kar fırtınası ve başlarının üzerinde asılı, karla dolu boş Tâhtlar.


Birkaç Âltın rengi Bulut’un üzerinde hâlâ figürler duruyordu. En yakındaki Bulut’ta, Achilles Rose’yi yanına sıkıca çekmiş, bir kolunu onun omzuna dolamıştı; İkisinin de üzeri kalın bir Buz tabakasıyla kaplıydı, ciddi gözleri fırtınaya bakıyordu. Rose’nin yüzü onun omzuna yaslanmıştı. İkisi de birbirlerinden başka hiçbir şeye bakmıyordu.


Noah, Derisi’nden Öz’üne kadar tamamen bir Kök olan Kız’a geri baktı.


Gizemli bir BU Muazzam Olan. Moriarty’den bile daha güçlü.


Zaten düşünmek için zamana ihtiyacı vardı. Belki bir BU Muazzam Olan ona yol gösterebilirdi.


Başını salladı!


Ling sırıttı. Bir Ayağ’ıyla Kar’ı hafifçe, umursamazca bir hareketle itti ve eli yılan gibi uzanıp, Noah’ın elini kavradı. Elinin sıcaklığı hissediliyordu.


Ayağ’ını tekrar itti.


Ve ikisi de ortadan kayboldu!


Durdukları yerde Kar, eskisinden daha şiddetli bir şekilde yağmaya başladı ve sanki Kar fırtınası onların gitmesini bekliyormuşçasına Ayak izlerini bir Ân’da doldurdu.


---


Ling’in dağı, Miras’taki diğer Dağlar’a hiç benzemiyordu.


Kar fırtınasının içinden tek başına yükseliyordu; Kök’ünden gizli zirvesine kadar titrek, Âltın-Mor bir sisle sarılmıştı. O sis, bir Uçsuzluğ’un ışığıydı; Her yönden istikrarlı ve kararlı bir şekilde yanıyordu ve fırtınanın ona çarptığı yerde Kar aniden duruyordu. Kar fırtınası çığlık atarak dağa çarptı ama geçemedi. Sanki devasa bir Uçsuzluk Palto’su tüm dağı sarmış gibiydi!


Ling elini bıraktı ve yokuş yukarı ilerledi.


Sisin içinde Kar yoktu ama dağ yine de soğuktu! Yamaçları mat Gri-Siyah taştan oluşuyordu, Varoluş ise durgun ve ağırdı. Kabukları eski demir gibi olan budaklı Ağaçlar yolu çevreliyordu; Dalları kendi üzerine kıvrılmıştı ve her biri rüzgârsız Varoluş’ta titriyordu, sanki soğuk dışarıda tutulsa bile onu hatırlıyorlarmış gibiydi.


İleride, bir mağara dağ yamacından büyük bir taş boğaz gibi dışarı çıkıntı yapıyordu; Ağzını bükülmüş ağaçlar sarmış, içinden soluk bir duman süzülüyordu.


Ling hızını kesmeden içeri girdi. Noah da onu takip etti ve taş çıkıntıya geldiğinde, Görüş Alan’ı birden genişledi.


|Varoluşsal Uçsuz Bucaksız Alan’ın çevresine giriyorsunuz.|


|Bu Alan’ı kontrol eden BU Muazzam Olan, içinde Mutlak Otorite’ye sahiptir.|


|Gerçi, açıkça söylemek gerekirse, size burada ya da başka bir yerde zarar vermek isteseler de pek bir önemi olmazdı.|


...!


Noah durdu!


Sisli tünele biraz girdikten sonra Ling başını çevirdi; Duman yüzünün etrafında kıvrılıyordu. Bir Ân için, bir Kanal’da geç kalmış neşeli bir Kız’a benzemiyordu. Burası gibi bir yerde yaşayan bir şeye benziyordu.


“Isırmam,” dedi. “Bu yerin sahibi de ısırmaz. Hadi gel.”


Noah korkmadı. Korkmuş olsaydı bile, merakı her zaman içindeki o tartışmayı kazanırdı. İçeri adım attı!


Tünel uzun, dar ve sıcaktı; Duvarlar’ı parmak uçlarında nemliydi, sis o kadar yoğundu ki, önündeki Mâvi ipek kumaşı zar zor görebiliyordu. Her adımda tütsü kokusu daha da güçleniyordu.


Sonra tünel bir mağaraya açıldı!


Tavanı karanlıkta kaybolmuştu ve her yer sisle doluydu; Gri sis bulutları zeminde yavaşça yuvarlanıyordu. Burası devasa ve dolu gibi geliyordu, sanki bir köşede birinin hareketsizce oturduğu bir Oda gibiydi.


Ling sisin kenarında durdu ve kollarını yukarı kaldırarak, esnedi, sonra bir bacağını, sonra diğerini bükerek, ipek kumaşın altındaki güçlü uyluklarını kasıp, gevşetiyordu.


Bir Ân için gözleri kapalı olarak öylece durdu; Sis Ayak bileklerinin etrafında kıvrılıyordu, sanki sadece kendisinin duyabileceği bir şeyi dinliyormuş gibi. Nefesini verdi.


Ve sonra... Dans etmeye başladı!


Yavaş başladı: Bir adım, kolları geniş, akıcı bir yay çizerek Varoluş’ta bir daire oluşturdu. Vücudu da onunla birlikte döndü ve yay kesintisiz devam etti; Daireler içinde Daireler, her hareket bir sonrakine akıcı bir şekilde geçti, aralarında hiçbir kesinti olmadan. Yüz’ü sakinleşmiş ve uzaklara dalmıştı. O, bir Âyin’in rahibesiydi ve Âyin de kendisiydi.


Sonra ayakları taşa çarptı!


DUM!


Topuk, sonra Ayak parmakları, mağarada bir davul gibi yankılanan sert bir vuruş. Bir tane daha. Kelimelerden daha eski bir ritim yükseliyordu. Avuç içleri, ritme uyarak kendi uyluklarına ve göğsüne vuruyordu; Bir çağrı, bir yanıt, derinin taşa yanıt vermesi. Kalçaları gevşek ve yere sağlam basarak, hareket ediyordu; Vücud’u yere doğru alçalıp, tekrar yükseliyor, kolları genişçe açılıyordu.


Her dönüşte sis, halkalar halinde ondan uzaklaşıyordu!


Ve sis dağıldıkça, Âlevler belirdi! Mağara duvarlarına yerleştirilmiş Mor meşaleler, sis onlardan uzaklaştıkça birbiri ardına alev aldı; Önce iki, sonra Altı, ardından düzinelerce meşaleden oluşan büyük bir halka, derin ve sabit bir mor ışıkla yanarak, taşların üzerine ve tüm bunların merkezinde dans eden Kız’ın üzerine uzun, titrek gölgeler düşürdü.


Ritim hızlandı. Dönüşleri daha sıkı Hâl’e geldi ve Mor ışık ona yapıştı, ellerinin arkasında Âlev şeritleri gibi uzanıyordu. Noah On İki dönüş saydı; Her biri birbirinden farklıydı ve On İkinci dönüşte o kadar hızlı döndü ki, Mor ışık onu tamamen sardı!


|Şu Ân’da bir ANLATIMLI YAZIT AYİN’İ DANSI’NA tanık oluyorsunuz: Ateşlenen Çember.|


|Bu dans icra edilmez. Vücut’la, Alan’a Yazılır.|


|Her dönüş, dansçıyı kendi Uçsuz Bucaksızlık Kökü’ne yaklaştırır; Varoluş ile Kök’ü birbirine uyumlu Hâl’e getirir.|


|En Gerçek Özüne göre icra edildiğinde, ikisi arasındaki Mesafe tamamen kapanır. Dansçı ve Kök’ü bir olur.|


...!


Noah bir Ân’da donakaldı!


Kök’üyle bir olmak mı? Mor ışıkta dönen Kız’a, Ova’da okuduğu 1ler’den oluşan Panel’e, Kök’ü içlerinde değil, Derisi’nden Öz’üne kadar kendisiyle özdeş olan Varoluş’a baktı.


Demek öyleymiş! Bir yerlerde, bir noktada, o, kendisiyle Kök’ü arasında hiçbir şey kalmayana kadar bu dansı yapmıştı ve ondan önce ne olmuşsa, artık o değildi.


Mağaranın uzak ucunda, meşalelerin oluşturduğu çemberin birleştiği yerde son sis tabakası inceldi ve dağıldı. Arkasında eski, solmuş bir Seccade yatıyordu.


Ve üzerinde bir BU Muazzam Olan oturuyordu!


Noah onu tam olarak göremiyordu. Varoluş’un Boyutsallığ’ı o kadar derindi ki, görüşü sürekli onun kenarlarından kayıp, gidiyordu. Ama onu asla unutmayacağını bilecek kadarını görmüştü.


Orada oturuyordu, bir dağ silsilesi kadar devasa, dev bir şekle bürünmüş Hâl’de. Her biri bir kaya parçası büyüklüğünde, karanlık ve Hayal Edilemeyecek kadar uzun bir süre boyunca elle tutulup, cilalanmış devasa tesbih boncukları, pek çok şeyden daha eski bir kordonla ellerine ve kalın ön kollarına asılıydı. Gözleri açıktı, solgun ve göz bebeği yoktu; Geniş, ciddi yüzünden yavaşça gözyaşları akıyordu ve çenesindeki Menekşe rengi ateşle buluştuklarında hafifçe tıslıyorlardı.


Yine de altındaki ağız, geniş ve sert bir çizgiye bürünmüştü; Neredeyse bir gülümseme gibiydi ve korkunç derecede neşeli bir kesinlik içinde yanıyordu. Saçları, alnından ateşten bir yele gibi yükseliyordu ve ateş menekşe rengindeydi; Omuzlarını, tespihlerini ve dizlerini yavaş, derin bir menekşe tonuyla sarıyordu.


Ağlıyordu, gülümsüyordu ve yanıyordu!


Hareketsiz ve sessizce Seccade üzerinde oturuyordu ve ağırlığı bütün dağı dolduruyordu!


Ling’in dansı, Noah’ın tam önünde durulup, sona erdi. Dik bir şekilde ayağa kalktı, kollarını bir kez tavana doğru kaldırdı ve uzun bir nefes verdi; Mor ışık, su gibi üzerinden kayıp gitti.


Sonra Seccade halısının önüne serilmiş ikinci bir halının üzerine çapraz bacaklı oturdu, yanındaki boş yere hafifçe vurdu ve omzunun üzerinden geriye baktı.


“Gel.”


...!


Noah bir Ân daha ayakta kaldı, ağlayan, gülümseyen, yanan o şeye bakarak!


İşte bir “BU Muazzam Olan” böyle bir şeydi. Altın Tâht’tan el sallayan Poona, bir cesedin başında gözlüklerini düzelten Moriarty… Onlar, Noah’ın yanında durabileceği bir şeye benzemeyi seçmiş Muazzam Varoluşlar olmuştu.


Bu Varoluş ise hiçbir şeyi seçmemişti. Sadece oradaydı ve Varoluş ona o kadar ağır baskı uyguluyordu ki, nefes almaya devam etmek için bilinçli bir karar vermesi gerekiyordu!


Böyle bir Varoluş neden onu buraya çağırmıştı ki?


Cevap henüz ona ait değildi. O cevabı istiyordu!


Böylece Mor meşalelerin arasından mağara zeminini geçip, Ling’in yanındaki hasırın üzerine oturdu ve “BU Muazzam Varoluş’a“ baktı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi