Yukarı Çık




13.1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   13.3 

Birkaç saat sonra kapı çaldı. Aslan gelmişti. Bir şey söylemeden kapıyı açtım.
"Yaptığın şeyler için teşekkür etmek istedim." dedi.
"Her zaman." dedim omuz silkerek. İronik ama bir o kadar da trajik.
"Girebilir miyim?" diye sordu. Kenara çekildim. Yürürken etrafına bakınıyordu, girişteki kanları bile temizlememiştim. Burada pek uzun süre kalacağımı düşünmedim, her an ölebilirdim ve zamanımı temizlikle harcayacak değildim.
Salona geçtiğinde içeriyi ne kadar dağıttığımı fark ettim. Eh, burayı toplamam gerekecekti. Bir gün.
"Son geldiğimde burası daha topluydu." dedi Aslan koltuğa otururken. Daha önce buraya geldiğini nasıl hatırlıyordu, sormadım. Çok da önemli değildi. Ayakta durduğumu görünce eliyle karşıdaki koltuğu işaret etti, geçip oturdum.
"Cevdet sende bir ışık gördü, o yüzden bu akşamki göreve seni de götürüyor."
Ah, şu saçma ışık muhabbetleri. Hiç konuşacak halim yoktu. O yüzden sessiz kalmayı tercih ettim. Derin bir nefes aldı ve asıl meseleye geldi. "Bahar yarın taburcu oluyor. Sana tekrar teşekkür etmek istedim."
Birkaç saniye bekledikten sonra "Sevindim." dedim. Bahar iyi bir kızdı. Yine sessizlikle geçen bir sürenin ardından Aslan, "Bu evde kalıyorduk, biliyor musun?" dedi.
Şimdi ilgimi çekmeyi başarmıştı. "Nasıl yani?" diye sordum. Daha fazla şey duymak istiyordum.
Eliyle girişteki kan izlerini gösterdi. "Geldiğimde annemle babam birbirlerini öldürmüştü. Orada öylece yatıyorlardı."
Şok olmuştum. Bahar da annesiyle babasının birbirini öldürdüğünü söylemişti. Ben bunca zamandır onların evinde mi kalıyordum?!
"Köşedeki pembeli oda Bahar'ın." dedi Aslan.
Sonraki dakikaları konuşarak geçirdik. Aslan nasıl bir hayatları olduğunu anlattı. İstihbaratta çalıştığından, Bahar'ın kendisini geliştirmesi için ve felaket geldiğinde hazırlıklı olması için elinden gelen her şeyi yaptığından bahsetti.
"Madem bu 'felaketin' geleceğini biliyordunuz, neden engel olmadınız?" dedim. Bahar'ı eğitmek yerine bu şey her neyse durdurabilirlerdi.
"Engel olmak için ne kadar uğraştık tahmin bile edemezsin. Bulabildiğimiz bütün herkesi sorguladık. Ama çok geç kalmıştık, önlemenin bir yolu yoktu. Hastalık herkese yayılmıştı ve aktifleşmeyi bekliyordu."
Bir süre öylece bekledik. Sonra "Akşamla ilgili bir sorun var mı?" diye sordu.
"Hayır, teşekkürler." dedim. Ayağa kalktığında ben de onunla birlikte kalktım ve kapıya kadar eşlik ettim.
Kapıdan çıktıktan sonra aniden durdu ve geri döndü. Göz göze geldiğimizde çok garip bir hisse kapıldım. Çok öncelerde unuttuğum, ama yine de hoşuma giden bir hisse.
"Birazdan çıkacaksınız, sen de gelsen iyi olur." dedi sakin bir sesle. Anladığım kadarıyla o bizimle gelmiyordu. Yani, artık liderdi sonuçta.
Başımı salladım. Yapacağım herhangi bir hazırlık yoktu. İçeri girip arayıcılık giysilerimi giyindim. Kapıya geldiğimde Aslan'ın hala beni beklediğini gördüm. Gözlerinde hüzünlü denebilecek bir ifadeyle bana bakıyordu.
"Ne oldu?" diye sordum anlamayarak.
"Hiç, kendine dikkat et." dedi. Bir an daha baktıktan sonra merdivenlerden inmeye başladı. Yanlış mı anlıyordum yoksa bana değer mi veriyordu? Hadi canım, hayatta inanmam.
Birlikte bir daireye girdik. Anladığım kadarıyla bir tür toplantı yapılacaktı. İçeride Cevdet, Mert, Salih, Derya ve tanımadığım bir kişi daha vardı. O kişinin muhafızların lideri olduğunu tahmin ediyordum. Benim savaştaki başarım onlardan daha iyi olduğuna göre belki beni lider yapmalıydılar. Hah.
Bir süre kendi aralarında konuştular. Anlamamaya alışmıştım ama şu anda Türkçe bilmediğim için pişmanlık duyuyordum. Nasıl olsa anlamadığım için "İki dakikaya geleceğim." dedim ve çıktım. Hiçbiri umursamamıştı, harika.
Üst kata kadar gidip telefonu aldım ve geri döndüm. Neyse ki sözlükte duyduğunu algılama diye bir özellik vardı. Tuşa bastım ve telefonu konuşan kişiye doğru hafifçe uzattım. Birçok kelimeyi yanlış anlayacağını ve birçoğunu da kaçıracağını biliyordum, ama yine de hiç yoktan iyiydi.
'Arabayı getirmek' ve 'Bombayı patlatmak' gibi ifadelerin yanı sıra saçma sapan kelimeler de yazıyordu ve aradan anlamlı bir şey çıkarmam neredeyse imkansızdı. Sonunda pes edip telefonu kapattım ve cebime koydum.
Bir süre sonra konuşmaları bittiğinde Aslan bana anlatmaya başladı. "Mert ve Cevdet patlayıcıları gerekli bölgelere yerleştirecek. Sen ve Salih uygun bir yerde konumlanacaksınız ve patlama gerçekleştiğinde ikisinin kaçması için yeterli zamanı yaratacaksınız."
Bunu nasıl yapacağımı düşündüğüm sırada devam etti, "Silahlı gördüğünüz herkesi vurabilirsiniz. Derya bir arabayla gelip sizi alacak. Senin için en önemli şey Salih'i geride bırakmaman gerektiği. Ayak bileğini burktuğu için yürümekte zorlanıyor ve yardımına ihtiyaç duyacaktır."
Başımı salladım. Ne yapmam gerektiğini anlamıştım.
"Bir önerin veya sorun var mı?" diye sordu Aslan.
"Gerekli ekipmanları yine oradan buldurtmayacaksınız, değil mi?" diye sordum. Cephaneliğin patladığını söylemişti ve yeterli ekipman olmadan çıkmak işimizi iyice zorlaştırırdı.
Cevdet yüzünde garip bir ifadeyle bana baktı. Neden olduğunu anlamasam da kendimi aptal gibi hissettim.
"O ilk gün kuralıydı." diye açıkladı Aslan, yüzünde eğer başka zaman görsem hoş olduğunu düşünebileceğim bir gülümseme vardı.
Ekipmanları almak üzere diğer odaya geçtiğimizde hiç de umutsuz bir durumda olmadığımızı anladım. Her tür silah ve patlayıcımız var gibi görünüyordu.
Aslan bana ekipmanlarımı verirken ne işe yaradıklarını da anlatıyordu. O kadar teçhizat vardı ki kendimi özel ajan gibi hissettim. Ama maalesef neredeyse hiçbirini kullanmayı bilmiyordum, dolayısıyla bana bir faydaları olmayacaktı.
"Bu kadar şeyi nereden buldunuz?" diye sordum. Sesimde ima da vardı. Hani cephanelik yok olmuştu der gibiydim.
Ah, çelik yeleğimiz bile var! Tabii ki bunu içimden söylemiştim. Gerçekten her şeyimiz var.
"Bunlar elimizde son kalanlar, kullanılmaz hale gelenlerin arasında neler vardı bir bilsen." dedi Aslan. Sesindeki umutsuzluğu fark etmiştim. 
"Bunlar da iş görür." dedim omuz silkerek. Sanki hüzünlenmesinden rahatsız olmuştum. Başını sallamakla yetindi.
Çelik yelek giydim çantamın içindekileri kontrol ettim. Sonrasında ayakkabıma bile bir şeyler sokuşturdum. Benim abarttığımı düşünüyor gibi bakıyorlardı, umursamadım. Çiviyle adam öldürdüğümü bilseler böyle bakmazlardı.
Birkaç dakikanın sonunda hepimiz hazırdık. Tecrübeli oldukları bariz olan Cevdet ve Salih'in yanında ben ve Mert sırtarıyorduk. Sanki eğitim alacak çocuklar gibiydik.
Hazırlıklarımız tamamlandığında mutfakta çalışanlardan birisi bir poşette getirdiği ekmekleri dağıttı. İçinde balık eti vardı ve yiyen herkes şaşırdı. Kendi aralarında birbirlerine laf atsalar, şakalaşsalar da hiçbirini anlamıyordum. Son öğünümüz bu olabilirdi. Belki de bu sebeple biraz cömert davranmışlardı. Her ne kadar yemeği ayaküstü yiyor olsak da.
Yolculuğun bir kısmını arabayla gidecektik, daha sonra belirli bir mesafede inip yürüyecektik. Hiçbiriyle iletişim kuramıyor olmam kendimi sürekli yalnız hissetmeme neden oluyordu. Anladığım kadarıyla muhafızların başı olan kişi de gelmiyordu.
Binadan çıkıp gri, gayet sıradan görünen bir arabaya bindik. Şoför Derya'ydı ve yanında Cevdet oturuyordu. Ben arka koltukta sağ cam kenarındaydım ve hemen yanımda Mert vardı. Salih öteki köşedeydi ve kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
İlçeden çıktık ve ormanla çevrili ana yolda ilerlemeye başladık. O anda büyükbabam ile ilçeye geldiğimiz anı hatırladım. Bu gerçekten acı vericiydi, eğer ilçeye gelmek yerine ormanda yaşamayı tercih etsek bile şu anda hayatta olurdu ve çok daha mutlu olurduk.
Birkaç sessiz dakikanın ardından "Ne kadar uzak?" diye sordum. Beni anlayacak tek kişi Cevdet'ti ve cevap verir diye umuyordum.
"Linda, bazen hayat ile ölüm arasındaki tek şey sabırdır." dedi. Görende ne sordum sanır. Öyle olsun.
Yaklaşık on beş dakika sonra tabelaları geçtik ve şehre girdik. Gerçek İstanbul buraydı. Eskiden ışıl ışıl olan sokaklar şimdi yalnızca ay ışığıyla aydınlanıyordu. Ürpertici bir görüntüydü. Ölü bir şehirdi artık İstanbul. Tanıdığım diğer herkes gibi cansız, soğuk, ruhsuz.
Şehrin içinde bir süre ilerledikten sonra arabadan indik. Daha az dikkat çekerek ilerlememiz gerekiyordu.
"Birçok yerde nöbetçileri var. Gözünü dört aç." dedi Cevdet. Kendi aralarında birçok şey konuşup bana yalnızca bir iki kelime söylemeleri canımı sıkıyordu. Eğer hayatta kalırsam kesinlikle Türkçe öğrenecektim.
Derya çoktan bizden ayrılmıştı. Cevdet ve Mert önden ilerliyordu ve ben de onları takip ediyordum. Salih'in bileğinde gerçekten bir sorun vardı ve şimdiden geride kalmaya başlamıştı.
[size=3][Devam etmek için Sonraki Bölüm'e tıklayın][/size]


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


13.1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   13.3 




DISQUS - Mangaya Ait Yorumlar

*Not: Yorum Yazmadan Önce;

  • Spoiler butonu kullanılarak spoiler yazılabilir fakat buton kullanılmadan spoiler verenler uyarılmadan süresiz engellenecektir ve geri alınmayacaktır.,
  • Küfür, siyasi ve seviyesiz yorumlar,
  • İçerikle alakasız link paylaşımları yasaktır.
  • İçeriği çeviren gruplar dışında site reklamı yapanlar sınırsız uzaklaştırılacaktır.