“Şey, adın ne?” diye sordu Anne, arabasının üstünde atı ilerletirken yanında oturan periye. Muhafızı, uzun bacaklarını karnına çekmiş, kollarını göğsünde kavuşturmuş hâlde arabanın yanına yaslanmıştı; son derece kibirli görünüyordu. Atla uğraşmakla meşgul olan Anne ile peri yan yana durduğunda, kendini beğenmişlik bakımından peri yüz kat öndeydi. Peri, Anne’e sanki baş belasıymış gibi bir bakış attı. “Söylesem ne işe yarayacak?” “Yani, sana nasıl hitap edeceğimi bilmiyorum,” dedi Anne. “Sana uyan herhangi bir insan ismini koyabilirsin. Tom de, Sam de, ne istersen.” Normalde bir insan bir peri edindiğinde ona bir isim verirdi. Ama Anne bunu yapmak istemiyordu. Başka bir adla çağrılmanın aşağılayıcı olacağını düşünüyordu. “Ben olsam gerçek adımla çağrılmak isterdim. Sen de öyle hissetmiyor musun? Sana rastgele bir isim vermek istemiyorum. O yüzden söyle.” “Beni ne diye çağırdığın umurumda değil. Böyle saçma şeyler sorma. Ne istersen de.” Peri isteksizce yüzünü çevirdi. Anne onun profiline bakıp, “Peki, Crow nasıl?” dedi. ÇN: Scarecrow korkuluk demek. Anne burada bu kelimeyi kısaltıp anlamı karga olan Crow kelimesini kullanıyor. Beklendiği gibi, peri Anne’e son derece hoşnutsuz bir ifadeyle baktı. “‘Korkuluk’ dediğim için intikam mı alıyorsun?” “Aynen öyle. Crow.” Peri kaşlarını çattı. Kısa bir sessizlikten sonra homurdandı: “Challe Fenn Challe.” “Bu senin adın mı?” Peri başını salladı. Anne gülümsedi. “Ne kadar güzel bir isim. Crow’dan çok daha iyi. Challe Fenn Challe… Hangisi adın, hangisi soyadın?” “Hepsi… benim adım. İnsanlardaki gibi bir ad–soyad ayrımı yok.” “Gerçekten mi? Ama Challe Fenn Challe çok uzun, o yüzden… Sana sadece Challe desem olur mu?” “Sana istediğini söyle demiştim. Benim efendim sensin, değil mi?” “Şey… evet.” Bu sözleri perinin ağzından bir kez daha duymak Anne’in içini hiç rahatlatmadı. Kendi kölesini satın alıp çalıştırmış olmanın suçluluğunu derinden hissediyordu. Anne arabasını Redington kasabasından uzaklaştırdı. Kanlı Yol’a doğru ilerliyorlardı. Hasada hazır, başları eğilmiş buğday tarlaları, yolun iki yanında yavaş yavaş seyrek ormanlara dönüştü. Kanlı Yol’a yaklaştıklarını hisseden Anne konuştu. “Challe, seni bir muhafızım olsun diye satın aldım. Ama sana bir söz vereceğim. Kanlı Yol’u geçip Lewiston’a sağ salim varırsak, kanadını sana geri vereceğim.” Bunu duyunca Challe, Anne’e şüpheyle baktı. “Beni serbest bırakacağını mı söylüyorsun?” “Evet.” Challe bir an afalladı ama sonra kıkırdadı. “Bir periyi, hem de iyi para verdiği bir periyi serbest bırakmak mı? Gerçekten bu kadar saf biri var mı?” “Bana saf demen kabalık. Ben sadece insanların ve perilerin arkadaş olabileceğine inanıyorum. Potansiyel bir dostu çalıştırma fikrinden hoşlanmıyorum. Kısa sürede güvenilir bir refakatçiye ihtiyacım vardı ve başka çarem olmadığı için seni satın aldım, Challe. Ama mümkünse seni kullanmak istemiyorum. Elbette seni başka bir insana da satmak istemiyorum. Bu yüzden kanadını geri vereceğim. Bu sözü vererek, seni yolculuğuma eşlik eden sıradan bir arkadaş gibi görebilmeyi umuyorum.” “Arkadaş mı? Biz arkadaş olamayız.” Anne bu soğuk cevaba iç çekti. “Muhtemelen haklısın ama… annem ve ben buna inanırdık. İdealler ve hayaller, onlar için bir şey yapmazsak asla gerçeğe dönüşmez. Ben de bunu yapıyorum işte, harekete geçiyorum.” “Kafanın içi gerçekten de bir korkuluğunki kadar boş. Lewiston’a vardığımızda ne kadar aptal olduğunu sana göstereceğim.” “Sana bana korkuluk deme demedim mi?!” Anne’in eli havada savruldu ama Challe kolayca kaçtı. Anne sinirle alt dudağını ısırdı. “Madem beni bu kadar aptal buluyorsun, o zaman neden seni satın almamı söyledin? Aptal olduğunu düşündüğüm birinin emirlerine uymak istemezdim.” “Siz insanlar hep aynısınız. Yarı akıllı birinin kontrolü altında olmak benim için daha kolay. Son birkaç yıldır görmek zorunda kaldığım tüm insanlar arasında da sen açık ara en büyük aptalsın.” “…Nedense… seninle konuştuktan sonra kendimi çok kötü hissediyorum…” Anne, Challe’ın neden bu kadar uzun süre satılamadığını artık çok iyi anlıyordu. Onu sözlü olarak bu kadar hırpalarken koruması altında yaşamaya nasıl dayanacağını bilmiyordu. Manşetlerindeki danteli dalgalandıran esinti bir anda soğudu. Anne önlerinde uzanan engebeli, taşlı yolu tanıdı. Kanlı Yol’du. Arabası ağır ağır yola girdi. Uzun, köşeli araba taşların üzerinden geçerken sallanıyordu. Gökyüzü berrak maviydi ama hava soğuktu. Kanlı Yol yüksek dağlarla çevriliydi ve dağlardan inen rüzgâr zirvelerin ayazını taşıyordu. Göz alabildiğine uzanan toprak, kuru kahverengi otlarla kaplı bir vahşilikti. Yer yer ağaç kümeleri vardı ama toprağın verimsiz olduğu belliydi. Kanlı Yol boyunca köy ya da kasaba yoktu. Yolun geçtiği her eyaletin yetkilileri kendi bölgelerini bakım altında tutardı ama bu, haydutları ya da vahşi hayvanları denetlemeyi kapsamazdı. Yalnızca iki zorunluluk vardı. Birincisi, yılda bir kez bakım yapılarak bitkilerin yolu kapatmasının önlenmesi. İkincisi ise yolcuların konaklayabilmesi için “konak istasyonu” denen basit kalelerin inşa edilmesi. Kanlı Yol tehlikeliydi ama bu önlemler onu en azından kullanılabilir kılıyordu. Anne, krallığın tamamını kapsayan ayrıntılı haritalara sahipti. Yolculuk için vazgeçilmez olan bu haritalara Emma her zaman büyük özen gösterir, güncel tutmak için yeni bilgiler eklerdi. Batı eyaletlerinin haritasından yakında bir konak istasyonu olduğunu anlayabiliyordu. Güneş batıyordu ve oraya yetişmesi gerekiyordu. Bir şekilde gün batmadan varmayı başardı. Konak istasyonu, ağaçlık bir alanın ortasında, yüksek taş duvarlarla çevrili kare bir avludan ibaretti. Üstü açık bir yerdi. Kapısında zincirlerle yukarı aşağı indirilebilen demir bir kapı vardı. İçerisi, geceleri beş atlı arabanın sığabileceği kadar geniş, otlarla kaplıydı. Kısacası, yolcular burada duvarların ardına sığınıp haydutlardan ve canavarlardan korunabiliyordu. Anne arabasını konak istasyonuna çekti ve demir kapıyı arkasından kapattı. Altı ay sonra ilk kez arabayla bu kadar sarsılarak yolculuk ettiği için çok yorulmuştu ve erken yatmaya karar verdi. Anne, arabanın koltuğunun altına tıkıştırdığı deri hasır ve battaniyelerden ikisini çıkardı. Biri kendisi içindi; onu arabanın yanına serdi. Diğerini Challe’a uzattı. “Nerede yatmak istersen orayı seç. Bunu altına ser. Ve işte akşam yemeği. Pek bir şey değil, kusura bakma ama yolculukta lükse paramız yetmez.” Sonra Challe’a üzüm şarabı dolu ahşap bir bardak ve tek bir elma verdi. Gelecekteki yolculuğu düşünerek yemek oldukça sadeydi. Anne battaniyesine sarıldı, elmasını ısırdı ve saniyeler içinde bitirdi. Çekirdeği olabildiğince uzağa fırlattı, şarabını da tek yudumda içti. Acı sıvı midesine iner inmez sıcaklığa dönüştü. Kulaklarının kızardığını hissederek deri hasırının üzerine kıvrıldı. Challe, hasırını Anne’den biraz uzağa serdi ve battaniyeyi dizlerinin üzerine alarak oturdu. Şarap bardağını elinde tutup aya baktı. O gece dolunay vardı. Gümüş rengi ışık Challe’ın yüzünü aydınlatıyordu. Ay ışığına bürünmüş perinin güzelliği daha da belirginleşmişti. Çiğle ıslanmış değerli bir mücevher gibi parlıyordu. Sırtındaki yarı saydam kanat, huzurlu, soluk yeşil bir renkle ışıldıyordu. Koparılmış olanın aksine, Challe’ın sırtındaki kanat ruh hâline göre rengini ve parlaklığını hafifçe değiştiriyor gibiydi. Acaba soğuk mu? Yoksa sıcak mı? Anne onu dokunma isteğiyle dolduran bir dürtü hissetti. “Perilerin kanatları çok güzel. Seninkine dokunabilir miyim?” Sorarken elini uzattı. O anda Challe’ın kanadı ürperdi, hafif bir ses çıkararak titredi. Ardından çırpınıp çimleri iki üç kez dövdü. Anne şaşkınlıkla elini geri çekti ve Challe’ın keskin bakışlarının kendisine yöneldiğini gördü. “Dokunma! Diğerini tutabilirsin ama bu benim.” Challe’ın soğuk öfkesi, Anne’e onun diğer kanadını rehin tuttuğunu ve periler için kanatların hayat kadar değerli olduğunu hatırlattı. “Özür dilerim. Ben… düşüncesiz davrandım.” Anne mahcup bir şekilde özür diledi ve göğsünde asılı duran deri kesenin iplerini sıktı. Perilerin kanatları yaşam güçlerinin kaynağıydı. İnsanlar için kalp neyse, periler için de kanat oydu. Anne, bir başkasının kalbini ellerinde tutuyor ve emirlerine uymazsa onu ezmekle tehdit ediyordu. Anne’in yaptığı tam olarak buydu. Bir perinin gözünden bakıldığında, bu davranışlar tamamen canavarca görünmüş olmalıydı. Anne hafifçe iç çekti. Böyle şeyler yapmamalıyım. Challe’ı bu yola başvurmadan da dinletebilmenin bir yolu olup olmadığını düşündü. Belki onunla arkadaş olabilirsem? O zaman emir vermeye gerek kalmazdı. İsteklerine kendi rızasıyla uymasını sağlamanın bir yolu var mıydı? “Hey, Challe? Bir teklifim var,” dedi Anne biraz doğrularak. “Bu öğleden sonra da söylemiştim ama… arkadaş olmayı denesek olmaz mı?” “Aptal mısın?” Challe küçümseyerek cevap verdi ve arkasını döndü. Anne hayal kırıklığıyla battaniyeyi başına çekti. Sanırım hemen mümkün değil. Ama ona iyi ve içten davranırsam, zamanla anlayacağını hissediyorum. Yine de… aya bakarken ne düşünüyordu acaba? Gözleri çok parlaktı… Anne’in gözkapakları ağırlaştı ve uykuya daldı. Tatlı bir karanlığın içinde Anne bir rüya gördü. Her zamanki gibi yıldızların altında kamp yapıyorlardı. Anne battaniyesine sarılmıştı, Emma ise arabanın içine girip çıkıyor, telaşla çalışıyordu. Anne annesini gözlerinin önünde görünce derin bir rahatlama hissetti. Bu rahatlamayla birlikte yanağından tek bir sıcak gözyaşı süzüldü. “Aman aman, ne oldu Anne? Bir yerin mi ağrıyor?” “Hayır… Çok korkunç bir rüya gördüm. Senin öldüğünü gördüm, anne.” “Ah seni aptal şey. Böyle korkutucu bir rüya gördüysen kendini iyi hissetmiyor olmalısın. Ateşine bakayım.” Emma’nın soğuk parmakları nazikçe Anne’in alnına dokundu. Annesinin parmakları her zaman ince ve serin olurdu. Gümüş şekerle çalışırken çabuk eridiği için onları suda soğuturdu. O parmaklar dayanılmaz derecede güzel ve geçici görünüyordu. Anne düşünmeden onları sıkıca kavradı. “Mama, lütfen… Gitme!” Anne kendi çığlığıyla irkilerek uyandı. Rüya gördüğünü fark etti. Ama tuttuğu parmaklar gerçekti. Challe’ın yüzü çok yakındaydı; nefesini hissedebiliyordu. Siyah saçları neredeyse yanağına değiyordu. “Ne—ne?!” Elini itip sıçrayarak ayağa kalktı. Yoksa bu da o kendini beğenmiş ‘ekstra hizmetlerinden’ biri mi?! Challe alaycı bir sırıtışla doğruldu. Gülümsemesi soğuktu. Anne bunun Challe’ın sözünü ettiği hizmetlerden biri olmadığını anladı. Az önce… boynuma doğru geliyordu… “Sen…?” O anda Anne, boynundaki deri kayışın yakasından dışarı sarktığını fark etti—Challe’ın kanadının bulunduğu kesenin kayışıydı. “Challe. Yoksa… kanadını geri mi çalmaya çalışıyordun?” “Az kalsın alıyordum da,” dedi hiç utanmadan. “Yani gerçekten çalmaya çalışıyordun? Ne kadar acımasızca… “Öyle mi?” “Sana söylemiştim, değil mi? Seninle arkadaş olmak istiyorum, Challe. Ama yine de…” Anne içtenlikle Challe’la arkadaş olmak istiyordu. Buna rağmen ihanete uğramış gibi hissetmesi onu üzmüştü. Challe somurtan Anne’e bakıp güldü. “Seninle arkadaş olmak mı? Benim hayatımı elinde tutan biriyle arkadaş olmak mı?” Bu sözler Anne’i sarstı. “Beni satın aldın. Beni çalıştırıyorsun. Biz asla arkadaş olamayız.” Anne gerçekten ideallerini hayata geçirmek istiyorsa, kanadı geri vermeli, Challe’dan yol arkadaşı olmasını istemeli ve işbirliğini böyle sağlamalıydı. Yapması gereken buydu. Ama açıkçası kanadını geri vermeye korkuyordu. Yani Anne, arkadaş olmak istediğini söylerken onun hayatını elinde tutuyordu. Bunun bencilce olduğunu kendisi bile kabul ediyordu. Böyle bir ilişkide arkadaşlık mümkün değildi. Anne, Challe’ın kanadını elinde tuttuğu sürece onun efendisiydi. Challe az önce, tutsak eden kişiden kanadını geri almaya çalışmıştı. Bu, onun gibi bir peri için son derece doğaldı. Anne’in ihanete uğramış hissetmesi yanlıştı. Challe’ın efendisi olarak Anne, sadece çocukça ve dikkatsiz davranıp ona bu fırsatı vermişti. “…Ben bir aptalım, değil mi?” Anne yumuşak bir iç çekti. Arkadaş olmak istemesinin sebebi sadece kendini daha rahat hissetmekti. Ne kadar düşüncesiz ve aptalca davrandığını fark etti. “Lewiston’a gitmem gerekiyor. Kanadını geri verip sonra oraya kadar beni korumanı istemek çok tehlikeli bir kumar olurdu. O yüzden seni tutmaya kararlıydım ama bir bakıma saftım. Arkadaş olmak istediğimi söylemem… aptalcaydı.” Anne gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Sonra tekrar açtı. “Lewiston’a güvenle varabilmem için benimle işbirliği yaparsan, kanadını geri vereceğim. Sözüme güvenemediğin için mi geri almaya çalıştın? Yoksa kısa bir süre bile olsa bir insanın kontrolü altında olmaya katlanamadığın için mi? Hangisi olursa olsun, bundan sonra bu kadar dikkatsiz olmayacağım. O yüzden bunu aklından çıkar.” Anne, yüzünde boş bir ifade olan periye baktı. Challe cevap vermedi. “Bu arada şunu da ekleyeyim: Sözümü yine de tutacağım. Lewiston’a vardığımızda kanadını geri vereceğim. Ondan sonra seni gerçekten arkadaşım olmaya davet edeceğim. O zamana kadar ise… ben senin efendinim.” Challe homurdandı ve arkasını döndü. Ay ışığını yansıtan kanadı acınası bir yalnızlık içindeydi. Akşam göğüne baktı ve mırıldandı: “Ne güzel bir ay.”
***
Başaramadım. Challe Fenn Challe aya bakıyordu ama arkasında uzanan Anne’in varlığını hissedebiliyordu. Ne kadar gergin olduğunu anlayabiliyordu. Bu halde, tekrar uykuya dalmış olsa bile, onun yaklaştığını hisseder hissetmez uyanabilirdi. Bu gece kanadını yeniden çalmaya kalkışmak imkânsızdı. Ama Challe sabırsız değildi. Bir peri avcısının eline düşmüş, insandan insana satılmıştı. Zamanını hep efendisini öldürüp kaçmayı hayal ederek geçirirdi. Başka hiçbir şey düşünmezdi. Ne var ki bu o kadar da kolay değildi. Tanıdığı insanlar zalim ve temkinliydi. Redington’daki peri pazarında satışa çıkarıldığında, mümkün olan en aptal insana satılmaya karar verdi. Bir ahmağa satılırsa, onu öldürebileceğini ya da kanadını fark ettirmeden geri alıp kaçabileceğini düşünüyordu. Ama savaşçı perilerle ilgilenen müşterilerin hepsi kurnaz ve acımasız görünüyordu. Bu yüzden peri taciri her pazarlık yapmaya çalıştığında, Challe ağzına gelen en ağır hakaretleri savurup hepsini kızdırdı. Tezgâhın altında oturmuş, o gün nasıl bir müşterinin geleceğini düşünürken—aptal biri olmasını umarken—birden tatlı bir koku aldı. Gümüş şekerin aromasını andırıyordu. Başını kaldırdığında, arpa renginde saçları olan sıska bir kızın ona baktığını gördü. Kız bir savaşçı peri satın almak istediğini söylemişti. Bu bulunmaz bir fırsattı. Anne onu satın almaya karar verdiği anda, Challe kendi kendine gülümsemişti. Perilerle arkadaş olmaktan, dost olmaktan falan söz eden çocukça bir kız. Kılıcını onun kanıyla kirletmesine bile gerek kalmayacaktı. Sadece kanadını çalabileceğini düşünmüştü. Ama Anne, düşündüğünden daha sezgili çıkmıştı. Kanadını geri çalmayı başaramadığında, Challe tutsak kanadına uygulanacak bir ceza ya da işkenceye razı olmuştu. Fakat Anne onu cezalandırmamıştı. Tam tersine, Lewiston’a vardıklarında kanadını geri vereceği sözünü yinelemiş, bunu yaptıktan sonra onunla arkadaş olacağını söyleyip durmuştu. Tuhaf bir durumdu. Ne düşündüğünü bilmiyordu. Ama— Ne olursa olsun, o bir aptal. Bu kadar saf bir kızla, Challe’ın önünde daha pek çok fırsat olacağı kesindi. Acele etmiyordu. Neredeyse yetmiş yıldır insanların sürekli denetimi altındaydı. Özgürlüğünün bir gün ya da üç gün sonra gelmesinin bir önemi yoktu. Birden o tatlı kokuyu yine aldı. Arkasına baktı. Gerçekten de koku Anne’in saçlarından ve parmak uçlarından geliyordu. Gümüş şekerin kokusu anılarını canlandırdı, duyularını uyandırdı. Challe farkında olmadan parmaklarını ağzına götürdü. Uzak geçmişte bildiği tatlı bir hissi hayal etti. Kanatlarının nazikçe okşanmasının verdiği haz… Yumuşak eller… Bedeni bu hissi hatırlayınca, istemsiz bir iç çekti. Liz… Arkasında, Anne uykusunda döndü. Hareketiyle irkilen Challe, parmaklarını dudaklarından çekti. Omzunun üzerinden Anne’e baktı. Gözleri kapalıydı. “Anne, lütfen… gitme!” Anne uyanmadan önce bu sözleri haykırmıştı. Challe birden bunu garip buldu. Bu kadar küçük bir çocuğu kim tek başına yolculuğa gönderir? Annesi ne yapıyor? Challe’ın parmaklarını kavramış olan el çok kırılgan hissettirmişti. Nedense, onun dokunuşunun hissi zihninden çıkmıyordu.
____
Bu bölüm 1. bölümün son bölümüydü. Yeni bölüm 2. Bölümle başlayacağız. Ama manga tr ye artık tüm novellerim için ayda 1 bölüm gelecek. Şuan aktif olarak wattpad ve tumblr hesabımdan bölüm atıyorum. Önceden okumak isterseniz diye yorumlar kısmına linklerini koyacağım. Herkese iyi okumalar.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.