Yukarı Çık




157   Önceki Bölüm 

           
Çeviri: Animeci_Reyiz

Bölüm 6: Gök Gürültüsü

Sonbahardan bir öğleden sonraydı ve Maomao ile babası aynı anda gökyüzüne bakıp kaşlarını çatmışlardı.
“Sence bugün yağmur yağar mı?” diye sordu babası, revirin penceresinden dışarı bakarken.
“Bardaktan boşanırcasına… ee, efendim,” dedi Maomao; ağzından çıkan sözleri fark edip kendini toparladı. Etrafta başka sağlık personeli vardı ve daha dikkatli olması gerekiyordu. Neyse ki Yao ile En’en orada değildi. Tıbbi yardımcılar işlerine alıştıkça, ihtiyaç olan her yere gönderilmeye başlanmışlardı. Maomao da bugün, babasının çalıştığı bu revirde yardım etmesi için görevlendirilmişti.
Luomen’in elinde bir mesaj vardı—tek bir kişiden gelen emirler. Asıl sorun, o kişinin kim olduğuydu.
“Görünüşe bakılırsa epey yoğun çalışıyor. Açıkçası biraz şaşırdım,” diye mırıldandı yakındaki genç bir hekim, farkında olmadan. Maomao onunla Jinshi için çalıştığı dönemde tanışmıştı—ve merak ediyorsanız, hayır, hâlâ adını öğrenmemişti.
“Öyle olması gerekir. Çalışması gerekir zaten,” dedi Luomen. Ama sesi her zamankinden biraz daha az kararlıydı.
“Ama Büyük Komutan Kan’ın seninle ne işi olabilir ki, Doktor Kan?”
Kısacası, o tuhaf stratejist kendi işini Maomao’nun babasının üstüne yıkmaya çalışıyordu. Mektup nazik bir rica gibi kaleme alınmıştı; bir emir değildi—ama içeriğinde ‘zahmet olmazsa’ havasından eser yoktu.
“Bir sorgulama için en uygun kişi olduğumdan emin değilim,” dedi Luomen. Ondan, üç şüpheliyle konuşması isteniyordu. Normalde bu, hukuki görevlilerin işiydi. Bir doktora neden ihtiyaç duyulmuştu?
“Böyle bir konuda biraz daha ketum davranmaları beklenirdi,” dedi Maomao.
“Evet, beklenirdi,” diye onayladı Luomen. Şüpheliler üç askerdi—bu, tamamen dahili bir soruşturmaydı.

“Onlara tam olarak ne sormanız bekleniyor?” diye sordu genç doktor. Dedikoduya meraklı biri gibi durmuyordu; fazlasıyla profesyoneldi. Ama belli ki konu ilgisini çekmişti.
“Bunu gizli tutmak istemelerinin nedenini anlayabiliyorum. İşin içinde bir kadın var,” dedi Luomen.
“B-b-bir kadın mı?” Genç doktor, masum bir delikanlının utangaçlığıyla gözlerini yere indirdi.
Neden bu işi babama vermek istiyorlar ki? diye düşündü Maomao. Belki de göreve uygun başka kimse yoktu. Ancak sorgulanacak kişiler hakkında daha fazlasını öğrendikçe şaşkınlığı arttı.
“Hepsinin soyadı aynı,” dedi.
Li’de kullanılan soyadlarının sayısı birkaç düzineyi geçmezdi; insanların aynı soyadı taşıması alışılmadık değildi. Ama üç şüphelinin birden aynı soyadına sahip olması… bu biraz tuhaftı.
“Kardeşler. Hem de üçüzler,” dedi Luomen.
“Üçüz mü?” Bu, hem Maomao’nun hem de genç doktorun dikkatini çekti.
“Bir kadın, bu üç kişiden birinin kendisini zorlamaya çalıştığını iddia ediyor. Ancak hangisi olduğundan tam emin olmadan şikâyette bulunmuş. Kadın bir askerle akraba olduğu için soruşturmanın önce kurum içinde yürütülmesine karar verilmiş. Ama…”
“Ama?”
“Üçüzlerin babası Adalet Divanı’nda yüksek rütbeli bir görevli. Suçu işleyenin hangisi olduğu kesinleşmeden dava açılamayacağını diretiyor. Bildiğim kadarıyla bu çocukların babalarının nüfuzunu kullanarak yaptıkları yanlışlardan sıyrılmaya çalıştıkları ilk sefer de değil.”
Berbat, diye düşündü Maomao, istemsizce kaşlarını çatarak.
“Onları sorgulamak için tek bir şansımız olacak. Ve suçu kimin işlediğini net biçimde ortaya koymak zorundayız. Başarısız olamayız.”
İşte bu yüzden o tuhaf stratejist Luomen’e başvurmuştu. Onu bir anda bu kadar çalışkan kılan şey hâlâ bir muammaydı, ama görev dağılımı konusundaki isabeti tartışılmazdı. Maomao’nun babası, tek bir bilgiden on farklı sonuç çıkarabilen, olağanüstü bir zekâya sahipti.
Luomen vakit kaybetmedi; ertesi gün genç adamların ifadelerini dinlemeye gitti.
“Benimle gelip söylediklerini yazar mısın, Maomao? Üçüncü bir gözün görüşünü almak isterim.”
“Bence gelmesem daha iyi. Ben hep tuhaf tipleri üstüme çekiyorum.”
Ya da daha doğrusu… o tuhafı.

Stratejistin çıkageldiğini hayal ederek başını salladı.
“Endişelenmene gerek yok. Lakan orada olmayacak.”
“Peki ya Yao ile En’en?” diye sordu. Bugün aynı sağlık odasında çalışıyorlardı ve onun sıvıştığını mutlaka fark edeceklerdi.
“Onlarla konuştum. Yao reddetti; steno bilmediğini söyledi.”
Ben de bilmiyorum ki, diye düşündü Maomao, ama bunu dile getirmedi. Yao’nun kulağına giderse gönüllü olabilirdi—En’en ise onu, genç bir kadına şiddet uygulamakla suçlanan erkeklerle aynı odaya asla sokmazdı. Hayır, en doğrusu sessiz kalmaktı. Yao, kendi eksiklerinin farkındaydı ve bu sınırları kabullenebilecek kadar olgundu.
Yao bir süredir bir direğin arkasından Maomao’yu pişmanlıkla izliyordu. Hemen arkasında En’en, Haydi git! Sonra görüşürüz! der gibi beyaz bir mendil sallıyordu.
“Sanırım artık gitmeliyiz,” dedi Maomao. Ne kadar erken başlarlarsa, o kadar çabuk biterdi.
Onlara askerî ofislerin içinde bir toplantı odası tahsis edilmişti. Ne dar ne de genişti—daha çok bir sorgu odasını andırıyordu, gerçek bir toplantı salonundan ziyade.
Soruşturdukları olay yaklaşık beş gün önce yaşanmıştı. Asıl mesele, bu adamlardan hangisinin—ya da herhangi birinin—on dört yaşındaki bir kıza el uzatıp uzatmadığıydı. Maomao, birilerinin kızın “yakışıklı bir yüze kanmasının” suçu olduğu yönünde bir savunma getirmeye çalışacağını tahmin ediyordu. Oysa o gün ani bir gök gürültülü fırtına çıkmıştı ve refakatçisinden ayrılan kız, korktuğunu söylemişti.
O gün Yao ve En’en’le alışverişe çıkmıştım, diye düşündü Maomao. İçinde bir öfke kıvılcımı parladı; korkmuş bir kızdan faydalanan adamı cezalandırmanın bir yolunu bulmak istiyordu.
Hayır. Sakin ol. Adil olmak zorundaydı. Üçüzlerden hangisinin suçlu olduğu henüz kesin değildi—üstelik suçlamanın asılsız olma ihtimali de vardı.
“Aa, sizsiniz!” dedi kapıda onları karşılayan asker.
Maomao o iri yapılı tazıyı—yani, demek istediğim, Lihaku’yu—hemen tanıdı.
“Burada olduğunuz için teşekkür ederim,” dedi babası, nazikçe eğilerek.
“Sorun çıkarsa bağırmanız yeter. İçeride bir görevli daha var, bir kâtip, ama sonuçta sadece bir bürokrat.” Her zamanki gibi dışa dönük ve doğrudandı; geniş göğsüne kuvvetle vurdu.

“Seni buraya getiren nedir, Lihaku-dono?” diye sordu Maomao.
“Yukarıdan gelen emirler. Şüphelilerin kim olduğu düşünülürse, işin şiddete varmasını istemiyorlar. O yüzden yanlarında yetkin bir muhafız bulunsun dediler. Ayrıca rütbe olarak o üç kardeşten üstünüm ve seni de tanıyorum. Sanırım bu yüzden beni seçtiler.”
“Oldukça mantıklı.” Gerçekten de öyleydi. Gerçi Lihaku’nun Maomao’yu tanımasından ziyade, onun tarafsız kalacağını biliyor olması daha doğru bir ifadeydi.
“Bir de böyle görevler, arada sırada, insanın havasını değiştiriyor.” Lihaku her zamanki gibi iyi niyetli bir ifadeyle ona gülümsedi. Maomao, belindeki rütbe kuşağının eskisinden farklı olduğunu fark etti.
“Dünyada gerçekten yükseliyorsun desene,” dedi.
“Aynen öyle. Ama işin garibi, masa başı işleri o kadar arttı ki vücudum eski keskinliğini kaybediyor.”
Maomao, şu sıralar ne kadar kazandığını merak ediyordu ama bunu sormanın ayıp olacağını bildiği için kendini tuttu. Asıl merak ettiği ise, böylesi bir gelirle Zümrüt Köşkü’nün prensesi Pairin’i—uğruna yanıp tutuştuğu kadını—özgürlüğüne kavuşturup kavuşturamayacağıydı.
“Sözünüzü böldüğüm için kusura bakmayın ama size birkaç şey sorabilir miyim?” dedi Luomen, Lihaku’ya dönerek.
“Ah! Tabii, elbette. Özür dilerim, buyurun.”
“Anladığım kadarıyla bu üç genç adamla kişisel bir tanışıklığınız var. Nasıl insanlardır?”
Lihaku düşünceli bir ifadeyle çenesini kaşıdı.
“Bunu nasıl anlatacağımı pek bilmiyorum. Üçü de kurnaz serseriler. Tipleri birebir aynı, sesleri bile çok benziyor. Sanırım karakterleri de öyle. Ama açıkçası, onları birbirinden ayıracak kadar uzun süredir tanımıyorum. İlk kez karşılaşan biri kesinlikle farkı anlayamaz—ve bence o genç kadını da bu şekilde oyalıyorlar. Yakışıklılar, inkâr edemem. Saf bir kızın gözünü boyayacak kadar da.”
“Hmm.”
“Bu yüzden sadece dünyadan bihaber kızların peşine düşüyorlar. Hayatın nasıl işlediğini bilmeyen genç kadınlar… Hatta…” Lihaku’nun yüzü karardı. “On iki yaşındaki kızlara bile saldırdıklarına dair söylentiler var.” Bu ihtimali kavrayamıyormuş gibi görünüyordu.
İşte bu kadarı fazla.
Maomao’nun içi buz kesti. Böylelerine hiç gerek yoktu. Henüz adet bile görmemiş olabilecek kızlara sarkıntılık etmek… Bu düşünce bile dayanılmazdı. Pek çok kızın, her şey bittikten sonra sessizce ağlayarak uykuya daldığını hayal edebiliyordu.

Babası başını salladı.
“Kardeşler birbirlerine yakın mı?”
“Pek sayılmaz,” dedi Lihaku. “Bir keresinde içlerinden biri görevde büyük bir hata yaptı. Kimin hatası olduğu araştırılırken birbirlerini kollamak ya da suçu örtbas etmek gibi bir şey yapmadılar. Aksine, sanki her biri diğerlerinin durumunu olabildiğince kötüleştirmeye çalışıyordu.”
“Yani bu hatada… birlikte hareket edip üstünü kapatmaya çalışmadılar mı?”
“Sence başarabilirler miydi? Lak—yani şu tek gözlüklü ihtiyar bunak, onların içini dışını anında görür.”
Lihaku’nun bunu hatırlaması Maomao’nun hoşuna gitti; ona bu konuda daha önce bir şeyler söylemişti.
O tuhaf stratejist insan olarak neredeyse beş para etmezdi, ama Go, Şogi—ve insanları tartma konusunda—olağanüstüydü.
Aslında bu davayı kendisi ele almalıydı, diye düşündü Maomao.
Ama sonuçta ihtiyaç duyulan şey sezgi değil, kesin kanıttı. Failin kim olduğu hissedilse bile, bunu kanıtlayacak bir şey olmadan hiçbir işe yaramazdı.
“Hah… gerçekten ilginçti doğrusu!” dedi Lihaku. “Ha, bu arada aklıma gelmişken—”
“Evet?”
“Bence üç kardeşten ikisi doğruyu söyleyecek. Babalarının onları her zaman koruyacağını bildikleri için istediklerini yapıyorlar; eğer kendileri bir şey yapmadılarsa cezalandırılacaklarını da düşünmezler. O yüzden zarar görmeyeceklerini sanırlarsa gerçeği söyleyeceklerini düşünüyorum.”
“Oldukça dürüst bir insansınız,” dedi Luomen. Yüzünde beliren yumuşak gülümseme, onu neredeyse şefkatli bir yaşlı kadına benzetiyordu.
“E-Şey… öyle mi dersiniz?” dedi Lihaku.
“Her hâlükârda, yardımınız için teşekkür ederiz. Eğer daha… fiziksel bir müdahaleye ihtiyaç duyarsak, devreye girmenizi isteyeceğiz.”
Babası odaya doğru yürüdü, Maomao da hemen peşinden gitti.
İçeride, bir sivil memur havası taşıyan bir adam onları bekliyordu. Lihaku’nun bahsettiği sekreter olmalıydı. Onları görünce ayağa kalktı ve eğildi.
“Birazdan gelirler. Lütfen oturun.”
“Teşekkür ederiz,” dedi Luomen ve oturdu. Masanın üzerinde bir kâğıt vardı—üç kardeşin görevlerini ve aile bağlarını ayrıntılı biçimde listeleyen bir belge.
Bizi sindirmeye mi çalışıyorlar? diye düşündü Maomao.
Kâğıt adeta şunu söylüyordu: Bizi buraya stratejist gönderdi, ama bizi cezalandıracak yetkiniz yok.
“Peki… buna nasıl yaklaşacağız?” diye mırıldandı Luomen.
Üç kardeşle ayrı ayrı konuşulacaktı ve ilki gelmişti bile.
Artık başlama vaktiydi.
Maomao fırçasını mürekkebe batırdı.
Söylenen her şeyi, tek kelime bile kaçırmadan yazmaya hazırdı.

“Belli ki bir yerlerde ciddi bir yanlışlık var, çünkü ben hiçbir şey yapmadım. Her şeyden önce, henüz on dört yaşındaki bir kıza el kaldırmayı aklımdan bile geçirmem. Bana karşı ne gibi bir kanıtınız var?”
“Hımm? Beş gün önce neredeydim mi diyorsun? İş çıkışı şehir merkezindeydim, bir şeyler içiyordum. İnsan günün sonunda serinlemek istemez mi? Ama kesenin ağzını da fazla açmak istemedim tabii. O yüzden şehrin güney tarafına gittim—ucuz ama iyi üzüm şarabı satan bir yer bilirim.”
“Hayır, eğlence semtine gitmedim. Orası içki içilecek bir yer değildir, bunu söyleyebilirim. Üstelik böyle suçlamalara maruz kalma ihtimali de cabası. Sonra da neden erkekler kadınların korkutucu olduğunu söylüyor diye şaşırıyorsunuz!”
“Gök gürültüsü mü? Ah, evet, o korkunç patlama. Elbette hatırlıyorum. Öyle bir gümbürtüyü kim unutabilir ki? Şimşek başkente çok yakın bir yere düşmüş olmalı—ışığı görür görmez neredeyse aynı anda o müthiş sesi duydum. Yalan söylemeyeceğim, fena irkildim! Ondan sonra yağmur daha da şiddetlendi, ben de dinene kadar meyhanede kaldım.”
“Ne zaman olduğunu mu soruyorsunuz? Akşam çanı çalarkenydi. Önce gökyüzü bir anda aydınlandı, ardından çanı duydum ve hemen sonrasında gök gürültüsü patladı.”
“Gördüğünüz gibi, tamamen masumum. Meyhaneciye sorabilirsiniz, benim için kefil olur. Bunu yapan küçük kardeşlerimden biridir. Onlara ne yaparsanız yapın. Ama sağlam bir kanıt olmadan bu suçu bizden birinin üzerine yıkmaya kalkarsanız—ne olacağını bildiğinizi varsayıyorum.”

En büyük kardeş, onlarla konuşan ilk kişi oldu. Lihaku’nun söylediği gibi yakışıklıydı, ancak benzi solgundu ve ara sıra istemsiz tikler geçiriyordu. Yumrukları sıkılıydı ve sorgu boyunca hiç gevşemediler. Bu hâli, düşkün olduğu içkiden kalan bir akşamdan kalmalık yüzünden olabilir—ya da sinirlerinin onu yıpratmasının bir sonucu. Her şeye rağmen sorulara gecikmeden cevap verdi, ancak ses tonunda suçluyu işaret etmeye kalkanlara meydan okuyan bir sertlik vardı.
Luomen düşünceli bir şekilde “Hımm,” diye mırıldanıp çenesini sıvazladı. Maomao, kendisiyle sekreter tek bir kelime bile not almamış olsalar dahi, babasının söylenenlerin tamamını eksiksiz hatırlayacağını biliyordu. O, gerçekten de bu denli yetenekliydi.
En büyük kardeş ayrıldı; yerine, ona tıpatıp benzeyen ama yanaklarında çok daha sağlıklı bir renk taşıyan başka bir adam geldi. Kâğıda göre bu, ortanca kardeşti. Ne kadar da naziklerdi—en büyükten en küçüğe, kolayca ayırt edilebilecek bir sırayla gelmişlerdi.

Ne büyük bir zahmet. İşimi bitirmeye çalışıyorum, anlıyor musunuz, siz ise beni sorguya çekmek için buraya çağırıyorsunuz. Hiçbir yanlışım olmadığını fark ettiğinizde bunu bana nasıl telafi etmeyi düşünüyorsunuz bakalım?
Her neyse. Zaten bir suç işlemediğim için sizinle konuşup bu işi bir an önce kapatmaktan memnunum; ardından da buradan ayrılacağım. Sanırım beş gün önce nerede olduğumu ve ne yaptığımı öğrenmek istiyorsunuz. O gün görevim yoktu, ben de atla kısa bir gezintiye çıktım. Çok uzağa gitmedim tabii—ertesi gün işim vardı, bu yüzden akşam olmadan geri dönmem gerektiğini biliyordum.
Ne dediniz? Nereye mi gittim? Başkentten çok uzak olmayan bir yere. Üstelik gökyüzü her an boşalacak gibiydi, bu yüzden aceleyle geri döndüm. Yorgundum; eve gelir gelmez doğruca yatağa girdim. Evimin hangisi olduğunu biliyorsunuzdur herhâlde? Sonuçta babamın kim olduğunu bilmeniz gerekiyor. Gerçi… belki de bilmiyorsunuzdur—yoksa beni buraya sürüklemezdiniz.
Bana kefil olabilecek biri var mı? Hizmetkârlarım var elbette ama onların sözlerine inanacağınızı sanmıyorum. Büyük ihtimalle sızlanıp durur, benim emrimle yalan söylediklerini iddia edersiniz. Ne yazık ki durum bu. Kaldığım yer ana konak değil, ayrı bir ek binada; dolayısıyla gelip gittiğimi fark eden başka biri olduğunu da sanmıyorum.
Akşam çanı çaldığında nerede olduğumu mu soruyorsunuz? Hah, yani o şiddetli gök gürültüsünün koptuğu zamanı diyorsunuz. İnanın bana, ardından bastıran sağanak, zaten yorucu olan günün üstüne tuz biber ekti.
Fena hâlde irkildim—gökyüzü çan çalınırken bir anda aydınlandı, hemen ardından o korkunç gürültü patladı. Çanı çalanlar için ne büyük bir dehşet olmuştur kim bilir—o kadar yüksekteler ki, yıldırımın onlara düşmesi işten bile değildi. Tabii ki düşmedi… Ne yazık ki.
İşte bu kadar. Tatmin oldunuz mu? Ben işimin başına dönüyorum. Bunu yapan mutlaka kardeşlerimden biridir—ya büyük olan ya da küçük olan. Eminim gerekeni yaparsınız. Çok dikkatli bir şekilde elbette. Kimse… talihsiz bir hata istemez.

Bu ikinci kardeş, ilki kadar kışkırtıcıydı. Baştan sona yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. Maomao, avucunun içinde su toplamış kabarcıklar fark etti; ancak bu şaşırtıcı değildi. Bir asker olarak kılıç talimi yapıyor, ata biniyordu. Birkaç su toplaması son derece olağandı.
Maomao, ifadesini hafifçe buruşturarak ifadesini kaydetmeyi bitirdi. Babası başını salladı ve parmağıyla havada dairesel bir hareket yaptı. İkisi de bu maskaralığın bir an önce sona ermesini istiyordu.
Üçüncü ve en küçük kardeş içeri girdi. Elbette diğerleriyle tıpatıp aynı görünüyordu. Maomao bu yüzden o yüzden biraz bunalmıştı ama katlanmak zorundaydı. En küçük kardeşin sağlık durumuna gelince—sıradandı; ne hasta görünüyordu ne de özellikle canlı.
Ne? En sona mı kaldım? Keşke kardeşlerimden biri çıkıp da itiraf etseydi. O zaman bütün bunlarla uğraşmak zorunda kalmazdım. Neyse. Şunu hızla bitirelim mi? Bugünlük işim zaten bitti.
Beş gün önce mi? Tüm gün çalışıyordum. Evet, mesai saati dolmuştu ama üstüme bir sürü iş daha yıktılar. Of… “Arşive git!” “Şu kitabı getir!” Bürokrat işi bunlar, bana sorarsanız. Kahrolası ucube stratejist… Ahem! Hayır, şey, bir şey söylemedim. Hiçbir şey. Neyse işte, kitapları almaya gittim ama yolda karşılaştığım bir saray hanımıyla hoş bir sohbete daldık. Hayır, on dört yaşında falan değildi! Adı mı, hangi daireden olduğu mu? Ee… Şey… Galiba hatırlamıyorum.
Hangi arşiv miydi? Batı bölgesindeki depo binası. Askerler oralara pek uğramaz. Ama en azından bu küçük geziden yeni bir tanışıklıkla döndüm.
Derken farkına varmadan eve dönme vakti geçmişti. Evet, sanırım akşam çanı çalarken arşivdeydim. Dışarısı kararmıştı, hafif bir yağmur da vardı. Çanı duymadım ama vakit o civardı. Ama o gök gürültüsü… Ah evet, onu duydum. Kucağımda bir sürü belge vardı; şimşek öyle bir çaktı ki ödüm koptu, hepsi yere saçıldı. Eğilip toplamaya başladım ama sonra o sesi duydum—sanki yer sallanıyordu! İnanılmaz derecede büyüktü.
Yere çöküp toparlanmam ne kadar sürdü mü? Biraz sersemlemiştim ama dört ya da beş saniyeden fazla değildir.
İşte bu kadar. Nasıl, yeterli mi? Eve gitmek için can atıyorum, o yüzden izninizle artık kaçayım. Teşekkürler.
En azından kardeşlerden birinin yarı düzgün bir insan çıkmasını ummuştu ama nafileydi. Üçü de umutsuz vakaydı. Maomao bitkin düşmüştü; oysa yaptığı tek şey ifadeleri yazıya dökmekti.
Buna karşılık, üçünün arasında yalnızca Luomen, sanki bütün bunlar bir anlam ifade ediyormuş gibi başını sallıyordu. Sekreter de vakit kaybetmeden tuttuğu notların temiz bir kopyasını çıkarmaya koyuldu. Maomao kimsenin duymayacağından emin olacak şekilde eğilip fısıldadı:
“Bir şey yakalayabildin mi, baba?”
“Eh. Sanırım ihtiyacımız olan parçaların çoğu elimizde,” dedi. Sesi son derece kayıtsızdı. Maomao şaşkınlıkla ona baktı. Babasından epey şey kaptığını düşünmek isterdi ama hâlâ bilmediği çok şey vardı—mesela o anda yaşlı hadımın aklından tam olarak neler geçtiği gibi.
“Dönünce düşüncelerimizi biraz toparlayabiliriz,” dedi Luomen. Bastonuna dayanarak yerinden kalktı.
Dışarıda, sözde muhafızları onları bekliyordu. “İhtiyacınız olmadı demek, ha?” dedi Lihaku; sesi biraz hayal kırıklığı taşıyordu. Maomao emindi—en azından o sinir bozucu üç yüzden birine yumruk atmak için resmî bir bahane bulmayı çok isterdi.
Tıp dairesine döner dönmez Maomao’nun babası başkent ve çevresinin bir haritasını istedi. Maomao arşive gidip getirmesi gerekeceğini düşünürken, Doktor Liu bir kopya çıkarıp zahmeti üzerinden aldı.
“Temiz tutun,” diye uyardı.
Haritayı işaretlemeyi kafasına koymuş olan Luomen fırçasını sessizce sakladı. Yerine kullanabileceği bir şey arandı ve normalde ilaç paketlerini uçup gitmekten alıkoymak için kullanılan, çeşitli renklerde küçük seramik ağırlıkları buldu.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Yao. O ve En’en büyük bir merakla yanlarına gelmişti. Doktor Liu’nun itiraz edecek hâli yoktu—ikisi de günün işini bitirmişti zaten. Boş vakitlerini nasıl değerlendirecekleri kendilerine kalmıştı.
“Elimizdeki bilgileri düzenlemeye çalışıyorum,” dedi Luomen. “Siz de yardım etmek ister misiniz?”
Luomen’in açıkça “evet” demelerini umduğu belli olunca Yao’nun yüzü kızardı; başını başka tarafa çevirdi—yani, peki, sanırım başka çarem yok demek ister gibiydi. Onun “evet” demeyi doğrudan becerememesi çok kendine özgüydü. En’en ise genç hanımının görüntüsünü adeta retinasına kazıyordu; bu yoğunluk biraz ürkütücüydü.
“Önce buraya bir işaret koyuyoruz,” dedi Luomen ve başkentin merkezine kırmızı bir seramik parça bıraktı.
“Bu neyi temsil ediyor?” diye sordu Maomao.
“Akşam çanının çalındığı yer, değil mi?” diye yanıtladı Luomen.
“Evet, orası. Şehrin her yerinden duyulabilmesi için konumlandırılmış,” dedi Yao. Fırtınalı o günde tam yanından geçtikleri için yerini çok iyi biliyordu.
Ardından Luomen üç mavi işaret koydu: biri yuvarlak, biri üçgen, diğeri kareydi.
“Yuvarlak olan, en büyük oğlun—olay sırasında bulunduğunu iddia ettiği yeri gösteriyor. Üçgen, ortanca oğlun evinde olduğunu söylediği yer. Kareyi ise en küçüğün bulunduğunu iddia ettiği batı arşivlerine koydum.”
“Yani saldırının olduğu gün üçü de farklı yerlerdeymiş,” dedi Yao.
“Aynen öyle. Ve genç kadının söylediğine göre kendisi de buradaymış.” Luomen, alışveriş bölgesine yakın olan kırmızı işareti tekrar gösterdi.
“Ama orası…” dedi Maomao. Kendisiyle arkadaşlarının bulunduğu yere çok yakındı.
Yao kaşlarını çattı. “Eğer o zavallı, korkmuş kızı fark etseydik, belki de bunların hiçbiri yaşanmazdı.” Acı içinde görünüyor, sonra gözlerini yere indiriyordu. O gün yağmurdan doğru düzgün bir şey görememişlerdi—üstelik alışverişi bir an önce bitirmeye odaklanmışlardı. Başka bir şeye bakacak hâlleri yoktu.
“‘Eğer’ demenin, olup bitmiş olan karşısında bir anlamı yok,” dedi Maomao’nun babası, yumuşak bir sesle. “Şimdi yapabileceğimiz en fazla şey, bunun bir daha kimsenin başına gelmemesini sağlamak.”

“Üç şüpheli de o sırada nerede olduklarına dair tanık gösterebileceklerini iddia ediyor, ancak üçünün de sunduğu mazeretler fazlasıyla şüpheli görünüyor. Hangisinin yalan söylediğini biliyor musunuz, efendim?” diye sordu Maomao. Yao ve En’en’in yanında olduklarını unutmayarak, özellikle kibar bir dil kullanıyordu.
“Sanırım biliyorum. Ama önce biraz daha bilgi işimize yarayacak,” dedi Luomen. Üçüne birden baktı. “Beş gün önceki o gök gürültüsünü hatırlıyor musunuz?”
“Hatırlamaz olur muyum! Ne korkunç bir sesti!” dedi Yao.
“O sırada dışarıdaydık. Gerçekten çok ani olmuştu,” diye ekledi En’en.
“Çan kulesinin yakınındaydınız, değil mi?” diye sordu Luomen ve kırmızı işarete hafifçe dokundu. “Duyduklarıma göre yıldırım ise şehrin kuzeybatı kesimine düşmüş.” Bu kez surların yakınına sarı bir işaret koydu.
Maomao ve diğerleri gözlerini kırpıştırdı. Ne demek istediğini bir türlü kavrayamıyorlardı.
“Bir soru daha sorabilir miyim?” dedi Luomen.
“Elbette.”
“Hangisi önce oldu—şimşek ve gök gürültüsü mü, yoksa akşam çanı mı?”
Bu soru En’en’in ellerini çırpmasına neden oldu. Doğrusu bu şaşırtıcıydı.
“Gökyüzü, çanın çaldığı anda aydınlandı ve ardından gök gürültüsü geldi,” dedi.
“Oldukça net hatırlıyorsun,” dedi Luomen memnuniyetle. Maomao, En’en’in bu anıyı Yao’nun o anki telaşlı hâliyle birlikte zihnine kazıdığını fark etti. Başka açıklaması yoktu. Ama bunu neden bilmek istiyor? diye düşündü. Haritaya baktı, işaretlerin konumlarını karşılaştırdı—ve irkildi. Hemen sorgu sırasında yazdıklarına geri dönüp üç adamın anlattıklarını tekrar inceledi.
“Ne oldu, Maomao?” diye sordu Yao.
“Şuna bak. Sana bir şey çağrıştırıyor mu?” dedi ve özellikle gök gürültüsüyle ilgili kısımları Yao’ya gösterdi.
“Hmm… Evet. Burada bir tuhaflık var.” En büyük kardeşin ifadesine dikkatle baktı. “Sıralama yanlış.” Onun iddiasına göre gökyüzü aydınlanmış, ardından çan çalmış ve sonra gök gürültüsü patlamıştı.
“Burada da!” dedi ikinci kardeşin ifadesini okurken. Ona göre gökyüzündeki ışıkla çan sesi aynı anda gelmiş, ardından şiddetli bir gök gürültüsü duyulmuştu.
“Sonuncusu doğru olabilir ama çanın ne zaman çaldığını söylemiyor.” En küçük kardeş ise şimşeğin çakmasından dört ya da beş saniye sonra, yer sarsılır gibi bir gök gürültüsü duyduğunu söylemişti.
“Yani bu durumda en büyük ve ortanca kardeş mi yalan söylüyor?” diye sordu Yao.

“Şart değil,” diye karşılık verdi Maomao. İçinden, Demek mesele buymuş, diye geçirdi. Babasına baktı; yaşlı adam, üçünü de yumuşak bir ifadeyle süzüyor, doğru cevaba kendilerinin varıp varamayacağını görmek ister gibiydi.
Lihaku’nun söylediklerini hatırladı: Kardeşlerden en az ikisinin doğruyu söylemesi beklenirdi. O iri yarı adam belki yumruk sallamak zorunda kalmamıştı ama yine de son derece önemli bir ipucu vermişti. Eğer haklıysa, üçü birbirini kollamaya çalışmazdı. Kıza saldırmamış olan kardeşler, başlarına dert açılacağını düşünmedikleri sürece Maomao’ya ve Luomen’e yalan söylemezlerdi. Bu da tek bir sonuca götürüyordu…
“Maomao, burada neler olduğunu bize anlat,” dedi En’en.
Maomao babasına baktı. “Eğer gerçekten çözdüysen,” dedi Luomen gülümseyerek.
İşte şimdi işi doğru yapmak istiyordu. Derin bir nefes aldı, düşüncelerini toparladı ve nereden başlamanın en kolay olacağını tarttı. Kısa bir sessizliğin ardından konuştu:
“Yao, En’en—şimşeğin size ne kadar uzakta düştüğünü nasıl anlayabileceğinizi biliyor musunuz?”
“Gök gürültüsünün ne kadar yüksek olduğundan, bir de ışığı gördükten sonra sesi ne kadar sürede duyduğundan, değil mi?” Yao’nun kafası çalışıyordu. Sadece biraz yönlendirilmesi gerekiyordu. “Yani sesi ne kadar erken duyarlarsa, yıldırımın düştüğü yere o kadar yakınlardı!”
Luomen başını salladı. Yao, kaşlarını çatarak üç adamın ifadelerini karşılaştırdı.
“Zaman sıralamasını çıkarmak zor. Üçü de gök gürültüsünden bahsediyor ama çan konusunda anlaşamıyorlar.”
Bu kafa karışıklığı anlaşılırdı. Maomao,
“Şimşekten ne kadar uzaktaysanız, gök gürültüsünün sesi size o kadar geç ulaşır. Çanın sesi için de aynı şey geçerli olmaz mı?” dedi.
İşte bu, seslerin neden farklı sıralarla duyulduğunu açıklıyordu. Ve bu ayrıntılar yan yana konduğunda, yalnızca tek bir adamın ifadesi açıkça yanlış çıkıyordu.
“Ortanca kardeş, değil mi?” dedi En’en. “Gök gürültüsünü duyduğu sırada gerçekten evindeyse, anlattıkları mantıklı değil.” Harita üzerindeki sarı, kırmızı ve mavi işaretler arasındaki mesafeyi parmaklarıyla ölçtü. “Tam mesafeyi bilmesek bile, evde olsaydı çanı, şimşeği gördüğü anda duyması imkânsız.”
Çan kulesi, ikinci kardeşin ev dediği yerden oldukça uzaktaydı. Buna karşın, sesleri Maomao ve diğerlerinin duyduğu sırayla duymuştu—yani onların bulunduğu yere yakın bir yerdeydi.
“Ortanca kardeş burada olmalıydı,” dedi En’en ve mavi üçgeni kırmızı işaretin yanına kaydırdı. Başka bir deyişle, genç kızın saldırıya uğradığını söylediği tam noktaya.
Maomao, Yao ve En’en Luomen’e baktılar. Başından beri sorduğu tüm o sorular bunun için miydi? Birinin yerini, duyduğu seslerin sırasından tespit etmek—bunu kim düşünebilirdi? Maomao, neredeyse hayretler içinde kaldı.
“Pekâlâ. Sekreterin tuttuğu kayıtlar var, bir de kendi vardığımız sonuçlar. Sanırım artık Lakan’a rapor verme vakti geldi,” dedi Maomao’nun babası ve koltuğundan doğruldu.
“Böylesine inanılmaz biri nasıl hadım olarak kalmış?” diye fısıldadı Yao.
Maomao, kötü dizini tutarak babasına destek olurken, onun ne demek istediğini çok iyi biliyordu. Evet, bir doktordu—ama onu biraz daha fazla takdir etmeyi herkes göze alabilirdi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

157   Önceki Bölüm