Basit hecelerinin çok ötesinde ağırlık taşıyan bir kelimeydi. Düzensizliğ’i ve Yıkımı’ı Sistemler’in Çöküş’ünü ve Kesinlikler’in toza dönüşmesini temsil ediyordu. İnşa edilen hiçbir şeyin Sonsuz’a kadar süremeyeceğinin, her Yapı’nın eninde sonunda düşeceğinin, her Düzen’in eninde sonunda ortaya çıktığı Biçimsiz Kaos’un içinde çözüleceğinin vaadiydi.
Birçok varoluş kargaşadan korkardı.
Ona karşı duvarlar inşa ederlerdi. Onu uzak tutmak için tasarlanmış Hiyerarşiler, Yasalar ve İlkeler kurarlardı. Yeterli Güç, yeterli Düzen, yeterli Kontrol sayesinde Kaos’u Alanlar’ının dışında Sonsuz’a kadar tutabileceklerine kendilerini inandırırlardı.
Yanılıyorlardı.
Sonunda, her şey Kaos’a ve Entropi’ye doğru akardı.
Bu, Nihilizm değildi. Bu, sadece Varoluş’un kendisinin Temel Gerçeğ’iydi. Düzen, sürdürmek için Enerji gerektirirdi. Yapı, korumak için sürekli Çaba talep ederdi. Ama Kaos? Kaos varsayılan durumdu. Çaba durduğunda, geriye kalan şey Kaos’tu. Kaos, Düzen’in asla olamayacağı bir şekilde sabırlıydı çünkü beklemek dışında hiçbir şey yapmasına gerek yoktu.
Ve Kaos eninde sonunda her zaman kazanırdı.
Birçokları BU Kadim Kaos’u küçümseyip, BU Yaratık ve BU Yaşayan Paradoks ile aynı cümlelerde anmasalar da, Güc’ünün bu kadar Müstehcen ve Akıl Almaz Derece’de gerçek olmasının nedeni buydu.
BU Yaratık Varoluş’un kendisini, Şeyler’in var olduğu temel gerçeği temsil ediyordu.
BU Yaşayan Paradoks Çelişki’yi, Şeyler’in aynı anda hem var olup, hem de olamayacağı İmkansız Gerçeğ’i temsil ediyordu.
Ama BU Kadim Kaos, her şeyin Nihai durumunu temsil ediyordu. Her Varoluş Nehri’nin kaçınılmaz olarak aktığı varış noktasını. Şimdiye kadar sorulmuş her sorunun nihai cevabını.
Entropi.
Çözülme.
Biçimsizliğ’e... Dönüş.
Güc’ünün gösterişli olmasına gerek yoktu. Dramatik olmasına gerek yoktu. Sadece sabırlı olması gerekiyordu çünkü Zaman’ın kendisi onun müttefikiydi. Geçen Her Ân, tüm Varoluş’u O’nun Somutlaştırdığ’ı Kaos’a bir adım daha yaklaştırıyordu. Oluşan her Yapı zaten Parçalanma sürecindeydi. Ortaya çıkan her Düzen zaten Çürümeye başlıyordu.
BU Kadim Kaos’un savaş kazanmasına gerek yoktu.
Sadece diğer herkesin kaybetmesini beklemesi gerekiyordu.
Şu anda, Kargaşa’nnın ve Kaos’un neler yapabileceğinin en net tasviri BU Serpinti’nin Çorak Toprakları’nda görülebiliyordu.
Muspelheim’daki ağır çatışmadan uzakta.
BU Yaratık ile BU Yaşayan Paradoks arasında adı geçmeyen, Bilinmeyen ve devam eden savaşlardan uzakta.
BU Serpinti’nin Çorak Toprakları’nda, BU İlk Lider, Gılgamış ve Lumivara arasındaki savaş ortaya çıkarken, birden fazla Temel Derinlik Deklarasyon’u ortalığı kaplamıştı.
Manzaranın kendisi çatışma tarafından parçalanmıştı!
Bir zamanlar kül ve Volkanik Alev bölgeleri olan yerler şimdi Kavramsal Savaş’ın yaralarını taşıyordu. Küçük Âlemler Boyut’undaki Kraterler, Deklarasyonlar’ın Deklarasyonlar’la çarpıştığı yerleri işaretliyordu. Varoluş’un Kendisinde’ki Yarıklar, Temel Derinlik Ağırlığ’ının Varoluş’un taşıyamayacağı kadar ağır geldiği yerleri gösteriyordu. Varoluş, onları doğuran Deklarasyonlar parçalandığı için artık gidecek yeri olmayan Güç Parçalar’ıyla, kalıntı Otorite’yle parıldıyordu.
Lumivara, harap olmuş bir ovanın merkezinde duruyordu; Dokuz Kuyruğ’u arkasında kırık savaş sancakları gibi yayılmıştı.
Hayır.
Dokuz kuyruk değil.
Yedi.
İkisi savaşın başlarında kopmuştu; Kesik yerlerinden hâlâ kızıla çalan Altın Reng’i kan sızıyor, Yozlaşmış Toprağ’a değdiği yerde tıslıyordu. Her zaman yakalanmış yıldız ışığının parlaklığıyla yanan o ışıltılı İnsan’sı Formu, şimdi bir Alev’in Belirsizliğ’iyle titreşiyordu. Genellikle Çok Keskin ve Güzel olan tilki benzeri Hatlar’ı acı ve meydan okumayla çarpılmıştı.
Ve göğsünde devasa bir Yarık, Kızıl’a çalan Altın Reng’i Kan’ı sürekli Nehirler halinde ağlıyordu.
Birlik Yolu, Fiziksel Hasar’ın yanında Et’ine kazınmıştı ve bu Kavramsal Yara, Hücreler’inin Birleşmesini Reddediyordu. Vücud’u İyileşmek istiyordu. İlkeler’i Yenilenme talep ediyordu. Ancak yaralanmaya neden olan Deklarasyon, Ayrılmış Olan’ın Yeniden Birleşemeyeceğ’inde Israr Ediyordu.
Etrafında, kendi Deklarasyonlar’ı savunma düzeninde yanıyordu.
“Işığ’ım bana zarar vermeye çalışan herkesi kör edecek.“
“Işıltım Mana’nın öfkesiyle yanıyor.“
“Varoluş’umun içinde karanlık yaklaşamaz.“
Her Deklarasyon, Temel Derinlik Otoritesi’nin bir şaheseriydi. Her biri, Daha Düşük Varoluşlar’dan oluşan orduları yok etmeye yeterdi. Her biri, çağlar boyu süren Gelişim’in, Arıtma’nın, Işık Yolu’nu çok az Varoluş’un başarabildiği yüksekliklere çıkarmanın doruk noktasını temsil ediyordu.
Güc’ü, herhangi bir sıradan Temel Derinlik Varoluş’unu silip, süpürmeye fazlasıyla yetmeliydi.
Ama şu anda sıradan biriyle yüzleşmiyordu!
Gılgamış ile yüzleşiyordu!
Bu İlk Lider kırk metre ötede duruyordu; Formu, Medeniyetler’den önce gelen bir Otorite yayıyordu. Altın Saçlar’ı, taçların hâlâ bir anlam ifade ettiği zamanlarda taç giymiş bir yüzde parlıyordu. Paradoksal Altın ve Obsidyen zırhı, Varoluş Durumlar’ı arasında gidip, geliyor, aynı anda hem Katı hem de Eterik bir hâlâ alıyordu; Sanki gerçekte ne olduğuna karar veremiyor gibiydi.
Etrafında, Kızıl’a çalan Altın rengi silahlar kusursuz bir düzende süzülüyordu.
Kılıçlar, Mızraklar, Baltalar ve Teberler; Her biri kendine ait ağır ve engin Deklarasyonlar taşıyordu. Formu’nun etrafında, bir güneşin etrafındaki Gezegenler gibi dönüyor, çağrılmayı bekliyor, bir kez daha Kan’ın tadına bakmaya can atıyorlardı.
Özellikle bir Mızrak, Kızıl’a çalan Altın rengi bir ışıltı sızdırıyordu.
Lumivara’nın Kan’ı.
Göğsündeki yaradan Akan Kan.
Ve Gılgamış’ı çevreleyen Deklarasyonlar, Lumivaranınkiler’i ile kıyaslandığında, çocuk duaları gibi gösteriyordu.
“Bütün hazineler Kral’a aittir.“
“Bölünmüş olan, Otorite’m altında birleşecektir.“
“Paradoks İradem’e boyun eğer, çünkü ben Bu İlk Liderim.“
“Varoluş’umda Birlik Kaçınılmazdır.“
Paradoks’un kendisi tarafından desteklenen Birlik Yol’u, Varoluş’un bile inlemesine neden olan bir ağırlıkla Lumivara’nın savunmasına baskı yapıyordu. Işığ’ı ışıltılı bir meydan okumayla dışa doğru iterken, O’nun Birliğ’i Yerçekimsel bir kesinlikle içe doğru çekiyordu. Deklarasyonlar’ı Ayrılık ve Bağımsızlık’ta ısrar ederken, onun Deklarasyonlar’ı Yakınsama ve Boyun Eğme talep ediyordu.
Kuvvetleri, Obsidyen Mızraklar’ı ve Paradoksal Zırhlar’ıyla On Sekiz Erken Yaratık, Mesafeli bir şekilde duruyordu.
Bir hamle yapmadılar.
Gerek yoktu!
Liderleri bizzat Lumivara ile yüzleşiyordu ve bu fazlasıyla yeterliydi.
Gılgamış, yaralı Tilki’ye neredeyse saygı gibi, neredeyse acıma gibi bir şey barındıran gözlerle baktı. İfadesi sakindi, ölçülüydü; Önünde Sayısız Düşman’ın düştüğünü görmüş ve daha sayısızını görecek olan bir kralın yüzüydü.
“Görünüşe göre Mana’ya diğerlerinden çok daha fazla aşinasın.“
Sesi harap olmuş ova boyunca taşındı, her kelime kadim bir otoriteyle ağırlaşmıştı.
“Yakaladıklarımız, kafaları şimdi astlarımın mızraklarını süsleyenler, o Mavi-Altın İpliğ’in sadece en zayıf pırıltılarına sahipti. Ama sen...“ Başını yana eğip onu inceledi. “Sen onunla doymuşsun. Damarlar’daki Kan gibi Yol’un boyunca akıyor.“
Öne doğru adım attı ve etrafındaki silahlar buna tepki olarak yer değiştirdi.
“Osmont ile yakın mısın? Onu sevgiyle hatırlıyor musun?“
Sorular gündelikti, sohbet havasındaydı; Sanki manzarayı Yeniden Şekillendiren bir savaşın sonrasında durmuyorlarmış gibiydi.
“Burada yok olursan nasıl tepki verirdi? Tamamen çökersen, Yol’un rüzgardaki kül gibi Çorak Topraklar’a dağılırsa?“
Durakladı ve yüzünden samimi bir değerlendirme olabilecek bir şey geçti.
“Seni Çöktürmek utanç verici olurdu. Bunu yapmayalım. Seninle şahsen bir sorunum yok, Küçük Tilki. Sen, sadece bir amaca giden araçsın.“
Eli uzandı ve kanla lekelenmiş mızrak avcuna süzüldü.
“Bu yüzden sadece... Osmont’u çağır. Gelip, seni kurtarmasına ihtiyacın olduğunu söyle. Bir Lider olarak gelecektir.“
Gözleri onunkilerle buluştu ve bir ân için aralarında kadim ve ağır bir şey geçti.
“Biz, Liderler’in hepsi... Bu ağırlığı ve yükü taşırız. Bilgelik uzak durmamızı gerektirdiğinde bile bizi takip edenleri terk edemeyiz. Bu, bizim lütfumuz ve lanetimiz. Onu çağır, bu senin Çöküş’ün olmadan Son’a erebilir.“
...!
Lumivara, onu bu kadar köşeye sıkıştırmış olan bu Kadim Kral’a, Akıl Almaz Güc’e sahip bu Varoluş’a baktı.
Göğsünden sızan kana, iki kuyruğunun olduğu yerdeki kesiklere, ikisini de çevreleyen yıkıma baktı.
Göğsüne hafifçe vurdu.
Hareket Varoluş’una taze ıstırap dalgaları gönderdi ama yine de yaptı. El’i, yoğun ve ışıltılı, içinde Yol’unun özünü taşıyan Kızıl’a çalan Altın rengi kanla kaplanmış olarak geri geldi.
Ve o Kan’ı yüzüne sürdü.
Savaş boyası gibi!
Kendi Deklarasyon’unu gibi!
Gözleri Gılgamışınkiler’le buluştu ve acıya rağmen, tükenmişliğe rağmen, yenilgisinin bunaltıcı kesinliğine rağmen, sönmeyi reddeden bir meydan okumayla parladılar.
“Sadece savaş, seni orospu çocuğu.“
...!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.