133.Bölüm: 26.Kısım – Senaryo Yok Edici (1)
[Bir başarım ödülü olarak 200.000 jeton kazandın.]
[Ana katkıda bulunanlarla verilecek ödüller hakkındaki tartışma sürüyor.]
Yamata no Orochi’nin enkarnasyonu Izumi öldükten sonra, geriye kalan Felaketler anında teslim oldu. Bununla da kalmadı; Felaket karşıtı tarafta saklanan insanlar da birer birer ortaya çıkıp katıldılar.
“Demek Michio’nun bahsettiği Kim Dogeza sensin.”
Yüzünü tanıdım. Asuka Ren’i bulduğum gibi, Joonghyuk da Japon tarafında birini bulmuştu. Başımı sallayıp selam verdim.
“Kizuki Takashi.”
“Beni tanıyor musun?”
“Totsuka no Tsurugi için gizli senaryoyu alan sendin, değil mi?”
“Hoh. Doğru. Belli ki Joonghyuk’tan duymuşsun.”
Elbette duymamıştım. Yalnızca orijinal eserden biliyordum. Hatırladığım kadarıyla bu adam, Yamata no Orochi efsanesiyle bağlantılı, sonraki nesil bir sponsor takımyıldızına sahipti.
“Sekiz Başlı Hükümdar’ı gerçekten öldüreceğini düşünmek… Sayende pek çok şey çözüme kavuştu. Bu iyiliğini mutlaka ödeyeceğim.”
Hafifçe eğildim. Çözüme kavuşmak, ha… Yaptığım şey gerçekten bu muydu, emin değildim.
“Kim-san.”
Başımı çevirdiğimde, kasvetli bir ifadeye bürünmüş Michio Shoji’yi gördüm. Konuşmadan önce bir an yüzüne baktım.
“İzumi-ssi için üzgünüm.”
“Hayır. Senin suçun değildi, Kim-san. O…”
Michio Shoji, kaybolmuşa benzeyen yavru köpek gözleriyle bir kez bana baktı, ardından başını derin bir şekilde eğdi. Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısı’nı kullanmama gerek yoktu; içinde karmaşık duyguların filizlendiğini hissedebiliyordum. Yüz Şeytan Kralı Izumi Hiroki onun kahramanıydı. Ve ben, o kahramanı öldüren kişiydim.
Michio Shoji başını yeniden kaldırdı ve bana baktı.
“Kim Dogeza-ssi.“
“Evet?”
“Bir gün… seninle aynı savaş alanında tekrar omuz omuza savaşmak isterim.”
Duygularını bastıramadığı için gözleri kızarmıştı. Şu an verebileceği en iyi cevap buydu. Başımı salladım ve konuştum.
“Sanırım daha önce söylemiştim, adım Kim Dogeza de—”
“O gün geldiğinde, seni kesinlikle geçeceğim!”
Michio Shoji bağırdı, ardından bir mangadan fırlamış gibi yumruğunu sıkarak arkasını döndü ve koşarak uzaklaştı. Baştan sona kadar tutarlı bir çocuktu.
[Deniz ve fırtınanın burnundan doğmuş bir takımyıldızı, niteleyicisini açığa çıkarıyor.]
[Takımyıldızı
Yılan Avcısı, enkarnasyon Michio Shoji ile ilgileniyor.]
Gökyüzünden gelen mesaj beni biraz şaşırttı.
Görünüşe bakılırsa bu regresyonda Yılan Avcısı, Izumi yerine bu kişiyi seçecekti. Michio Shoji, Izumi Hiroki kadar yetenekli bir enkarnasyon değildi; ancak çalışkan, istikrarlı ve yılmadan emek veren biriydi.
Michio Shoji, Kizuki Takashi ve Asuka Ren…
Bu üçü var olduğu sürece, Tokyo Kubbesi en azından bir süre daha büyük bir sorun yaşamadan ayakta kalacaktı.
[Takımyıldızı
Yılan Avcısı, sana karşı iyi niyet besliyor.]
Takımyıldızı Yılan Avcısı, SSS derece eşya Totsuka no Tsurugi’nin asıl sahibi olan Susanoo idi.
Joonghyuk’a geri verdiğim Totsuka no Tsurugi’ye şöyle bir göz attım. Kılıcın büyük bir bölümü hasar görmüştü. Zaten efsanelerde de Yamata no Orochi’yi keserken kırıldığı anlatılırdı; bu yüzden şaşırtıcı değildi.
Joonghyuk, neye baktığımı sorar gibi dik dik baktığı anda, Ellain Ormanı’nın Özünü içtikten sonra uykuya dalan yoldaşlarım birer birer uyanmaya başladı.
“Ah… Bu sefer gerçekten öleceğimi sandım.”
Ayağa kalkmasına rağmen Jihye, alnını tutarak başını sallamaya devam ediyordu. Yamata no Orochi’nin gerçek sesini doğrudan duymanın etkisi olmalıydı.
“Hayır ama… o da neydi öyle? Yalnız birkaç kelime duydum ve bu hâle geldim…”
“Teğmenlik zamanlarımda komutan ani denetlemeye geldiğinde bile bu kadar korkmamıştım.”
Ne tuhaf bir kıyaslama. Biri, üniformasını düzeltip başını sallayan Hyunsung’a seslendi.
“Bakıyorum da rahata epey alışmışsın, Hyunsung.”
“J-Joonghyuk-ssi.”
Komutanının hayaletini görmüş gibi Hyunsung’un yüzü bembeyaz oldu.
“Sana grubumu takip et dedim. Neden dinlemedin?”
“Ş-Şey…”
Hyunsung titreyerek bana baktı. Yüzündeki ifade açıkça bir şey yap diyordu ancak elimden gelen bir şey yoktu. Joonghyuk, Hyunsung’a kısa bir süre baktıktan sonra arkasını döndü ve yürüyüp gitti.
“Ahjussi.”
Yoosung koluma tutunmuştu. Şımarır gibi bana baktıktan sonra birden sarıldı. Elimi kaldırıp sırtını hafifçe okşadım.
“Zordu, değil mi? İyi iş çıkardın. Aferin.”
Aslında düzgün bir şey söylemek istiyordum ama ağzımdan sadece bu çıktı. Yoosung, kollarımın arasındayken başını salladı.
“Hyung, benim için o kadar da zor değildi.”
Bu sırada araya giren Gilyoung, Yoosung’u kenara itip kollarıma daldı. Atışıp durmalarına rağmen, ikisinin de epey yakınlaştığı belliydi. Çocukları en iyi çocuklar anlar. Onları birlikte bırakmakla iyi etmişim.
“Çocuklar arasında bayağı popülersin.”
Başımı çevirdiğimde, bana imrenerek bakan küçük birini gördüm. Tanıdık bir yüzdü. Bu gezegenin insanları arasında bir felakete karşı savaşan ilk kişiydi. Adı da… Gillemium’du, galiba?
“Akşam bir kraliyet ziyafeti olacak. İç kale neredeyse tamamen çöktüğü için ölçek mütevazı olacak ama… sizin için uygunsa, hepinizi davet etmek isterim.”
Başımı kaldırıp havaya baktım.
[Senaryonun bitimine kalan süre: — gün]
[Felaketlerin Kralı şu anda mevcut değil.]
[Altıncı senaryo, felaket tarafının senaryodan çekilme niyeti nedeniyle erken sonlandırılacak.]
Oraya buraya dağılmış felaketler yüzünden biraz zaman alacak gibiydi. Ancak Kizuki Takashi Barış Diyarı’nın tamamını dolaştığı anda senaryo otomatik olarak sona erecekti.
Ziyafet… Yani içip eğlenilen türden bir şey mi?
Hmm, eğer öyleyse…
“Anlaşıldı. Katılacağız.”
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
“Alkolden hoşlanıyor gibisiniz.”
“Eh… Son zamanlarda bulmak zor oldu.”
Gillemium’un yardımıyla, kalenin deposunda kalan yığınla içkiyi getirdim. Barış Diyarı’ndaki alkollerin alkol oranı çok düşük olduğu için, istediğim içkiyi yapmak adına büyük miktarlara ihtiyacım vardı.
[Takımyıldızı
Yılan Avcısı, demleme yönteminle ilgileniyor.]
Tüm içkileri insan boyutlarında bir fıçıya döktüm, ardından elimdeki bütün malzemeleri içine attım ve karıştırmaya başladım.
[Sekiz Başlı Hükümdar’ın sekizinci başı]
[Sekiz Başlı Hükümdar’ın yedinci kuyruğu]
Bunlar, Yamata no Orochi’yi yendiğimizde geride kalan uzuvlardı. Gerçek bedeni olmadıkları için tam anlamıyla organ sayılmazlardı, daha çok parçaydılar; ama yine de Masal sınıfı bir takımyıldızının gücünü barındıran parçalardı.
Ne yapmaya çalıştığımı fark eden tek kişi Joonghyuk’tu.
“Demek gizli parçayı biliyorsun.”
“Kâhinim ya hani? Kılıcını ver.”
Ne yapacağımı anlayan Joonghyuk, itiraz etmeden kılıcını uzattı. Joonghyuk’tan aldığım Totsuka no Tsurugi’yi içkinin içine attım. Normalde yapılışı böyle değildi ama bir bakıma kestirme bir yoldu.
Totsuka no Tsurugi fokurdamaya başladı ve alkolün içinde eridi.
[Hikâye, eylemlerine anlam kazandırıyor.]
[Takımyıldızı
Sekiz Başlı Hükümdar ile takımyıldızı
Yılan Avcısının hikâyeleri birleşiyor.]
[Yanlış birleştirme nedeniyle hikâyenin bir kısmı hasar gördü.]
Hasar gören kısım biraz can sıkıcıydı ama yapacak bir şey yoktu.
[Ama no Murakumo no Tsurugi’nin hikâyesi ortaya çıkıyor!]
Efsaneye göre Ama no Murakumo no Tsurugi, sarhoş Yamata no Orochi’nin kuyruğu kesildiğinde ortaya çıkan bir kılıçtı. Ancak kestirme yollarla da elde etmek mümkündü. Sonuçta tek yapman gereken, alkolde bekletmekti.
Jihye kuşkuyla sordu.
“Bu değerli içkinin içine neden kılıç atıyorsun?”
“Bekle.”
Bir süre sonra, fıçının tamamından gizemli bir aura yayıldı ve alkolün maviliğinin içinden, saf beyaz ışık saçan bir kılıç yükseldi.
[Yıldız kalıntısı,
Toplaşan Bulutların Göksel Kılıcı ortaya çıktı!]
Beklendiği gibi, ortaya çıkmıştı. Hayatta Kalma Yolları’nda tek bir yanlış bile yoktu.
İlk hamleyi Joonghyuk yaptı.
“Bu benim.”
“Hey! Onu birlikte yendik.”
“Asıl işi yapan bendim.”
Normalde inat ederdim ama bu sefer Joonghyuk’un bakışları bayağı ciddiydi.
Lanet piç… Elbette bu kılıç asıl hedefim değildi ancak bir takımyıldızı eserinin gözlerimin önünde kapılıp gitmesi yine de sinir bozucuydu.
Burada bu herifle kavga edemezdim, bu yüzden kılıcı bırakmaktan başka çarem yoktu.
[Yıldız Kalıntısı,
Çim Biçen Kılıç ortaya çıktı!]
Fıçıdan bir kılıç daha yükseldi.
…Ha?
Hayatta Kalma Yolları’nın içeriği hızla zihnimden geçti.
「İsimler hikâyeleri doğurur, hikâyeler da gerçeği yeniden üretir. Yıldız Akışı dünyasında Ama no Murakumo no Tsurugi için toplam beş isim vardır. Yani Ama no Murakumo no Tsurugi tek bir kılıç değildir.」
Hemen anladım.
Ama no Murakumo no Tsurugi için toplam beş isim serisi vardı.
Başka bir deyişle, bu kılıç Hayatta Kalma Yolları’nda adı geçen ama hiç ortaya çıkmayan diğer dört kılıçtan biriydi. Hızla kılıcı kaptım ve konuştum.
“O zaman bu benim. İtiraz yok, tamam mı?”
“Hımm…”
Joonghyuk gözlerini kısıp bir an bana baktı, sonra arkasını döndü.
“N’apıyorsan yap.”
Derin bir iç çekiş zar zor dudaklarımdan döküldü. Elimi kavrayan kılıcın, şak diye yerine oturan kabzası tatmin ediciydi.
Ama no Murakumo no Tsurugi serisinin ikincisi; Çim Biçen Kılıç, yani Kusanagi no Tsurugi.
Ejderha katletme gücünü barındıran bir kılıca sahip olduğumdan, ileride karşılaşacağım ejderha türlerinden artık korkmama gerek yoktu. Yan taraftan izleyen Jihye sırıttı.
“Cık, erkeklerin bi’ kılıç için bu kadar didişmesi…”
Jihye, içki fıçısına parmağıyla dokundu ve şakacı bir tonla devam etti.
“İşiniz bittiyse artık içebilir miyim?”
“Reşit bile değilken…”
Sadece Jihye değildi. Altın ışıkla dolup taşan fıçının etrafında insanlar toplanmıştı. Hepsi de belli ki alkol için yanıp tutuşuyordu.
Zaten sadece kokusu bile insanı sarhoş etmeye yetiyordu…
“Millet, buyurun. Gömülebilirsiniz.”
İzin verir vermez insanlar çılgınca içmeye başladı.
“Vaaay, nasıl bu kadar güzel olabilir!”
“İlahi bir içki!”
Altın rengi içkiyi içtikçe insanlar sersemlemiş hâlde hayranlık nidaları atıyordu. Bir takımyıldızının uzuvlarından gelen büyü gücüyle fermente edilmiş alkolün güzel olmaması zaten imkânsızdı. Üstelik, bu içkiyi içip uyandığında statlar az da olsa artıyordu.
Tek tek insanlara baktım, ardından Joonghyuk’a sordum.
“Sen içmiyor musun?”
Daha dikkatli bakınca Joonghyuk’un basit yemekler yaptığını fark ettim. Sebzelerle birlikte şişe geçirilmiş, kabaca doğranıp ızgarada pişirilmiş etler… Açık hava ziyafeti olduğu için küçük insanların getirdiği malzemeler bir kenarda yığılmıştı. Ancak Joonghyuk’un yemek yapıyor olması…
Joonghyuk soğuk bir sesle konuştu.
“Başkalarının yaptıklarını yemem.”
“Neden, zehir katmışlardır diye mi?”
“Hayır. Lezzetli değillerdir diye.”
“Senin yaptığın ne kadar lezzetli olabilir ki…”
Bunu söylerken, Joonghyuk’un yaptığı şişten hızlıca bir ısırık aldım.
Ama… hayır, bu da ne?
Yakında Joonghyuk’a yardım eden Seolhwa gülümseyerek bana sordu.
“Lezzetli, değil mi?”
“…Evet.”
Aşırı lezzetliydi. Gerçekten lezzetliydi. Hayır, hayatımda yediğim en lezzetli yemekti. Bu et şiş de neyin nesiydi böyle? İfadesiz duran Joonghyuk’un dudak kenarının hafifçe yukarı kalkmış olması sinir bozucuydu.
Lanet olsun.
Bir regresör olması yetmezmiş gibi, bir de yemek yapmayı da mı biliyordu bu herif?
Kendi kendime söylenip sessizce uzaklaşırken, bir yerlerden enstrümana benzeyen bir ses duydum. Son derece sakin ama derin bir çekiciliği olan bir müzikti. Sesin geldiği yöne başımı çevirdiğimde, kalenin tepesinde birini gördüm.
Joonghyuk kadar yakışıklı, Dünyanın en yakışıklı küçük insanı.
Kyrgios Rodgraim oradaydı.
Korkuluğa oturmuş, uzak gökyüzüne bakarken viyola çalıyordu. Yumuşakça, bazen de hüzünle. Uzak ve silik bir özlem gibi. Gürültüyle sohbet eden insanlar teker teker susup müziği dinlemeye başladı. Abartılı coşku yavaş yavaş yatıştı.
Birinin gözleri kızardı, ardından yanındaki kişi hıçkırarak ağlamaya başladı. Bu hâl bulaşıcıymış gibi, tüm küçük insanlar ağlamaya tutuldu. Sadece ileriye doğru koşmuş, ağlamaları gereken anı kaçırmış olanlar, şimdi gözyaşı döküyordu.
Barış Diyarı’nın sakinleri de senaryolardan geçen varlıklardı. Bu müzik, talihsiz yurtlarını teselli ediyordu.
Melodiyi dinlerken biraz alkol içtim. Yanıma baktığımda Asuka Ren yaklaşmıştı. Hâlâ Japon grubuna katılmamıştı.
“Ren-ssi, Sooyoung’u gördün mü acaba?”
“Ah… Şey, mangam hakkında ona birkaç şey anlattıktan sonra birden gidecek bir yeri olduğunu söyledi…”
Anladım. Onu göremeyişimin sebebi buydu; başka bir gizli parçayı bulmaya gitmişti. Ona çok yakışan bir davranıştı.
Viyolanın yumuşak sesi yıkılmış kalenin harabelerinde yankılanırken, Asuka Ren’in kızarmış yüzüne baktım. Uzun bir rüyanın sonuna ulaşmış biri muhtemelen böyle bir yüz ifadesine sahip olurdu.
Şimdi sorabileceğimi hissettim.
“Nasıl hissediyorsun?”
“Garip.”
Bir an duraksadıktan sonra devam etti.
“Sanırım… vazgeçmemeliydim.”
Ne demek istediğini hemen anladım. Bir süre dudaklarını oynattı, sonra gözlerini hafifçe silerken sordu.
“Sence biri mangama bakıp böyle bir sahne hayal etmiş midir?”
“Eminim etmiştir.”
Asuka Ren hüzünlü bir gülümsemeyle uzun süre ellerine baktı. Yanaklarının kızarıklığından, epey sarhoş olduğu belliydi.
“Düşünüyorum da… küçük insanlar gibi, belki ben de birinin yarattığı bir dünyanın parçasıyımdır…”
Cevap vermeden önce kısa bir an tereddüt ettim.
“Belki de bunun artık önemli olmadığı bir dünyada yaşıyoruzdur.”
“Ne?”
“Öyle biri var olsa bile, bu gerçeği bilmemize izin vermezdi.”
“Ah…”
Bir süre düşündükten sonra Asuka Ren soluk bir gülümseme takındı.
“Yine de kıskanıyorum. Dokja-ssi gibi bir okura sahip olan yazarı.”
Acı bir gülümseme belirdi yüzümde. Sevdiğim romanı kimin yazdığını hâlâ bilmiyordum.
“Düşününce, Daha önce de söylemiştin... Barış Diyarını yarattığını ancak insanları buraya getirenin sen olmadığını.”
“Ah, o mu… Aslında seri biter bitmez, aniden bir e-posta aldım. Mangamdaki bazı yer isimlerini ödünç almak istedikleri hakkında…”
Bu beklenmedik hikâye karşısında biraz şaşırmıştım. Hayatta Kalma Yolları’nda böyle bir şey yoktu.
“Yer isimlerini ödünç almak mı?”
“Evet. O sırada pek üzerinde durmamıştım, ‘istediğinizi yapın’ diye cevapladım. Ama şimdi düşününce… çok geçmeden bu olaylar yaşandı…”
“Peki, ayrıntıları hatırlıyor musun? Mesela e-posta adresini…”
“Cevap verdikten hemen sonra, konuyla ilgili tüm e-postalar bir anda silindi. O yüzden tam adresi hatırlamıyorum…”
“Anlıyorum.”
Sesimdeki bir şeyden dolayı suçluluk hissetmiş olmalı ki, Asuka Ren eklemeden önce tereddüt etti.
“…Şey. Tam emin değilim ama sanırım e-posta adresi t harfiyle başlıyordu.”
T?
Bir an afalladım, ardından refleksle sordum.
“Yoksa… tls123 müydü?”
+
Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono