Yukarı Çık




9.1   Önceki Bölüm 

           
CİLT 1 BÖLÜM 3 KISIM 1: TARLA KUŞU PRENSESİ

 

 

Bir kuşun ötüşünü duyabiliyordu—ama bu Shinshin’in sesi değildi. Sarayın parmaklıklı pencerelerine birkaç tarla kuşu konmuştu. Jusetsu’nun dışarı bıraktığı darıları gagalıyorlardı. Şarkı söyleyen de bu kuşlardan biriydi.
 
“Görünüşe göre yeni ziyaretçilerim var.”
 
Jusetsu bunu mırıldanırken Shinshin yeni gelen kuşların yanına uçtu ve cıvıldadı. Ardından tarla kuşu da tiz bir ses çıkardı. Sonra Shinshin kanatlarını çırparak tarla kuşlarını korkutmaya çalıştı; kuşlar da pencereden uzaklaşıp sarayın etrafında telaşla uçarak kaçmaya çalıştılar.
 
“Zayıf kuşlara zorbalık etme, Shinshin,” dedi Jusetsu, ama Shinshin dinlemedi.
 
Shinshin ortalıkta uçuşup tüylerini yere savururken Jusetsu elini tarla kuşlarına doğru uzattı. Tarla kuşlarından biri parmaklarına kondu ve Jusetsu parmaklarından belirsiz bir soğukluk geçtiğini hissetti.
 
“Neden tereddüt ediyorsun, küçük kuş?” diye sordu. “Neden cennete geçmiyorsun?”
 
Bu tarla kuşu diğerlerinden farklıydı; Shinshin’in huzursuz davranmasının nedeni de buydu. Bu kuşun gerçek bedeni çoktan soğumuştu. Bir kuş hayaletine rastlamak nadir görülen bir şeydi.
 
Kuşlar Uren Niangniang’ın yardımcılarıydı; bu yüzden öldüklerinde denizin ötesindeki cennete götürülürlerdi. Yolunu kaybedip hayalet olmaları neredeyse hiç olmazdı—aksine, çoğu zaman insanların ruhlarına yol gösterirlerdi.
 
“Ölü olduğunu bilmiyor musun?”
 
Tarla kuşu Jusetsu’nun elinden ayrıldı ve yukarı doğru uçtu; neredeyse tavana ulaşacaktı.
 
Jiujiu, Jusetsu’ya çay uzattıktan sonra cıvıltı seslerini fark etti. “Ah! Tarla kuşları!” dedi neşeyle. “Burası o kadar sessiz bir saray ki, biraz kuş sesi ortamı canlandırırdı.”
 
“O canlı bir tarla kuşu değil,” diye açıkladı Jusetsu.
 
“Ne?” dedi Jiujiu, gözle görülür şekilde solgunlaşarak. Genç kadın her zamanki gibi çok korkaktı.
 
“Nedense cennete gitme fırsatını kaçırmış.”
 
“Ah… Demek ki böyle şeyler ara sıra olabiliyor. Aa! O zaman acaba…” Jiujiu başının üzerindeki kuşa baktı. Sanki birden aklına bir şey gelmiş gibi sesi kesildi. “Tarla Kuşu Prensesi’nin tarla kuşu olabilir mi?” diye önerdi.
 
“Tarla Kuşu Prensesi mi?”
 
“Önceki imparatorun saltanatı sırasında bu isimle anılan bir prenses vardı.”
 
Bu, onun mevcut imparatorun üvey kız kardeşi olduğu anlamına geliyordu.
 
“Peki neden ona Tarla Kuşu Prensesi denmiş?” diye sordu Jusetsu.
 
“Onunla çok yakın olan bir tarla kuşu vardı. O…” Jiujiu hikâyeyi hatırlarken yüzündeki gülümseme soldu. “Görünüşe göre çok yalnız biriydi. Annesini çok küçükken kaybetmişti ve iç sarayda büyürken kimse onunla ilgilenmemiş.”
 
“Ama o bir prensesti, değil mi?”
 
“Evet. Ama… annesi sadece bir saray hanımıydı.”
 
Annesi sıradan bir saray hanımı olduğu için onu destekleyecek kimse yoktu. İç sarayda arkan yoksa, terk edilmiş ve çaresiz kalırdın.
 
“Mandarin Ördeği Eşi, Saksağan Eşi, Turna Eşi, Kırlangıç Cariyesi ve ötleğen hanımlar… İç saraydaki tüm cariyelere, saray hanımları hariç, bu tür isimler verilir. Ama bazı cariyeler saray hanımlarına tek bir isimle seslenir: ‘serçeler.’”
 
“Serçeler mi? Ne hoş,” dedi Jusetsu, ama Jiujiu hâlâ ciddi görünüyordu—bu da Jusetsu’ya saray hanımlarının bu lakaptan pek hoşlanmadığını düşündürdü.
 
“Bize çirkin kuşlar olduğumuzu, oradan oraya uçup yere düşen her taneyi memnuniyetle gagaladığımızı söylüyorlar…”
 
“Çirkin değilsin. Bir insanın sözleri, onun nasıl biri olduğunu gösterir—böylesine acımasızca düşünebilenler asıl içten içe çirkin olanlardır.”
 
Sonunda Jiujiu gülümsedi. “Çok naziksiniz, niangniang.”
 
“Ben değilim…”
 
Bu, benim söylemem için uygun değildi, diye düşündü Jusetsu ve sustu. Jiujiu çok üzgün göründüğü için ağzından kaçmıştı.
 
“Keşke iç saraydaki herkes sizin ve Hua niangniang gibi olsaydı ama… dediğim gibi, prensesin annesi bir saray hanımıydı—bu yüzden onunla alay etmek için ona ‘Tarla Kuşu Prensesi’ de derlerdi.”
 
“Tarla kuşu” kelimesini yazan iki karakterden ikincisi “serçe” anlamına geliyordu; isim buradan geliyordu.
 
Onunla alay edilmişti, kimse onunla ilgilenmemişti ve tek arkadaşı gerçek anlamda bir tarla kuşuydu. Bu genç kızın görüntüsü Jusetsu’nun zihninde belirdi. O kadar iç burkucuydu ki Jusetsu farkında olmadan kaşlarını çattı.
 
“Bana anlattıklarının hepsi onun geçmişiyle ilgili… Peki sonra ne oldu?”
 
“On üç yaşında öldü. Bulduklarında nefes almıyordu; muhtemelen kayıp gölete düşmüştü. Garip olan şu ki, düştüğü sıralarda tarla kuşu yüksek sesle ötmeye ve havada çırpınmaya başlamış. Sanki prensesin büyük bir tehlikede olduğunu insanlara anlatmaya çalışıyormuş gibiydi. Ama kimse bunu fark etmedi; herkes görmezden geldi. Sonunda tarla kuşu tamamen tükenip yere düştü ve öldü. O zamandan beri iç sarayda ara sıra bir tarla kuşunun hüzünlü ötüşü duyulur…”
 
Jusetsu ve Jiujiu yukarı baktılar. Tarla kuşu hâlâ tiz bir ses çıkarıyor, huzursuzca uçuyordu. Ardından duvarın içine doğru uçtu ve kayboldu.
 
“…Görünüşe göre başka bir yere gitti.”
 
“Bu kadar küçük bir kuşu cennete gönderebilir misiniz, niangniang?”
 
“O bir kuş, yani… Sanırım mümkün olmalı.”
 
Sonuçta kuşların hepsi tanrıçanın ailesindendi; Jusetsu yalnızca doğru yolu göstermiş olsa bile, gerisini Uren Niangniang halledebilirdi. Bunu Jiujiu’ya söylediğinde, nedimesi ona yalvaran bir bakış attı.
 
Lütfen onu kurtarmaya çalışın. Onu öylece bırakmak çok acımasız olur.”
Jiujiu da bir saray hanımı olduğu için, Tarla Kuşu Prensesi ve dostu tarla kuşuyla güçlü bir empati kurmuş olmalıydı.
 
“Şey… Denememin bir sakıncası yok sanırım…”
 
“Ah! Madem bir ricada bulunuyorum, karşılığında size bir şey vermem gerekmez mi? Ne vermeliyim? Ödeyecek bir şeyim yok…”
 
“Sorun değil. Sadece bir kuş.”
 
“Gerçekten mi?” dedi Jiujiu, açıkça şaşırmış bir halde. Bu kızın duyguları yüzünden hemen okunuyordu.
 
“Tarla Kuşu Prensesi’nin kendisinin hayalet olduğuna dair söylentiler yok mu?”
 
“Ben duymadım—ama yalnızca kuşunun bu dünyada kaybolmuş olması, prensesin olmaması garip olmaz mı? Yani belki de benim duymadığım söylentiler vardır.”
 
“Aslında o kadar da garip değil. Birini ne kadar çok görmek istersen—hayalet olsa bile—onun hayalet olmuş olma ihtimali o kadar azalır.”
 
“Ha! Demek böyle işliyor…” dedi Jiujiu. Pek anladığı söylenemezdi ama yine de başını salladı.
 
Öğleden sonra Jusetsu, saray hanımı kılığında Yamei Sarayı’ndan ayrıldı. Jusetsu’ya göre, Jiujiu’yla birlikte hareket etmeyi alışkanlık hâline getirmeleri sorun çıkarabilirdi.
 
Beyaz çakıl yolunda yürürken yalnız olmak insanı özgürleştiriyor, diye düşündü. Tarla Kuşu Prensesi, iç sarayın kuzeydoğu kıyısında yer alan Soro Sarayı adlı küçük bir sarayda yaşamıştı. Yanında bir gölet bulunan bir ormanın kenarındaydı; çevresi hanımeli çiçekleri ve kasımpatılarla kaplıydı. Artık kimse yaşamıyordu; bu da burayı rakun köpekleri ve gelincikler için elverişli bir yuva hâline getirmişti. Kapıların menteşeleri paslanıp düşmüştü ve içeride hiçbir eşya yoktu—bunların prensesin ölümünden sonra mı kaldırıldığı yoksa başından beri mi olmadığı belli değildi. Jusetsu odanın içinde dolaşırken, tavan boşluklarından ve harap kil duvarların çatlaklarından küçük hayvanlar ürkerek kaçıştı. Tarla Kuşu Prensesi’nin hayaletine dair en ufak bir iz yoktu. Jusetsu onun düştüğü gölete de gitti, ama orada da değildi. Jusetsu’nun beklediği gibi, prenses hayalete dönüşmemiş ve güvenle cennete geçmişti.
 
Ardıç ve defne ağaçlarıyla çevrili gölet kasvetli ve nemliydi. Kıyılarında üç yapraklı okotu, süsenler ve imparator tacı bitkileri yetişiyordu. Bir su yolundan su çekilerek oluşturulmuş gibi değil, yerden suyun fışkırarak meydana getirdiği bir gölet gibiydi. Rüzgâr yoktu ama yüzeyinde dalgacıklar kayıyordu; su o kadar berraktı ki neredeyse renksizdi. Yazın bile soğuk görünüyor, içine düşenin vücut ısısını hızla çekecek gibi duruyordu—ve onunla birlikte gücünü de.
 
Jusetsu göletin kıyısında yürürken aniden durdu. Önünde, birinin koparıp bırakmış olduğu çiçekler vardı. Beyaz japon gülleriydi—biraz önce Soro Sarayı’nın bahçesinde gördükleriyle aynı tür. Hâlâ tomurcuktular, ama birkaç dal kesilip bir sapla bağlanmıştı. Bunlar gelişigüzel koparılıp atılmamıştı. Biri onları kasten olarak buraya bırakmıştı—bir sunu olarak.
 
Jusetsu bir süre çiçeklere baktı, kendi kendine homurdandı ve sonra arkasını döndü. Soro Sarayı’na en yakın binayı aradı. Yakınlarda görünenlerden birinin, mavi sırlı kiremit çatısının köşelerinde turna süslemeleri vardı—Hakkaku Sarayı.
 
Jusetsu binayı çevreleyen ardıç çitinin etrafından dolaşıp küçük arka kapıdan içeri baktı. Birkaç adım ötede bazı saray hanımları yıkadıkları giysileri asıyordu. Bunlar muhtemelen sarayın dokuma ve boyama işlerinden sorumlu kadınlardı. Jusetsu sessizce yanlarına yaklaştı.
 
“Bir dakikanızı ayırıp bana yardım edebilir misiniz?”
 
“Ah! Beni korkuttun!” Saray hanımlarından biri elinde bir kaftan tutuyordu ve Jusetsu konuşmaya başlayınca sıçradı.
 
“Ne istiyorsun? Sen kimsin? Bizden değilsin.”
 
“Ben Yamei Sarayı’ndanım,” dedi Jusetsu. “Tarla Kuşu Prensesi hakkında size sormak istediğim bir şey var.”
 
“Yamei Sarayı” ve “Tarla Kuşu Prensesi” sözlerini duyan saray hanımı şaşkınlıkla etrafına bakındı. Diğer saray hanımları de yanlarına koşup kendi aralarında konuşmaya başladılar.
 
“Yamei Sarayı mı dedi? Kuzgun Eşi’nin yaşadığı yer değil mi?”
 
“Ne istiyor acaba?”
 
“Tarla Kuşu Prensesi mi? O önceki imparatorun… şey…”
 
Jusetsu boğazını temizledi; bu, hepsinin susmasına yetti. “Soro Sarayı buraya yakın. Aranızda onunla yakın olan biri var mıydı?”
 
Saray hanımları başlarını yana eğip düşünceli bakışlarla birbirlerine baktılar.
 
“Yani, yakın sayılır ama…”
 
“Sonuçta bunlar önceki imparator hâlâ hayattayken olmuş şeyler.”
 
“Biz de herkesin bildiği söylentilerden fazlasını bilmiyoruz.”
 
Tam o sırada saray hanımlarından biri sesini yükseltti. “Ah, ama önceki Turna Eşi’nin zaman zaman Soro Sarayı’na yiyecek gönderdiğini duyduğuma eminim.”
 
Önceki Turna Eşi—yani Koshun’un annesi, Cariye Sha.
 
“Bir ara yiyecek bulamaz hâle gelmişti. Dul imparatoriçe, Turna Eşi fazla iyilik yaparsa onu hedef alabilirdi; bu yüzden ona gizlice yardım ettiği söyleniyor. Ona yiyecek götüren saray hanımı hâlâ bu sarayda. Şu anki Turna Eşi’nin nedimesi.”
 
“Adı ne?”
 
“Leydi Yo.”
 
“Anladım.”
 
Jusetsu saray hanımlarına teşekkür etti, ama saray binasına doğru yürümek üzereyken onu durdurdular.
 
“Eğer gideceğin kişi oysa, şu an iyi bir zaman değil. Turna Eşi şu anda yeni ruqun’u için kumaş seçiyor. Odası çeşit çeşit kumaşla dolu… Bir dakika hangi kumaşın hangi saç tokasıyla uyacağını düşünüyor, bir sonraki dakika ayakkabılarıyla neyin yakışacağını tartışıyor—ve birbiri ardına her türlü kumaşı getirtiyorlar. İçerisi tam bir kaos! Sanırım bütün gününü alabilir.”
 
“Bütün gün sadece kumaş seçmek mi?”
 
Saray hanımı kaşlarını kaldırdı ama karşı çıkmadı—sadece omuz silkti. Jusetsu gibi onun da bunu tuhaf bulduğu belliydi.
 
“Turna Eşi’nin seçmediği kumaşlar nedimelerine veriliyor, o yüzden onlar için de eğlenceli. Konuşmak istediğin nedimeyi çağırabilirsin ama muhtemelen yine de çıkmaz. Sonuçta istenmeyen bir saç tokası ya da ruqun kapma ihtimali var.”
 
“Turna Eşi cömert biri gibi görünüyor.”
 
“Nedimeleri bundan memnun. Onun yanında çalışmanın, diğer eşlere kıyasla daha fazla ayrıcalığı olduğunu söylüyorlar.”
 
“Ayrıcalık?” diye tekrarladı Jusetsu.
 
“Bazı eşler hiç elden düşme eşya vermez. Bir eşin arkasındaki destek büyük rol oynar, değil mi? Turna Eşi zengin bir aileden geliyor.”
 
Saray hanımı bunu, Jusetsu zaten biliyormuş gibi söyledi.
 
“Her eşin nedimelerine hediye vermesi normal mi…?”
 
Her sarayda geçerli değil—eşin ne kadar cömert olduğuna bağlı. Ama genel olarak bu normaldir.”
 
“Normal…”
 
Jusetsu, nedimesi Jiujiu’ya hiç böyle bir şey vermemişti—doğal olarak Kogyo’ya da vermemişti. Reijo’nun nedimesi olmadığı için bu işlerin nasıl yürüdüğünü hiç bilmiyordu.
 
Demek işler böyle yürüyormuş.
 
O gün Turna Eşi’nin nedimesiyle görüşme şansı olmayacağını anlayınca, düşünceli bir şekilde Yamei Sarayı’na geri döndü. Bina, iç sarayın derinliklerinde—daha doğrusu tam kalbinde—yer alıyordu. Oraya ulaşmak için yoğun bir defne ve ormangülü ormanından geçmek gerekiyordu; üstelik zehirli ormangüller, davetsiz misafirleri uzak tutuyormuş gibi duruyordu. Burasının Kuzgun Eşi’nin ikametgâhı olduğu çok açıktı. Onca bitkiyle çevrili olmasına rağmen, sarayın mevsimlik çiçeklerin keyfinin çıkarılabileceği bir bahçesi yoktu. Bu açıdan alışılmadık bir yerdi; sonuçta terk edilmiş olmasına rağmen Soro Sarayı’nın bile bahçesinde canlı çiçekler vardı.
 
Jusetsu geri döndüğünde, Jiujiu beklendiği gibi öfkeliydi.
 
“Dışarı çıkacaksanız size eşlik edeceğimi söylemedim mi? Neden tek başına gidiyorsunuz?” diye homurdandı.
 
Her seferinde bana eşlik etmene gerek yok,” diye karşılık verdi Jusetsu.
 
“Bir nedime, hanımefendisine dışarı çıkarken bile eşlik etmeyecekse ne işe yarar? Bana ihtiyacınız olmadığını mı söylüyorsunuz?”
 
“Öyle değil…” Jusetsu’nun sesi kısıldı. Doğruydu. Jusetsu’nun baştan beri bir saray hanımına ihtiyacı olmamıştı. Hatta olmamasını tercih ediyordu. Bunu Koshun’a söylemesi yeterliydi; onu başka bir eşin yanına gönderir ya da eski görevine, saray hanımlığına geri döndürürdü.
 
Jusetsu neredeyse “Başka bir eşin nedimesi olarak çalışmayı tercih etmez miydin?” diye soracaktı. Ama kendini tuttu ve dolaba yöneldi.
 
El beziyle sarılı olan eşyayı çıkarıp Jiujiu’ya uzattı. “Bunu al.”
 
“Ha?” dedi Jiujiu, şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırarak. “Bu da nereden çıktı şimdi?”
 
Jusetsu sessizce bohçayı Jiujiu’nun eline sıkıştırdı. Genç kadın açtı. İçinden, Koshun’un Jusetsu’ya verdiği fildişi tarak çıktı.
 
“Bunu Majesteleri size vermedi mi?” dedi Jiujiu, yüzü dehşetle gerilerek hızla tekrar sarmaya çalışırken. “Hayır. Bunu bana veremezsiniz!”
 
“Almanı söyledim. Bunun bir sakıncası olduğunu düşünmüyorum.”
 
Büyük bir sakıncası var! Majestelerinin bunca nezaketle verdiği bir şeyi…”
 
“Peki, elbisemi mi istersin?”
 
Bu öneri nedense Jiujiu’nun gücenmiş görünmesine neden oldu. “Ben bir şey istediğimi söylemedim,” dedi.
 
“Ama bir şey almak yine de hoş olmaz mıydı?”
 
Jusetsu’nun o gün saray hanımlarıyla yaptığı konuşma hâlâ aklındaydı, ama Jiujiu dehşetle ağzını açtı.
 
“Ben sizden hiçbir şey almak istemiyorum, niangniang. O kadar açgözlü mü görünüyorum?”
 
“Hayır, öyle değil…”
 
“Zaten başta sizin emrinizle nedimeniz oldum, ama yine de size sadakatle ve elimden gelenin en iyisiyle hizmet ediyorum. Buna rağmen bana altın avcısıymışım gibi davranıyorsunuz… Bu fazla.”
 
Jiujiu sarılı tarağı Jusetsu’nun ellerine geri tıkıştırdı ve odadan, mutfak kısmına açılan girişten koşarak çıktı. Kogyo kapı aralığından endişeyle baktı. Jusetsu, ne yapacağını bilemeden tarağı elinde tutarak öylece kaldı. Görünüşe göre onu kızdırmıştı.
 
Jusetsu elindeki tarağa baktı, sonra onu tekrar dolaba koydu. İnce ipek perdelerini açtı ve yatağına oturdu.
 
Jiujiu’yu kırıp kırmaması aslında pek umurunda değildi. Zaten az önce onu başka bir saraya göndermeyi düşünüyordu.
 
Jusetsu sessizlik içinde düşündü. Eğer gerçekten istediği buysa, neden Jiujiu’ya o tarağı vermeye çalışmıştı? Sanki onu kızdırdığı için gönlünü almaya çalışıyormuş gibiydi.
 
Jusetsu dizlerini kollarıyla sardı ve gözlerini kapattı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

9.1   Önceki Bölüm