Yukarı Çık




2   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   4 

           
Eve girdiğimde hava kararmıştı ama içerideki karanlık, gecenin karanlığından çok daha koyuydu. Beklediğim gibi, babam oradaydı. Ve beklediğim gibi, öfkeliydi. Ama bu sefer farklı bir şey vardı. Ben farklıydım.

İlk tokat yüzümde patladığında sendeledim ama düşmedim. Eskiden olsa korkudan titrer, kendimi küçültmeye çalışırdım. Ama bugün... Bugün zihnimde sadece o dijital panodaki görüntü vardı: 1. Kaito.

“Neye sırıtıyorsun lan sen?“

Babamın sesi boğuk ve hırıltılıydı. Beni yakamdan tutup duvara çarptı. Başım sertçe betona vurdu, gözlerimin önünde şimşekler çaktı. Ama dudaklarımdaki o istemsiz tebessümü silemiyordum. Ren’in o sabahki sözleri, benim o sınavdaki başarım, ilk defa bir hiç olmadığımı hissetmem... Acı, bu hazzın yanında sönük kalıyordu.

“Sana neye gülüyorsun dedim!“

Yumruklar ardı ardına gelmeye başladı. Kaburgalarımda keskin bir çatırtı duydum. Nefesim kesildi. Yere yığıldım. Normalde ağlamam, yalvarmam gerekirdi. Ama ben, yerde yatarken, ağzımdan sızan kana rağmen kıkırdadım.

Bu gülüş, bardağı taşıran son damla oldu. Babamın gözlerindeki insanlık kırıntısı tamamen yok oldu. Eline geçirdiği o ağır cismi havaya kaldırdığını hayal meyal gördüm. İndiğinde, dünyamdaki sesler kesildi.

Son düşündüğüm şey, babamın öfkesi ya da annemin yokluğu değildi. Sadece sabahın köründe, o soğuk kaldırımda yanımda oturan o çocuğun, Ren’in yüzüydü.

Sonunda... özgürüm.

Son Dakika Haberi: “Tokyo’da trajedi: 17 yaşındaki lise öğrencisi Kaito, evinde ölü bulundu. Şüpheli baba gözaltında...“

Televizyon ekranındaki spikerin sesi, lüks bir oturma odasının sessizliğinde yankılandı. Ren, elindeki porselen kupayı sıkıca tutuyordu. O kadar sıkı tutuyordu ki, ince porselenin üzerindeki çatlama sesi, spikerin sesini bastırdı.

Ren’in gözleri ekrandaki sansürlü fotoğrafa kilitlenmişti. İfadesizdi. Ağlamıyordu. Bağırmıyordu. Ama gözlerinin içindeki o zeki, meydan okuyan ışık sönmüştü. Geriye sadece dipsiz, karanlık bir boşluk kalmıştı. Bir hiçlik.

Bakışlarını ekrandan çekti ve masanın üzerinde duran o gümüş kaleme baktı. Kaito’nun zafer kazandığı kaleme. Parmakları titremese de ruhu titriyordu.

“Aziz de olsan, köle de olsan... Fark etmiyor,“ diye geçirdi içinden. Düşünceleri, zihninde yankılanan karanlık bir ilahi gibiydi.

Kaito başarmıştı. Kendi sınırlarını aşmış, zincirlerini kırmıştı. Ama sonuç? Soğuk bir ceset torbası.

“Çabalasan da, zirveye de çıksan, o çukurda da kalsan sonun değişmiyor. Bu dünya bozuk... Bu dünya kırık... Bu dünya, sadece bir çöplük.“

Gözlerini kapattı. İçindeki o büyük boşluk, acı bir kabullenişle doldu. Adalet yoktu, mantık yoktu. Sadece kaos ve acımasız bir son vardı. Ren için o an, dünya dönmeye devam etse de, anlamını yitirmişti. Elindeki gümüş kalemi masaya sertçe bıraktı. Odanın içinde yankılanan o metalik ses, eski hayatlarının sona erdiğinin ilanı gibiydi.

Tokyo’nun gri yağmuru dışarıda yağmaya devam ederken, Ren o karanlık odada yapayalnız kaldı.

(...)

Öldürüldüm hem de babam tarafından ve Ölüm... Beklediğimden daha sıcak bir şeydi.

Babamın o son darbesinden sonra hissettiğim o keskin acı, kemiklerimin kırılma sesi ve soğuk betonun sertliği... Hepsi bir anda yok olmuştu. Sonsuz bir karanlık ya da cehennemin alevlerini bekliyordum. Ne de olsa hayatım boyunca bir cehennemde yaşamıştım, sonrası için de beklentim farklı değildi.

Ama gözlerimi zorlukla araladığımda gördüğüm şey, devasa bir kristal avizeydi.

Bedenim... garip hissettiriyordu. Ağır, hantal ve inanılmaz derecede küçük. Kollarımı kaldırmak istedim ama uzuvlarım komutlarıma tam itaat etmiyordu, sadece havada anlamsızca sallandılar. Etrafım yumuşak ipeklerle sarılıydı. Burnuma o küf ve alkol kokusu yerine, lavanta ve pahalı yağların kokusu geliyordu.

“Ah, uyandılar canım.“

Kadife gibi yumuşak bir kadın sesi duydum. Başımı zorlukla o yöne çevirdim. Gördüğüm kadın, dünyadaki hiçbir kadına benzemiyordu. Uzun, gümüşi saçları, zümrüt yeşili gözleri ve üzerinde orta çağ soylularını andıran zarif bir elbisesi vardı. Bana bakarken gözleri sevgiyle parlıyordu.

Sevgi... Bana mı? Bu bakışa o kadar yabancıydım ki, bir anlığına korktum.

“İkizlerimiz çok sağlıklı,“ dedi tok bir erkek sesi. Görüş alanıma giren adam, geniş omuzlu, üzerinde armalı bir tunik taşıyan, otoriter ama yüzü şefkat dolu birisiydi.

İkizler mi?

O an yanımda bir kıpırtı hissettim. Başımı diğer tarafa, o kıpırtının olduğu yöne zar zor çevirdiğimde, benimle aynı kundağa sarılı, benimle aynı boyutta bir bebek daha gördüm. Uyumuyordu. O da benim gibi şaşkın, hatta biraz bıkkın gözlerle etrafı inceliyordu.

Adam bize doğru eğildi, devasa parmağıyla yanağıma dokundu. “Bu, ailenin neşesi olacak... Adı Kaito olsun,“ dedi.

İsmimi duyduğumda içim ürperdi. İsimler aynı mı kalmıştı? Yoksa ölümden sonraki bekleme salonu muydu burası?

Sonra kadın, yanımdaki diğer bebeğe, ikizime yöneldi. Onu kucağına alıp saçlarını okşadı. “Ve bu da...“ dedi kadın gülümseyerek. “Adı Ren olsun.“

Zaman durdu.

Bebek bedenimin içinde, yetişkin zihnim bir şok dalgasıyla sarsıldı. Ren mi?

Bakışlarımı o bebeğe çevirdim. O da annemizin kucağındayken başını çevirip bana baktı. O bebeksi yüzün ardında, o tanıdık donukluk, o buz mavisi gözlerdeki o zeki pırıltı...

Bu bir tesadüf olamaz, diye düşündüm. Evrenin bana oynadığı hasta bir şaka mı bu?

Ama o an, mantık yürütmekten çok yorgundum. O diğer dünyadaki acı, o dayaklar, o soğuk beton... Hepsi geride kalmıştı. Zihnim bulanıklaştı, bebek bedenimin sınırları düşüncelerimi bastırdı.

Gözlerimi kapatırken, bu yeni ve tuhaf hayata, yanımdaki ikizimle birlikte, ilk uykuma daldım.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

2   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   4