“Demek inek bir öğrencinin hayatı böyleymiş? Ne kadar da sıkıcı ve yavan!“
Okuldan eve dönen Su Jun, kemikleri alınmış bir patates çuvalı gibi yatağına serildi. Benden önceki bedenin sahibinden gelen üst düzey öğrenci güçlendirmesi fazla güçlüydü. Tüm öğleden sonraki dersler o dikkatle dinlerken akıp gitmişti; her dersin bir sonsuzluk gibi hissettirdiği geçmiş hayatından çok uzaktı.
Satou Shinichi ile yenen öğle yemeğinden sonra, öğleden sonraki dersler başlamadan önce kestirmek için onunla birlikte sınıfa dönmüştü. Ders çalışmak bir öğrencinin ana işi olduğundan, Satou Shinichi birlikte başka bir şey yapmak için başının etini yememişti. Gerçi, daha sonra iletişim bilgilerini takas etmeyi istediğinde, o kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse iki kelimeyi bir araya getirememişti.
[Ne yapıyorsun?]
Yatağın kenarından telefonuna uzandı ve gelişigüzel bir selamlama yazdı. Ne derseniz deyin, Su Jun gerçek hayatta erkek arkadaşıyla uğraşırken ürkek ve temkinli olabilirdi ama aralarına bir ekran koyduğunuzda, hesaba katılması gereken bir güçtü. Eğer flört ederek onu yüzü kızaran, kekeleyen bir karmaşaya çeviremezse bunu bir başarısızlık sayardı.
Eğer şu anki kişiliğinin kısıtlamaları olmasaydı, Su Jun o siyah kurukafa avatarını çoktan sevimli, pembe, kız işi bir taneyle değiştirmiş, her mesajını kalp emojileriyle donatmış olurdu.
*İnternette kız taklidi yapmaya gelince, Su Jun bir uzmandı (lol).* Bütün o çevrimiçi oyunlarda tek yapmanız gereken bir kadın karakter seçmek, sevimli bir avatar koymak ve cümlelerinizi “Onii-chan~“ ve bolca kalpli tildelerle süslemekti; böylece seviyenizi yükseltmek ve sizi ekipmana boğmak için sırada bekleyen bir sürü erkek bulurdunuz.
Beş parasız, beceriksiz ama umutsuzca bağımlı emektar bir oyuncu olarak Su Jun, biraz daha iyi bir oyun deneyimi elde etmek için ancak böyle garip yöntemlere başvurabilirdi. Tek dezavantajı, bu kadar çok “kocayı“ idare etmenin bazen biraz kaotik olabilmesiydi.
Ama dürüst olmak gerekirse, ne kadar flört ederse etsin, bu sadece bir oyundu. Hepsi kendi deneyimini daha rahat hale getirmek içindi; oyun karakterinin sanal cazibesinden biraz satmakta hiç sorun yoktu.
Ve bu zihniyeti asla gerçek dünyaya taşımazdı. Sonuçta, bir erkek olarak, başka bir erkeğe aşık olmasının imkanı yoktu!
...
Bu arada, bilinmeyen bir yeraltı eğitim tesisinde.
Bir futbol sahası büyüklüğündeki mühürlü bir alanda, sayısız yıldırım arkı düzensizce dans ediyor, ağır alaşım duvarlara çarpıp diğer tarafa sekiyordu.
Bir sonraki saniyede, sanki bir emre itaat ediyormuşçasına, tüm yıldırım arkları keskin elektrik oklarına dönüştü ve sahanın ortasında duran adama doğru fırladı.
Ona adam demek hafif kalırdı; “dev“ demek daha doğru olurdu. Boyu neredeyse iki metreydi; patlayacak kadar gergin devasa kasları, üzerine tam oturan savaş kıyafetinin altında daha da korkutucu görünüyordu ve bir güç ve otorite aurası yayıyordu.
Parlak sarı saçları yerçekimine meydan okuyor, sanki görünmez bir akım tarafından tutuluyormuş gibi tavana doğru dikiliyordu. Masmavi gözleri, üzerine hücum eden gök gürültüsü okyanusuna tepeden bakan aç bir kaplan gibi soluk bir ışıkla parlıyordu.
Eğer Su Jun burada olsaydı, onu anında tanırdı. Sahanın ortasındaki sarışın dev, Kahraman dünyasının yükselen yıldızı, eski “Barış Sembolü“ Hamano Tsukasa’nın son öğrencisi—güçlü fiziksel güçlendirme tipi Kahraman, 【Takemikazuchi】’den başkası değildi.
Adını Japon savaş tanrısından almıştı ve dövüş tarzı—tüm teknikleri saf, ezici bir güçle kırmak—ile muazzam savaş gücü, hala biraz yontulmamış olsa da, kesinlikle bu unvana layıktı.
Duruşunu hafifçe alçattı, tüm vücudu gerildi. Sol ayağıyla bir adım öne çıktı ve özel alaşımdan yapılmış zemin bile kan donduran bir gıcırtı çıkardı. Havada bir şok dalgası patladı ve bir sonraki saniyede, Takemikazuchi’nin figürü sayısız yıldırım çakmasının arkasında belirmişti bile.
Sırf hız ve fiziksel güçle, yıldırım yılanlarının kuşatmasını gerçekten yarmıştı!
Ancak elektrik arkları, sanki kendi iradeleri varmış gibi geri döndü ve daha da büyük bir hızla Takemikazuchi’nin figürünü kovaladı. Her biri bir parmak kalınlığındaki sayısız şimşek, öndekileri takip ederek bir kez daha onun konumuna doğru fırladı.
Sol ayağıyla öne çıktı, gözlerindeki mavi ışık zirveye ulaştı. Dümdüz ileriye doğru ağır, güçlü bir yumruk savurdu; yumruğun gücü sanki etrafındaki havayı emiyor gibiydi.
Ama yıldırım, sanki hamlesini önceden sezmiş gibi, yumruk daha inmeden dağıldı, ölümcül darbeden kaçındı ve bir yay çizerek onu kuşatmaya devam etti.
Başarısız saldırıdan yılmayan Takemikazuchi, üzerine gelen yıldırım arklarını her iki yumruğuyla kafa kafaya karşıladı. Yumruklar, bacaklar, dizler, dirsekler—vücudunun her parçası ölümcül bir silaha dönüştü; her darbe bir yıldırım arkını parçalayabilecek korkunç bir güç taşıyordu.
Ayak hareketleri çevikti. Küçük bir alanda hareket etmesine rağmen, kör noktalarından gelen yıldırımlardan mümkün olan en küçük hareketle kaçmak için her adımı mükemmel bir şekilde zamanlanmıştı.
Yumrukların yıldırım enerjisiyle çarpışma sesi ve elektriğin çatırtısı eğitim odasını doldurdu. Takemikazuchi tamamen yıldırımlarla çevriliydi, yine de her saldırısı, sanki bir bıçağın ucunda dans ediyormuşçasına yıldırım yılanlarının saldırısını mükemmel bir şekilde etkisiz hale getirmeyi başarıyordu.
Ama sonra, nedense, Takemikazuchi aniden dondu. Sürekli saldırıları anında kesildi. Yıldırım bu fırsatı kaçırmadı. Bir yıldırım yılanı savunmasını yardı ve göğsünün tam ortasına çarptı.
Elektriğin kendine has uyuşturucu hissi hareketlerini anında yavaşlattı. Bir sonraki anda, bir yıldırım saldırısı seli üzerine hücum etti.
GÜM—
Duvardan büyük bir patlama sesi yankılandı. Toz yatışırken, insan şeklinde bir delik ortaya çıktı. Aralıksız yıldırım yılanı salvosu, Takemikazuchi’yi alaşım duvara çivilemişti.
“Şey, ihtiyar, beni gerçekten öldürmeye çalışmıyorsun, değil mi?“
Enkazın arasından kalın bir kol uzandı, kendini yukarı çekmek için parçalanmış duvara tutundu. Vücudunu saran acı ve uyuşukluk yüzünü buruşturmasına neden olurken, önündeki boşluğa sordu.
“Savaşta dikkatin dağılması ölümcüldür. Ne düşündüğünü bilmiyorum sanma.“
Yıldırım arkları birleşerek sonunda bastonlu, beyaz sakallı yaşlı bir adam oluşturdu. Ortaya çıktığı an, yerdeki Takemikazuchi’ye ters ters baktı.
“Ah, telefonumu kapatmayı unutmuşum.“
Takemikazuchi garip bir şekilde kafasını kaşıdı, sert erkek yüzünde çocuksu, mahcup bir ifade belirdi.
“Tch, çık dışarı, çık dışarı! On dakika mola ver, sonra buraya dön!!“
Kıymetli öğrencisinin ifadesine bakan Hamano Tsukasa ne yapacağını bilemedi. Başını yana çevirdi ve havladı.
“Emredersiniz Efendim!!!“
Sesinin yankısı bile ulaşmadan, bir figür çoktan yanından geçip gitmişti. Hiç yaralanmış gibi görünmüyordu, bu da yaşlı adam Hamano Tsukasa’yı daha da kızdırdı ve bastonunu tekrar yere vurmaya başladı.
Ancak çoktan mola odasına ulaşmış olan Takemikazuchi’nin, öğretmeninin ne kadar kızdığını dert edecek vakti yoktu. Olabilecek en kötü şey, eğitim zorluğunun iki katına çıkarılmasıydı.
Büyük elleri, avcundaki telefonu bir oyuncak gibi gösteriyordu. Aceleyle ekran kilidini açtı ve en üstteki, kalple işaretlenmiş bir avatardan gönderilen mesaja dokundu.
[Ne yapıyorsun?]
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.