Yukarı Çık




175   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   177 

           


176.Bölüm: 33.Kısım – Yeniden Okumak (7)
-------------------------------------------------------------------------

Başımı salladım ve konuştum.

   “Yine de onu öldürme.”

   “…Onu yenmek zorundayız. Bu kadının işbirliği yapmaya hiç niyeti yok.”

Kana bulanmış anneme baktım. Kendi kanı mıydı, başkalarının mı bilmiyordum. Ancak sınırına dayandığı belliydi. Olasılığı bir şekilde dengeleyerek savaşmıştı fakat fiziksel gücü tükenmiş olmalıydı. Bu kaçınılmazdı.

O yalnızdı ve burada Yoo Joonghyuk vardı.

Barış Diyarı’ndakinden tamamen farklı bir boyuta ulaşmış, aşkın olmuş bir Yoo Joonghyuk. Ne kadar büyük bir hikâye olursa olsun, sadece bir ‘gölge’ ile aşkına karşı durmak mümkün değildi.

Bedenin bir parçası inmedikçe aşkını aşmak kolay değildi—ancak annemin buna yetecek olasılığı kalmamıştı.

   [Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı, yutkunuyor.]

   [Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri, seçimine dikkat kesildi.]

   [Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası, iğrenç eylemlerini gözlemliyor.]

Ekip üyelerimi geride bırakıp anneme doğru yürüdüm.

   “Artık dur.”

   [Dördüncü Duvar hafifçe titriyor.]

   “Neden beni durduruyorsun?”

Annemin yüzü iyi görünmüyordu; takımyıldızının gölgesi yüzünden zaten zar zor seçilebiliyordu. Yalnızca gözleriyle ağzı güçlükle görünüyordu. Aşılabilecek bir mesafeydi ancak ona asla ulaşamıyordum. Hapisteyken de böyleydi, şimdi de. Bu, aramızdaki mesafe olmuştu.

   “Konuşsam… dinlemezsin…” dedi.

Bu insan neden bu kadar ileri gidiyordu? Kanlar içindeyken bile neden hâlâ bunu yapıyordu?

Yoldaşlarım beni izliyordu. Bunlar, doğru seçimi yapmamı isteyen bakışlardı. İç çekip ağzımı açtım.

   “Bir kez. Sadece bir kez dinleyeceğim. O yüzden anlat.”

Kendi ağzımdan çıkan sözlere ben bile şaşırmıştım.

   “Hikâyeyi düzgünce anlat.”

Bunu söyleyebileceğimi bilmiyordum. Samimi olup olmadığımı bile bilmeden bu sözleri güçlükle dile getirdim.

Annemin gözleri titredi.

   “Bu şekilde daha ne kadar kalabileceksin? İçine atma ve söyle. Neden beni engelliyorsun? Anne, neden buraya kadar geldin? Herhangi bir şey söyle, ne olursa olsun!”

   “Söylersem…”

Ağlayacakmış gibi görünen gözlerini gördüğüm anda, şimdiye kadarki tüm hikâyelerin birbirine bağlandığını fark ettim.

Onun çocuğuydum. Bu yüzden biliyordum. Beni engellemesinin sebebi, o kitabı yazmasının sebebiyle bağlantılıydı.

Canım yanacaktı. Kırılacaktım. Önceki hayatım yıkılabilirdi.

   “Anlat bana.”

Bunu uzun zamandır düşünüyordum. Muhtemelen çoktan tahmin ettiğim bir hikâyeydi.

Takımyıldızlarının verdiği onca ipucundan sonra bilmemek tuhaf olurdu.

Yine de annemin ağzından duymak istedim.
Hayatımı tamamen değiştirebilirdi ancak yine de duvar tekrar sarsılsa bile dinlemek zorundaydım. Çünkü bu benim hikâyemdi. Bazı hikâyeler, bir sayfa eksik kalırsa asla anlaşılamazdı.

Ardından annemin dudakları aralandı. Ancak bu lanet senaryoda, bu yalnızca anne ve oğlunu ilgilendiren bir hikâye değildi.

   [Nebula <Vedalar>, kaderine bakıyor.]

   [Nebula <Olimpos>, kaderine bakıyor.]

   [Nebula <Papirüs>, kaderine bakıyor.]

Bizim için yeni bir dramaya izin yoktu.

Nebulaların mesajları belirdi ve hava yoğun kıvılcımlarla doldu. Annem iki eliyle başını kavradı ve çığlık atmaya başladı.

Bağırarak ona doğru koştum. Uzatmış olduğum elim anneme ulaşmak üzereyken, Kurucunun Annesi’nin gölgesi beni yakaladı.

   [Takımyıldızı Kim Dokja. Buradan… geçemezsin.]

Sekiz Boncuklu Çan’da bir çatlak oluştu ve kara, çamurlu dalgalar dışarı taştı. Gökyüzü yırtılıyormuş gibi korkunç bir ses yükseldi ve havada bir girdap belirdi. Girdabın merkezinde bir portal açılıyordu.

[Büyük Boşluk]

Aşırı olasılık, her şeyi yok edecek bir varlığı çağırmıştı.

   “Kimse bakmasın! Gözlerinizi kapatın!”

Boşluktan uzanan dokunaçları gördüğüm anda bağırdım. Yoo Joonghyuk gibi aşkın biri belki dayanabilirdi ancak sıradan enkarnasyonlar sadece görmekle bile çökerdi.

   “…Bir dış tanrı.”

Yoo Joonghyuk’un yüzü sertleşti. Büyük Boşluk’tan çıkan dokunaçları gördüğümüzde artık emindik.
Bu bir dış tanrıydı. Kurucunun Annesi’nin fedakârlığıyla çağrılmış bir tanrı.

Gökyüzündeki yarıktan yıldırımlar düşerken, çarpıtılmış zaman ve mekân acıyla çığlık atıyordu.

Barış Diyarı’nda o adam çağrıldığındaki duruma benziyordu ama aynı değildi. Bu kez çağrılan, bir dış tanrının gerçek bedeniydi.

Bu ölçeğe bakılırsa en azından gerçek bedeninin üçte biri çağrılacaktı. Bir tanrının gerçek bedeni… Gölgeyle onunla kıyaslanamazdı bile.

   “Yoo Joonghyuk! Şimdi durdurmazsak—”

   “Artık çok geç. Durdurabileceğim bir seviyede değil.”

Sadece gökyüzüne bakmak bile bedenimi titretiyordu. Takımyıldızı statüsü sayesinde onu görebiliyordum.

   [Dördüncü Duvar güçlü bir şekilde etkinleşti!]

Dördüncü Duvar sayesinde titremem biraz yatıştı ama korku değişmedi. O Büyük Boşluk’un ötesindeki varlık, şimdiki Yoo Joonghyuk’la benim gücümüz birleşse bile yenilemeyeceğimiz bir şeydi.

Bu çaresizliğin ortasında bir şeyi fark ettim. Bu artık enkarnasyonların savaşı değildi.

   “Kuaaaaah!”

Tarihsel sınıf takımyıldızlarına sahip bazı enkarnasyonlar, o varlığı gördükleri anda kan kusarak öldüler. Yoo Joonghyuk’la birlikte ekip üyelerini koruyup geri çekildik. Yoo Joonghyuk’un gözleri gitgide kararıyordu.

Direnir gibi konuştum.

   “Merak etme. Böyle biri inerse takımyıldızları sessiz kalmaz.”

Takımyıldızı ziyafetinde gösterildiği gibi, takımyıldızlarıyla dış tanrıların arası iyi değildi. Bir tanrı indiğinde başka takımyıldızlarının müdahale etmemesi düşünülemezdi.

Büyük Bilge, Cennetim Dengi; Uriel ve biraz güvenilir kara alev ejderhası…

Ancak tanrının gerçek bedeni geçerken hiçbir takımyıldızı tepki göstermedi.

Yoo Joonghyuk dişlerini sıkarak konuştu.

   “...Nasıl bu kadar kayıtsız olabiliyorlar, anlamıyorum.”

Benim için de kafa karıştırıcıydı. Bu bir dış tanrının inişiydi. Neden kimse yardıma gelmiyordu?

   [Bazı takımyıldızları dış tanrının gelişiyle afalladı!]

   [Birçok takımyıldızı bazı nebulaların zulmünden şikâyetçi.]

Ne?

   [Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri, <Papirüs> nebulasına düşmanlık gösteriyor.]

   [Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası, <Vedalar> nebulasına dişlerini gösteriyor.]

   [Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı, <Olimpos> nebulasının vahşi eylemlerine öfke duyuyor!]

O an fark ettim. Anlıyorum… Şu lanet durum.

   [Kore Yarımadası’ndaki tüm takımyıldızları hangi nebulayı seçeceğini merak ediyor.]

Her şey benim yüzümden oluyordu. Mesajlar birbiri ardına belirdi.

   [Birçok nebula kendi hikâyelerini miras almanı istiyor.]

   [Bir hikâye miras alırsan varlığın zorla o nebulaya bağlanacaktır…]

   .

   .

   [Nebula <Olimpos>, Yıldırım Karnavalı’nı miras almanı istiyor.]

   [Nebula <Vedalar>, Gök Gürültüsü Rehberi’ni miras almanı istiyor.]

   [Nebula <Papirüs>, Tayfun Kurdun Efendisi’ni miras almanı istiyor.]

   .

   .

   [Nebulalar sana son bir seçim sunuyor.]

   [Kore Yarımadası’ndaki tüm takımyıldızları seçimini izliyor.]

Güldüm. İşte bu yüzden takımyıldızlarından hoşlanmıyordum.

Yıldırım Karnavalı.

Gök Gürültüsü Rehberi.

Tayfun Kurdun Efendisi.

Hepsi kendi akrabalarını öldürmüş takımyıldızlarının hikâyeleriydi.

Aynı zamanda her nebula güçlü bir hikâyeye sahipti. Belki de onların hikâyesini devralırsam dış tanrıyı püskürtebilirdim. Ama o zaman annem burada ölecekti.

Yoo Joonghyuk beni izliyordu. Gözleri ne yapacağımı soruyordu.

Ona dedim ki:

   “...Yoo Joonghyuk. Kurduğumuz nebulayı hatırlıyor musun? Kim Dokja Şirketi’ni.”

Bu yalnızca annemi kurtarmak için değildi. Bir nebulaya ait olursam her şey biterdi.

Onlarla yaptığım o adaletsiz sözleşmeyi asla aşamaz, hikâyenin sonuna ulaşamazdım.

   “...Hâlâ o ismi kullanmak istiyorsun.”

Yoo Joonghyuk kaşlarını çattı, yanıma yaklaşıp kılıcını çekti.

   “Nebulanın adını ben seçeceğim.”

Yoo Joonghyuk’un şaka yaptığını düşünerek gülümsedim.

Yanımda aşkınlığın enerjisi hissediliyordu. Ölçeğimi çoktan aşmış birinin varlığına rağmen tuhaf bir şekilde içimi rahatlatıcıydı.

Belki de senaryo başladığından beri ilk kez aynı ufukta duruyormuşuz gibi hissettiğim içindi.

Gece göğündeki yıldızlara doğru ilan ettim.

   “Kaderinize boyun eğmeyeceğim.”

Sessiz bakışlara kılıcımı doğrulttum.

   “Hikâyemi ben belirleyeceğim.”

Ardından bir yerlerden bir kahkaha duydum. O kahkahayla birlikte, Kahkaha sesiyle birlikte, evrenden bu önemsiz solucanlarla alay ediyormuş gibi bir fısıltı duydum.

   –Zavallı takımyıldızı.

   –Babanı kendi elleriyle öldüren sen.

   –Anneni yok edecek olan sen.

   –Değer verdiğin her şeyin çöküşünü izleyecek olan sen.

Dış tanrıya baktım. İnişini tamamlarsa Kara Kale’nin ikinci katı tamamen silinecekti. Bu, Barış Diyarı’ndakinden farklıydı. Burada bir kriz çıkarsa kaçacak bir yer yoktu. Yine de…

İçimde, ‘kader’ kelimesinden en az benim kadar bıkmış bir takımyıldızı vardı.

   [Aradan birkaç yüz yıl geçse de hiçbir şey değişmemiş. Lanet olası orospu çocukları.]

Cheok Jungyeong’un içimdeki varlığı serbest kalmaya başladı. Öte bir dünyadan gelen o tanrıyla başa çıkıp çıkamayacağını bilmiyordum. Yine de ona inanmaktan başka seçeneğim yoktu.

Cheok Jungyeong, öte bir dünyadan gelen tanrı tarafından yarı yarıya yutulmuş Kurucunun Annesi’ne haykırdı.

   [Kurucunun Annesi! Dış tanrıyla neden anlaşma yaptın?]

Öfkeyle dolu, derin ve yankılı bir sesti.

   [<Hongik> ne zamandan beri bu kadar ucuz oldu?]

Şaşırtıcı biçimde Kurucunun Annesi cevap verdi.

   [Dış tanrıyla… anlaşma yapmadım.]

   [O hâlde bu durum da ne?]

   [Üzgünüm. Başka… bir yol yoktu. Kore Yarımadası’nın… senaryolarını korumak için. Bu enkarnasyonun… burada olması gerekiyor. O adam Kore Yarımadası’na dönmemeli. Aksi takdirde diğer nebulalar…]

   [Nebulalarla anlaşma mı yaptın?]

Cheok Jungyeong haykırdı.

   [Hâlâ o küçük toprak parçasına o kadar takıntılı mısın ki, şimdi de torunlarına ihanet ediyorsun?]

   [Bilmiyorsun. Sen…]

   [Ne oluyor lan? Yaratıcı tanrı nerede? Böyle bir şey olurken neden ortada yok?]

   [Yaratıcı tanrı…]

Ancak Kurucunun Annesi’nin sözleri tamamlanmadı. Ardından Cheok Jungyeong’un göğe baktığını hissettim.

   [Yoksa…?]

Gece göğü cevap vermeden önce dolaylı bir mesaj gönderdi.

   [Nebulalar, Goryeo’nun İlk Kılıcı’na yardım eden herkesin gelecekte düşmanları sayılacağını ilan ediyor.]

Sihirli bir şekilde, gece göğündeki dolaylı mesajlar duruldu.

Büyük Bilge, Cennetin Dengi’nin ve Uriel’in seslerini duydum ancak kendi çıkarları ya da özel sebepleri yüzünden müdahale edemiyor gibiydiler.

Cheok Jungyeong gözlerim aracılığıyla gece göğüne baktı. Sessizliğin içinde patlamaya hazır duyguları hissedebiliyordum.

Cheok Jungyeong’un öfkesi ve hüznü. Kederi… ve… kararı.

   [Gurur duyabilirsin.]

Cheok Jungyeong bana seslendi.

   [Bu sikik dünyanın en tepesinde duranlar senden korkuyor.]

   “…Öleceksem gururun ne değeri var?”

   [Ölmeyeceksin.]

Bunlar yalnızca sıradan sözlerdi ancak bu sözler bir takımyıldızı tarafından söylenmişti.

Kaderin karşısına bir şamandıra koyar gibi, Cheok Jungyeong’un inşa ettiği tüm hikâyeler varlığıma kök saldı.

   [Ölmene izin vermeyeceğim.]

+



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

175   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   177