Damian her iki eline de iki büyük sandık aldı, ahşap sanki amacına hizmet etmek için can atıyormuşçasına avuçlarının içinde çöktü. Mana bacaklarına akın etti, Kaslar’ı, Kemikler’i ve Kan’ı serbest bırakılmak için çığlık atan güçle doldurdu ve ayaklarının altındaki taşı çatlatan bir kuvvetle dağdan atladı.
Normal bir Kultivasyon’un izin verebileceği her şeye meydan okuyan, son derece yüksek bir sıçrayışla havalandı, vücudu fırlatılmış bir mızrak gibi yukarı ve dışa doğru bir yay çizdi, yer altından uzaklaşırken, rüzgar yüzünden geçip, gitti.
Bir İlkel Canavar gibi görünüyordu.
Var olmaması gereken bir şey gibi görünüyordu, efsanevi bir Yaratık Et’e Kemiğ’e bürünmüş ve korkunç bir amaçla donatılmıştı!
Tek bir sıçrayışıyla, çok aşağıdaki kabilenin üzerinden kavis çizdi. Birkaç dakika önce savunma duvarlarında çalışan kabile üyelerinin gözleri, gökyüzünde kavis çizen figürü görünce hayrete düştü.
Durdular.
Bakakaldılar.
Tokoloshe’nin uçmasını izlediler!
Bunu gören Büyükanne Essun bile ağzını açık bırakmıştı, birkaç saat önce ağlarken kucağında tuttuğu genç adamın imkansız yörüngesini takip ederken, budaklı sopası havada donakalmıştı. Birkaç saat önce kederinden yıkılmış, kaybolmuş gibi görünen aynı genç adam, şimdi intikamın insan şekline bürünmüş hâli gibi havada süzülüyordu.
“Atalar’umız bizi korusun...“
Konuştuğunun farkında olmadan bu sözleri fısıldadı.
Damian’ın vücudu, kabile sınırının hemen dışındaki taşların üzerine çarptı ve bu çarpma, asırlardır ayakta duran kayalarda örümcek ağı gibi çatlaklar oluşturdu. Bacakları, Mana ile güçlendirilmiş Kas ve Kemikler’le bu darbeyi Emdi; Büküldü ama kırılmadı.
Yere indiği anda, bir kez daha zıpladı.
Kaçan Savaşçı’ya doğru atladı, gözleri, kalbindeki Yazıt’ın ona verdiği Mana algısı sayesinde koşan Kemik Sertleştirici Kadın’ı takip ediyordu. Kadın hızlıydı, normal bir İkinci Çember Uygulayıcısı’ndan daha hızlıydı.
Ama yeterince hızlı değildi.
Damian, havadayken, ikinci muazzam sıçrayışının zirvesinde, kolunu geri çekti ve taşıdığı gövdelerden birini, vücudunun üretebileceği tüm güçle Leydi Morgana’nın yönüne doğru fırlattı.
...!
BOOM!
Kütük havada çığlık attı, Mavi-Beyaz bir Mana ile sertleştirilmiş ahşap çizgisi, kalp atışları kadar kısa bir sürede aralarındaki Mesafe’yi kapattı.
Uzaklarda, şok ve dehşet içindeki Morgana, kendine özgü gücüyle bir şey hissetti, Bilinçli Düşünce’nin Ötesi’nde bir aciliyetle yılan gibi algısı boyunca çığlık atan bir uyarı idi bu. Zihni olan biteni işleyemeden vücudu tepki verdi ve saf hayatta kalma içgüdüsünden doğan çaresiz bir hızla sağa döndü.
Kalın kütük onu geçti ve sol kolunu sıyırdı.
Sıyırdı.
Böylesine yıkıcı bir temas için ne kadar küçük bir kelime.
Mana ile sertleştirilmiş ağaç, kolunu kıl payı kaçırması gereken bir açıyla yakaladı, ancak o merminin içerdiği güç, açılar veya kıl payı kaçırmalar umrunda değildi. Et’i anında yırtıldı, Deri’si ve Kaslar’ı bıçakla kesilmiş ıslak bir bez gibi ayrıldı. Ön kolu ve dirseğinin Kemikler’i parçalandı, Vassal Kabileleri’nin sağlayabileceği en iyi ilaçlarla bile asla düzgün bir şekilde iyileşemeyecek parçalara ayrıldı.
Kütük onu geçip, önündeki yere çarptı ve çarpma anında, kıl payı kaçırmanın tüketmediği tüm depolanmış gücü serbest bıraktı. Mana patlaması ve parçalanan odun, Morgana’nın zaten hasar görmüş vücudunu yakalayan ve onu fırtınada yakalanan bir yaprak gibi ters yönde fırlatan bir şok dalgası yarattı.
Havada uçarken, acı içinde bağırdı, ancak yakındaki taşlara çarptığında çığlığı kesildi. Çarpmanın şiddetiyle ciğerlerindeki hava boşaldı ve yıllarca süren eğitimle sertleşmiş kaburgaları kırıldı.
Dünya dönmeyi bıraktığında, yılan gibi gözlerini bilincini kaplayan kırmızı acı sisinden başka bir şeye odaklayabildiğinde, koluna baktı.
Kol yok olmuştu.
Temiz bir şekilde kesilmemişti, yırtılmıştı, eti dirseğinin civarında pürüzlü şeritler halinde sona eriyordu, kemik görünüyor ve parçalanmıştı, vücudu Mana ile güçlendirilmiş iyileştirme yoluyla kapatmaya çabaladığı damarlardan kan fışkırıyordu, ancak bu iyileştirme hasara yetişemiyordu.
Ve gövdesi ve kalan koluna saplanmış şarapnel parçalarını hissedebiliyordu.
Mana tarafından sertleştirilmiş tahta parçaları, kütüğün patlamasıyla vücuduna saplanmıştı; İğne büyüklüğünden parmak büyüklüğüne kadar onlarca parça, Kaslar’a ve Organlar’a gömülmüştü.
Hareket etmesi gerekiyordu!
Koşması gerekiyordu!
Kalan tek koluyla kendi kanıyla kayganlaşmış taşa baskı uygulayarak, kendini zorla kaldırmaya başladı. Şok ve kan kaybından titreyen bacaklarına, zar zor alabildikleri komutları yerine getirmeleri için emir vermeye çalışıyordu.
Hareket edebilseydi, kendisini avlayan canavardan uzaklaşabilseydi, belki hayatta kalabilirdi...
BOOM!
Sanki efsaneler diyarından inmiş minik bir İlkel Canavar gibi, korkunç bir genç adamın silueti, onun yattığı yerden birkaç metre ötedeki taşlara çarptı.
Çarpmanın etkisiyle altında bir krater oluştu, iniş noktasından dev bir örümceğin ağı gibi çatlaklar yayıldı. Toz ve enkaz havaya uçtu, sonra içsel güçle parıldayan bir şeklin etrafına çöktü.
Kalın Mana nehirleri, canlı Varoluşlar gibi vücudunu sardı, Mavi Enerji Dallar’ı derisi üzerinde akıp, etrafındaki Hava’yı çatırdatarak geçti. Elinde son bir kütük taşıyordu, Mana Lifler’ine akarken, dokunduğu anda odun sertleşmeye başlamıştı.
Gözleri, fırtına kopmadan önceki gökyüzünün rengi, ışığın dibine ulaşamadığı kadar derin suda oluşan buzun rengi gibi derin bir mavi tonunda parlıyordu.
Leydi Morgana’ya bakarken, nefes verdiğinde, ağzından Mana dalları, kontrol edilemeyecek kadar sıcak yanan bir ateşten çıkan duman gibi sızıyordu. O anda tamamen asil görünüyordu, Bağlanmamış Topraklar’ının vahşi doğasında değil, Tahtlar’da olması gereken bir Varoluş gibi.
Ve tamamen korkutucu!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.