Ve yaklaşan Canavar ordusunun önünde duran Damian, daha da fazla Kan Nehri akıtmaya devam etti.
Kemik İliğ’i, doğal olanın Ötesi’nde bir üretimle çalkalanıyor, Damarlar’ını boşalttığı kadar hızlı bir şekilde dolduruyordu. Kaybettiği Kan’ı yeniledi, sonra daha fazlasını kaybetti, sonra daha fazlasını yeniledi, bu döngü her geçen kalp atışıyla hızlanıyordu.
Etrafı gittikçe, Kırmızılaşıyordu.
Ayaklarının altındaki taş, onun özüyle doygun hâle geldi.
Topraklar, onun sunduklarını dipsiz bir susuzlukla içti.
Ve birkaç saniye bile geçmeden...
“SEBAT ET.“
İlkel Dil’inin Harf’ini tekrar homurdandı ve bu sefer sesi, havayı titreten bir güç taşıyordu!
BOOM!
Mavi-Altın Alevler, önceki patlamayı gölgede bırakacak bir şiddetle vücudundan dışarı doğru patladı. Kanla ıslanmış taşların üzerine yayıldılar, sızdığı her yerde Öz’ünü Ateşlediler ve her yöne doğru Genişleyen Kutsal bir Ateş Çember’i oluşturdular.
Ve etrafına Kıpkırmızı Kan Denizler’i fışkırdı!
Artık Nehirler değil.
Denizler.
Yıldız Mavisi’yle yanan Kırmızı Sel, onun iradesiyle açık tuttuğu yaralardan dökülerek, durdurulamaz bir selin gücüyle Taş Toprakları’na yayıldı. Kan, ulaşabildiği her şeyi kapladı, dokunduğu her şeye battı, onu her kalp atışında büyüyen bir Alan’a bağladı.
Manzara şaşırtıcıydı.
Ona doğru hücum eden en yakın Canavarlar bile, bir dakika önce gözlerinde sadece akılsız bir öfke olan Yaratıklar, o Alevler’in içinde korkunç bir şey hissettiler.
Durmaya başladılar.
Hücumları durakladı.
Taş Diyarlar’ında nesiller boyu hayatta kalmak için geliştirilmiş içgüdüleri, onlara yaklaşılmaması gereken bir şeye yaklaştıklarını haykırıyordu. Normal avcı ve av kategorilerini Aşan bir şey. Gerçeklik’ten çok Efsaneler’e ait bir şey.
Damian, korkunç bir Ata’dan Kalma Yaratık gibi görünüyordu.
Genişleyen bir Kan ve Alev Çember’inin ortasında duruyordu, vücudu onu yakmayan Mavi-Altın rengi bir Ateş’le sarılmıştı, yaraları onu öldürmeyen Kırmızı Kan akıtıyordu. Gözleri Alevler’le aynı parlaklıkta yanıyordu, Koyu Mavi İrisler’i, ona doğrudan bakmayı acı verici hâle getiren çıtırdayan Mana dallarıyla çevriliydi.
Kan’ını akıtıyordu.
Ve hiç olmadığı kadar canlıydı.
Sonunda durduğunda ve Alevler söndüğünde, vücudu hiç olmadığı kadar heybetli görünüyordu.
İçinde kükreyen Mana, eskisinden daha güçlü ve Yoğunlaşmıştı, Rezervler’i onları kullanarak, Genişlemişti. Deri’si, sanki etrafında yanan Ateş’in bir kısmını Emmiş gibi, Mavi Enerji’nin ilkel parlaklığıyla ışıldıyordu.
Ve çevresinde, Bir Mil Çap’ından fazla bir Alan’da...
Taş Topraklar, Yıldız Mavi’si kıvılcımlarla parıldayan Kırmızı’ya boyanmıştı.
Bütün bir Bölge dönüşmüştü.
Bütün bir Bölge ele geçirilmişti.
Kan’ı her yöne taşları ıslatmış, onu Mor Taş Kabilesi’nin duvarlarını kat kat Aşan bir Alan’a bağlamıştı. Her santimini hissedebiliyordu. Her çatlağı. Her yarığı. Onun sunduklarını Emmiş olan her bir Taş Tanesi’ni.
Artık hepsi onun bir parçasıydı. Artık hepsi resmen onun Şahdamarı’ydı.
Soğuk bir bakışla, önünde şaşkınlık içinde donmuş olan Canavar dalgasını izledi.
Ve bir düşünceyle...
HUUUUM!
Taşlar titremeye başladı.
Bir Ân sonra, hareket etmeye başladılar.
Sanki onun sözlerini dinliyorlarmış gibi. Sanki onun niyetine itaat ediyorlarmış gibi. Sanki topraklar O’ymuş gibi İradesi’ne yanıt veriyorlardı.
Ayaklarının altındaki Taşlar çalkalandı ve yükselmeye başladı.
Onu da beraberinde taşıyarak, yukarı doğru yükseldi, kayalar su gibi akarak, onun bulunduğu yerin altında birikti. Çevresindeki Taşlar da, Kan’ının kurduğu bağlantı tarafından çekilerek, fırtınanın kararttığı gökyüzüne doğru tırmanan büyüyen kütleye katıldı.
Bir dağ oluşuyor gibi görünüyordu.
Zirvesinde ise o vardı.
Etrafında, dönüşen Topraklar’da çatlaklar oluşmaya başladı. Çatlaklar Genişleyerek, Uçurumlar’a dönüştü, Taşlar onun tasarımı doğrultusunda birbirinden ayrıldı. Ve bu uçurumların içinde, onun yarattığı Kırmızı-Mavi Taşlar, ısırmak için bekleyen dişler gibi yukarı doğru sivrilen sivri mızraklar hâline geldi.
Ölümcül bir Savaş Alan’ı.
Bu çatlaklara düşen herkes veya her şey, onun Kan’ı ve Mana’sı ile sertleştirilmiş Taşlar’a saplanacaktı. Bu bölgeyi geçmeye çalışan Herkes veya Her Şey, onun İradesi’ne göre hareket eden, ihtiyaçlarına göre değişip, dönüşebilen engellerle karşılaşacaktı.
Ayakta durduğu Alan yükselmeye devam etti.
Küçük dağ büyüdü.
Doğal Kanunlar’ına aykırı bir Hız’la, Kan’ının kurduğu bağlantı sayesinde çevredeki Topraklar’dan çekilen taşlar onun altında birikiyordu. O yükseldikçe, arkasındaki kabile uzaklaşıyor, yüksekliğe çıktıkça, önündeki canavar dalgası daha belirgin hâle geliyordu.
Ta ki sonunda...
Yüksekliği, uzaktaki devasa Behemoth İlkel Canavarı’nın yüksekliğine ulaştı.
Ulusları yok edebilecek bir öfkeyle ona doğru koşan Inkanyamba, yaklaşmasını yavaşlattı. Damian’ın tüm vücudu kadar büyük, fırtına dolu gözleri, bu minik insanın sadece birkaç saniye içinde başardığı şeyi izledi.
Ve ilk kez, o Kâdim Derinlikler’de öfkeden başka bir şey parladı.
Şaşkınlık!
Ona doğru gelen canavar dalgası...
Durmuştu.
Tamamen.
Birkaç dakika önce var olmayan bir Dağ’ın tepesinde duran tek bir İnsan’a baktılar. Onu çevreleyen dönüşmüş Topraklar’a, bu Mesafe’den bile hissedebildikleri güçle titreyen Kırmızı-Mavi Taş’a baktılar. Sivri mızraklarla dolu çatlaklara, yoktan var olan ölümcül araziye baktılar.
Ve ilerlemediler.
Bir Ân sonra, yeni oluşmuş dağın zirvesine yakın bir yerde ikinci bir İnsan belirdi.
Serala, giderek, şiddetlenen rüzgarlara karşı çırpınan Beyaz-Mavi Kanatlar’ıyla geldi ve Damian’ın yanındaki taşın üzerine, bu Kaos’un bile azaltamadığı bir zarafetle indi. Kanat şeklindeki göz bebekleri genişlemişti, yüzündeki ifade aşağıdaki Canavarlar’ınkiyle aynı şaşkınlığı gösteriyordu.
Kutsal Taş’ın Kız’ı olarak hayatında pek çok şey görmüştü.
İmparatorlar’ın Dağlar’ı parçalayan güçlerle çarpıştıklarına tanık olmuştu.
Efendisinin, Daha Düşük Seviye’li Uygulayıcılar’ın imkansız dediği başarıları gerçekleştirdiğini izlemişti.
Ama bu...
En fazla İkinci Çember’de olması gereken genç bir adam, sırf İrade’si ve Kan’ıyla bir dağ yaratıyor, Taş Toprakları’nı kendi Güc’ünün bir uzantısı hâline getiriyordu...
Hayır, kendi uzantısı hâline getirmiyordu.
Bu, tamamen başka bir şeydi! Adını adlandıramadığı bir şeydi.
Bu sırada, artık kendi Varoluş’uyla bağlantılı olan etrafındaki Toprağ’ın Sonsuz Güc’ünü ve kontrolünü hisseden Damian, görkemli bir sesle haykırdı...
“NEDEN?!“
HUUUUM!
Genç adam, böyle bir kelimeyi haykırırken, bütün bir canavar ordusuyla karşı karşıya kalmıştı.
Ve şimdi, ona bir cevap vermek zorundaydılar.
Bu sırada...
BOOM!
Tüm canavarlar donakaldığında, Inkanyamba harekete geçti.
Behemoth İlkel Canavarlar’ı ileriye doğru fırladı, devasa Yılan gibi vücudu, büyüklüğüne yakışmayan bir Hız’la havayı yararak, ilerledi. Kanatları, kasırga rüzgarları oluşturacak kadar güçlü bir şekilde çırpındı, altındaki daha küçük canavarları dağıttı ve Damian’ın durduğu dağa doğru bir yol açtı.
Yaklaştıkça, çevredeki hava daha da değişti.
Onun peşinden gelen fırtına bulutları yoğunlaştı, Gri’den Siyah’a, Siyah’ın da Ötesi’ne koyulaştı. Bulutlar’ın içinde Yıldırımlar giderek, daha sık çakmaya başladı, Bulutlar arasında kıvrılan Yıldırımlar ara sıra yere çarparak, kraterler açan patlamalar yarattı. Sıcaklık düştü, hava soğudu ve şiddetli yağmur yağacağı belliydi.
Rüzgar Damian’ın dağı etrafında uluyor, giysilerini ve saçlarını yırtıyor, onu bulunduğu yerden devirmeye çalışıyordu. Gök gürültüsü sürekli yankılanıyordu, o kadar yüksek ve sürekliydi ki, artık bir ses olmaktan çıkıp, kulak zarlarına fiziksel bir baskı hâline gelmişti.
Ve Inkanyamba hâlâ yaklaşıyordu.
At benzeri kafası mesafe azaldıkça, büyüdü, özellikleri daha net hâle geldi. Eski yaralar pullarını işaretliyordu, bazıları açıkça insan silahlarıyla yapılmıştı. Gök Gürültüsü Bulutlar’ından oluşan yelesi, çoğu insan Uygarlığ’ının Varoluş’undan daha uzun süredir biriken öfkeyle çatırdadı.
Damian, kendi Kan’ıyla yıkanmış bir Dağ’ın tepesinde durmuş, yaklaşan devasa Behemoth İlkel Canavar’ın yukarısına bakıyordu. Koyu mavi gözleri, Inkanyamba’nın fırtına dolu bakışlarıyla karşılaşınca hiç çekinmedi. Vücudu, hâlâ mavi Mana kalıntıları ile çatırdayarak, onu eğmeye çalışan rüzgarlara rağmen dimdik duruyordu.
Yanında uçan tek kişi Kutsal Kız’dı, Beyaz-Mavi kanatları, daha zayıf uçanları gökyüzünde dağıtan rüzgarlara karşı mücadele ediyordu.
Inkanyamba, gölgesi tüm dağın üzerine düşecek kadar yaklaştığında, Varoluş’u Damian’ın ayaklarının altındaki taşı titretmeye başladığında...
Çenelerinden gürleyen Mana fışkırdı.
Ağzında toplanan güç görünürdü, etrafındaki havayı büküp, parıldatan bir Enerji Yoğunluğ’uydu bu. Ve bu Mana Anlam kazandı, Anlaşılabilir Kelimeler’e dönüştü, Damian’ın üzerinde durduğu dağın Temeller’ini sarsan bir ses hâline gelen Güç Dalgalar’ına dönüştü.
“NE DEMEK NEDEN?!“
Inkanyamba’nın sesi, dil verilen gök gürültüsü, anlam verilen şimşek gibiydi.
“SİZ İNSANLAR, SPOR İÇİN GENÇLERİMİZİ ÖLDÜRÜYORSUNUZ! AZ ÖNCE YAPTIĞINIZ GİBİ DAĞLARIMIZI BOMBALIYORSUNUZ! AMA BİZ AYNI ŞEYİ YAPAMAYIZ MI?!“
Devasa kafası yaklaşarak, Damian’ın Kabileler’den daha eski gözlerinde yanan öfkeyi görebileceği kadar yaklaştı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.