Yukarı Çık




4932   Önceki Bölüm 

           
Bölüm 4933: Bizimle Misin? II


Eon, BU Agora’nın bir tarafında Paradoks’a ve Noah’a bakarken, tamamen başka bir bölümünde başka bir şey oluyordu.


BU Akropol’ün başka bir bölgesinde.


BU Akropol, normal şartlar altında sadece Polemarkhoslar ve üstündekiler tarafından erişilebilen en yüksek bölgeydi. Gözlemlenebilir Varoluş’un Çatlağ’ı onun ufuk çizgisine hakimdi; İçinden artık Yozlaşma’nın döküldüğü o korkunç varoluş yarası. Ancak BU Akropol’ün, az önce savaşların yapıldığı ana avlunun ötesinde pek çok bölümü vardı. Ayrıca en önemli tartışmaların yapıldığı İlkel Arşiv ve Yargı Odası da oradaydı.


İlkel Arşiv’in içinde, korkunç bir şey sessizlik içinde gözler önüne seriliyordu.


Yapı’nın kendisi Sonsuz ve Kâdim’di. Mermer zeminler, çağlar boyunca Birikmiş bilgiyle dolu oyukları barındıran uzak duvarlara doğru uzanıyordu. Süzülen parşömenler Varoluş’ta tembel sarmallar çizerek, sürükleniyor; İçerikleri, bu Mekân’ı aydınlatan kaynaksız ışıkta bile onları görünür kılan bir Otorite’yle parlıyordu. Kitaplar, Alfabetik veya Kronolojik sıralamayı Aşan İlkeler tarafından düzenlenmiş bir şekilde, Yerçekimine meydan okuyan konfigürasyonlarda süzülüyordu.


Arşiv’in tam merkezinde, en değerli bilginin korunması gereken yerde, birden fazla Çatlak oluşmuştu. Onlar farklı yerlere çıkıyorlardı. Farklı İlkel Âlemler’e. Her zaman BU Agora’ya, Varoluş’unu çok az Varoluş’un bildiği yollarla bağlı olmuş Gözlemlenebilir Varoluş Bölgeler’ine.


Arşiv ürkütücü derecede sessizdi.


Çevrilen yaprakların sesi yoktu. Açılan parşömenlerin fısıltısı yoktu. Her harekette çınlaması gereken mermerde yankılanan ayak sesleri yoktu.


Ve yine de bu mekanda, aslında binlerce Varoluş mevcuttu.


Varoluş’un En Eski Paradoksu’nun yönlerinin takipçileri, Arşiv’i görünür Kapasitesi’ni Aşan Sayılar’da dolduruyordu. Glossarianlar düzenli sıralar halinde duruyor; BU İlk Dil’in gücüyle alev alev yanması gereken Dilsel Otoriteler’i soluk ve sessizdi. 


Paradoksçular onların yanında bekliyor; Çelişkili doğaları artık Bireysel seçimlerle değil, Birleşik bir amaçla kendilerini ifade ediyordu. Doğalar’ı gereği Organize edilmeleri imkansız olması gereken Kaositler, Kusursuz bir Düzen içinde duruyorlardı.


Kaos... Son derece düzenliydi.


Kendilerini Varoluş ve Anlam sorularına adamış olan Varoluşçular, artık hiç aramadıkları cevaplara sahiptiler.


Binlercesi vardı.


Ve yine de hiçbiri tek bir ses bile çıkarmadı.


Düzenli bir şekilde Arşiv’in merkezindeki Çatlaklar’a girip, gözden kayboldular. Teker teker. Sıra sıra. Kolektif bir karardan ziyade tekil bir İrade’den söz eden bir koordinasyonla hareket ederek. Kimse itişmedi. Kimse tereddüt etmedi. Onları diğer İlkel Âlemler’e taşıyacak portallardan geçerken, hiç kimse hiçbir şekilde Bireysellik ifade etmedi.


Üzerlerindeki Varoluş’ta Nyx, efendisinin sakinliğiyle eşleşen bir sakinlikle süzülüyordu.


BU Gizemli Eon’un Mürid’i, Kolektifler’inin yayılmaya başlamasını izledi. O da onlar gibi süreci, Bireysel Varoluş’undan çok daha eski bir şeye ait olan bir tatminle gözlemledi. Gözleri, Glossikos’un Eon’un bakışlarında gördüğü o aynı sakin saflığı barındırıyordu. Gülümsemesi, Strategos’a endişelerini unutturan o aynı sıcaklığı taşıyordu.


BU İlkel Yargı Agora’sı her zaman son aşamaydı.


Bir bağlantı noktası olduğu için diğer tüm İlkel Âlemler’e bağlanıyordu. Diğer Âlemler’e açılan Çatlaklar kusur değil, özellikti. Onlar BU Agora’nın amacını yerine getirmesine olanak tanıyan yollardı.


Ve bağlantı noktası kontrolleri altına girdiğinde, çok daha kolay yayılabileceklerdi.


Öyle de yaptılar. 


Varoluş Sonsuz’du ve dehşetlerle doluydu.


Varoluşlar izolasyon içinde acı çekiyor, hiçbir amacı olmayan Savaşlar veriyor, Çabalar’ından bağımsız olarak eninde sonunda onları talep edecek Entropi’ye karşı mücadele ediyorlardı. Daha iyi bir yol olduğunu anlamıyorlardı. Bireyselliğ’in yarattığı sorunları Birliğ’in çözebileceğini bilmiyorlardı.


Yol’u göstermek için bir Kolektif olarak hareket etmek zorundaydılar.


Yol’u biliyorlardı. Sadece diğerlerine gösterilmesi gerekiyordu. Onlara gösterildiğinde anlayacaklardı. Dışarıda sayısız sorun vardı ve onlar zaten bir çözüm bulmuşlardı.


Çözüm onlardı.


Anlamaları için diğerlerine sadece bunun gösterilmesi gerekecekti.


Neredeyse hiçbir sesin olmadığı ağır bir sessizlik içinde, BU İlkel Miselyum’un İradesi’ni barındıran binlerce Varoluş BU Agora’dan taşıp, diğer İlkel Âlemler’e yayılırken, bu korkunç ve ürkütücü süreç devam etti. Jotunheim’a, Alfheimr’a, Helheim’a... Yakında Birliğ’in ihtişamını anlayacak Varoluşlar tarafından çağlar boyunca korunmuş bölgelere giden Çatlaklar’ın içinden geçtiler.


Çürüme yayılıyordu.


Ve görkemli bir sessizlik içinde yayılıyordu. 


Varoluş’un Kimliğ’ini kaybetme dehşeti eşsiz bir şeydi.


Kendin olmak ne anlama geliyordu? Kimlik, Anılar’ının toplamı, Varoluş boyunca yapılan seçimlerin Birikimi miydi? Dün olduğun Varoluş’u yarın olacağın Varoluş’a bağlayan tutarlı Bilinç İpliğ’i miydi? Yoksa daha derin bir şey, Benliğ’inin Temel’inde var olan, Tanımlanamayan ama orada olduğunu bildiğin, çünkü Onsuz sen olmaktan çıkacağın bir şey miydi? 


O Temel çatladığında, o İplik yıpranmaya başladığında, o toplam iznin olmadan kendisinden eksilmeye başladığında...


Geriye ne kalırdı?


Dehşet sadece ölüm değildi. Ölüm, durmaydı. Ölüm, en azından nihai olma haysiyetine sahip bir Son’du. Bu, tamamen başka bir şeydi. Bu, nelerin kaybedildiğinin yasını tutacak kadar farkındayken, kendinin Yok Oluş’unu izlemekti. Bu, kabuk sağlam kalırken, Varoluş’unun içten içe oyulduğunu hissetmekti. Bu, her seferinde bir Anı, her seferinde bir Seçim, her seferinde bir Kimlik Parça’sı olmak üzere kendine yabancılaşmaktı.


En hafif tabirle korkunç bir şeydi.


Daha da şaşırtıcı olanı, Varoluş’un sürecin gerçekleştiğini nasıl fark edebileceği ve Kimliğ’inin Silinmesi’nin yarısına gelmişken, onu durdurmaya çalışırken, hâlâ bunun gerçekleştiğine dair farkındalığa sahip olabilmesiydi.


Şu anda, varoluş boyunca her zaman tek başına ve yalnız olmuş yalnız bir Varoluş’un başına gelen de tam olarak buydu.


BU Yaşayan Zamansal.


Kimliğ’i solmaya başladığından beri, Zaman boyunca koşuyordu!


O zamanki bir Kimliğ’e kendini Çapalamak için geçmişe yolculuk etmişti; Eğer kendini eskiden olduğu Varoluş’a köklendirebilirse, Enfeksiyon’un onun kim olduğunu talep edemeyeceğine inanıyordu. Ve yine de hiçbir şey değişmedi. Aslında Enfeksiyon, Yaratmış olduğu Zaman Çizelge’si boyunca geriye doğru uzanarak, Kavraması’nın Ötesi’nde olması gereken kendi Versiyonlar’ını talep etmek için kendini geriye dönük olarak yerleştirmeye çalıştı.


Enfeksiyon’un yayılmasından önce kendini konumlandırmanın, onu geride bırakmasına izin vereceğini umarak, Geleceğ’e koşmuştu. Ve bu da hiçbir işe yaramadı. Gelecek’te kendini var etmeye çalıştığında, Enfeksiyon daha da güçlü yayılıyordu, sanki o daha olamadan ne olacağını çoktan talep etmiş gibiydi.


Bu anda, BU Yaşayan Zamansal kendini Zaman’ın Yıldızsal Mor Nehirler’iyle çevrili buldu.


Akıntılar etrafında Çağlar’ın Ağırlığ’ını taşıyan dereler hâlinde akıyor, parlak derinliklerinde Ânlar’ı, Olasılıklar’ı ve Olabilecekler’i taşıyordu. Medeniyet Otorite’si, Mor Nehirler’in içinden Dokunan, Yapı’yı korumaya çalışan, Zaman’ın I Akış’ını kontrol edebileceği desenlerde hareket ettirmeye çalışan Altın Işık filizleri olarak tezahür ediyordu.


Ve BU Yaşayan Zamansal yüzdü.


Zaman’ın Nehirler’ine karşı, onu en parlak döneminde tanımış olan herkesi şoke edecek bir çaresizlikle fiziksel olarak yüzdü. Kolları, fiziksel Direnc’i Aşan bir ağırlıkla ona baskı yapan Zamansal Akıntılar’ı yarıp, geçiyordu. Bacakları, onu artık yüzleşemeyeceği bir geleceğe doğru sürüklemeye çalışan Ânlar’ın akışına karşı tekme atıyordu. Her bir kulaç Zamansal Otoritesi’ni çalkantılı ve aktif tutuyor, tüm Zaman boyunca çaresizce bir çözüm ararken, Enfeksiyon’un ondan daha fazlasını talep etmesini engelliyordu.


Yüz hatları değişmişti.


Eskiden, Zaman üzerindeki ustalığı ruh hâline veya amacına hangi Yaş uyuyorsa onu sunmasına izin verdiğinden, aynı anda hem Yaşlı hem de Genç görünebilirdi. Yüzü aynı anda hem Kâdim çağların Bilgeliğ’ini hem de taze Başlangıçlar’ın zindeliğini barındırabilirdi. Gözler’i Çağlar boyunca Birikmiş deneyimle alev alev yanarken, Varoluş’u keşfetmeye yeni başlayan birinin merakıyla parıldayabilirdi.


Ama şu anda sadece yaşlı ve yorgun görünüyordu.


Zamansal Otoritesi’yle düzeltemediği çizgiler yüzünü kırıştırmıştı. Her zaman onun kaprislerine göre Renkler ve Uzunluklar arasında değişen Saçlar’ı, şimdi Gri ve Cansız bir şekilde omuzlarına sarkıyordu. O gözler, Sayısız Medeniyet’in Doğum’una ve Ölüm’üne tanık olmuş o Yıldızsal Mor Derinlikler, şimdi Fiziksel yorgunluğu Aşan bir bitkinlik barındırıyordu.


Geriye sadece görkemin parıltıları kalmıştı. Enfeksiyon işine başlamadan önce kim olduğuna dair soluk Yankılar. 


Ve kollarını sallayıp, Zaman’ın akıntısına karşı yüzerken, sert yüzünde bunu belli etmese de...


Dehşete düşmüştü.


Onun gibi bir Mutlak dehşete düşmüştü.


Kendini görkemli biri olarak düşünmüştü. Varoluş boyunca süren yolculuğunun daha da görkemli olmasını, Çağlar boyunca anlatılacak bir Hikâye, henüz doğmamış Varoluşlar’a ilham verecek bir efsane olmasını beklemişti. BU Yaratığ’a, BU Yaşayan Paradoks’a ve BU İlkel Kaos’a karşı mücadele edebileceğini düşünmüştü. Onlar Varoluş’un En Eski Paradoksu’nun yönleri üzerinde hak iddia etseler de, onun Zaman’ı vardı.


Bizzat Zaman’ın ta kendisi onun ellerindeydi.


Kesinlikle en az onlar kadar görkemli olabileceğini biliyordu. BU Varoluş’un İkinci Ölçeği’ne giden Yollar’ı görmüş, başarılı olduğu Zaman Çizelgeler’i boyunca onların izini sürmüş, eninde sonunda o yollardan yürüyeceğine mutlak bir kesinlikle inanmıştı.


Ve oraya doğru ilerliyordu.


Öyleydi!




Not: Sapık bu. Bu arada şey de gelmeli. Kimliğ’ini Kaybetsen bile Ölmemek. Belki de Noah’da bu çoktan vardır. Haberi yoktur. 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

4932   Önceki Bölüm