Yukarı Çık




4   Önceki Bölüm 

           
V. “Seni seviyorum” diyebilen kızın gelişi

Size Nanase Nanao’nun hikâyesini anlatayım.

Zamanı biraz geriye alalım. Yaklaşık bir hafta öncesine.

Ailesinin işi nedeniyle tayini çıkmış, kırsal bir bölgeden Tokyo’ya taşınmıştı.

Yani, bir nakil öğrenciydi.

O gün akşamüstüne doğru Nanao okul binasında yolunu kaybetmişti.

Kayboldum…

Gerçekten de kaybolmuştu ve nereye gideceğini bir türlü bulamıyordu.

İlk kez geldiği bu okul binası aslında karmaşık sayılmazdı. Ancak ilk ziyaretinde tek başına ortada kalması, durumu fazlasıyla zorlaştırmıştı.

Kendisine verilen ders kitapları ve çeşitli materyalleri kucağında taşıyarak sağa sola uzanan koridorlara sırayla baktı. Ne bir yönlendirme tabelası vardı ne de yol gösterecek bir şey, durum hiç değişmiyordu.

Üstelik kollarının giderek ağırlaşması içinde hafif bir panik duygusu uyandırmaya başlamıştı.

Keşke eve gönderilmesini isteseydim…

Aslında suç babasındaydı.

Onu okula kadar getirip ders kitaplarını da arabayla eve bırakacağını söylemişti.

Ama aniden çıkan bir iş yüzünden Nanao buraya tek başına gelmek zorunda kalmıştı. Okul zahmet edip her şeyi hazırlamışken yeniden gönderilmesini istemeye çekinmiş, sonuçta hepsini tek başına taşımak durumunda kalmıştı.

Nanao’nun doğruca eve dönmek yerine okul binasında dolanmasının bir sebebi vardı.

Hayır, sabah burcunda çıkan “Başak! Bugün küçük bir tesadüf sayesinde kaderindeki kişiyle tanışabilirsin! Yeni bir yere gittiğinde ısrarcı ol, karşı cinsi aramaktan vazgeçme.” gibi şeylere inandığı için değildi.

Nanao sevimli kaşlarını çattı ve boğuk bir sesle mırıldandı.

Okçuluk salonunu görmek istiyordum ama…

Aslında eve dönmeden önce kulüp faaliyetlerine göz atmayı planlamıştı.

Bu akademi, Tokyo’daki okullar arasında son derece sıradandı. Ancak okçuluk salonunun tesisleri olağanüstüydü. Hangi okula nakil olacağı konusunda özel bir tercihi olmayan Nanao, bu okulu özellikle o salon yüzünden seçmişti.

Ama yolu bilmiyorsa bunun bir anlamı yoktu.

Neyse, eve döneyim o zaman… ah.

Tam da burada, kritik bir şeyi fark etti.

Okçuluk salonunun yolunu bilmediği gibi geri dönüş yolunu da bilmiyordu. Ayakkabılıktaki iç mekân ayakkabılarını almadan dışarı çıkması ise kesinlikle mümkün değildi.

Nanao farkında olmadan merakına yenik düşmüştü. Bir kedi gibi… Sadece okçuluk salonuna bir göz atmak istemişti.

Tam o sırada ayak sesleri duyuldu.

Refleksle arkasını döndü ve ona doğru yaklaşan bir erkek öğrenci gördü.

Üzerinde elbette bu akademinin üniforması vardı. Kaçıncı sınıftandı? Ah, evet… Ona yol sorabilirdi. Bu düşünce aklından geçti ama yalnızca bir an sürdü.

Çocuk gülümsedi ve Nanao’nun kucağındaki ders kitaplarını aldı.

“Tanıştığıma memnun oldum, sevimli küçük kedi.”

Günümüzde pek duyulmayan, şaşırtıcı derecede flörtöz bir cümleydi bu.

Nanao, bu söz karşısında dona kaldı.

Şehir korkutucu…

Memleketinden onu uğurlayan arkadaşlarının yüzleri, bir kaleydoskop gibi zihninde belirdi.

“Şehirde dikkatli ol”, “Erkekler kurt gibidir”, “Yabancılarla gitme” diye defalarca uyarmışlardı. O zamanlar “Ne abartıyorsunuz?” diye düşünmüştü ama bu gerçekten uç bir örnekti. Şehir cidden farklı bir şeydi.

Buranın düşündüğünden çok daha tehlikeli bir yer olduğunu aklından geçirirken çocuğun garip bir hâl aldığını fark etti.

Nedense yüzü kıpkırmızı olmuş, son derece mahcup görünüyordu.

“Şey… bir şey demezsen zor durumda kalacağım.”

“Ah, özür dilerim.”

Neden özür dilediğini kendisi de bilmiyordu ama yine de dilemesi gerektiğini hissetmişti. Bir tür içgüdüsel nezaket.

Utanıyorsa konuşmak zorunda da değil aslında…

Her neyse, onu asıl düşündüren şey şuydu:

“Az önceki ‘küçük kedi’ meselesi… bu senin alışkanlığın falan mı?”

“Üzerime gelme, olur mu?!”

Şimdi ona acımaya başlamıştı.

Bu noktada Nanao’nun zihni biraz daha sakinleşti.

En azından korkutucu biri gibi durmuyor…

Onu yüzü düzgün, sıradan bir çocuk olarak algılamaya başladı. Bunun bir ilerleme mi yoksa gerileme mi olduğunu ise kendisi bile bilmiyordu.

Derken kollarının garip şekilde hafiflediğini fark etti.

Ah, kitaplar…

Ne zaman olduğunu anlamamıştı ama az önce taşıdığı ders kitapları artık onun kollarındaydı.

Düşününce çocuk onları gayet doğal bir şekilde elinden almıştı. “Küçük kedi” lafı yüzünden kibarca reddetme fırsatını tamamen kaçırmıştı.

“Onlar…”

“Evet, nereye götürmemi istiyorsun?”

Nanao konuyu açınca çocuk sakin bir sesle sordu.

Onun yerine taşımaya niyetli gibiydi. Nanao hem minnettar hem de mahcup hissetti.

“Şey… ağır değil mi?”

Nanao sorunca çocuk gülümseyerek cevap verdi.

“Ağır. Böyle sevimli bir kıza bunları kim taşıttı acaba?”

Yine insanı utandıran bir şey söylemişti. Nanao hafifçe afalladı.

“Bunlar benim ders kitaplarım. Bugün eve götürmem gerekiyordu ama…”

“Ee? Nasıl götürmeyi planlıyordun?”

“Babam arabayla gelecekti ama işi çıktı…”

“Anladım.”

Erkek öğrenci kitapları tek koluna ustaca kaydırdı, cebinden telefonunu çıkarıp hızlıca bir arama yaptı. Telefona çıkan kişiyle kısa ve net konuştu.

“Merhaba Goto Hocam. Az önce bahsettiğim kitapları eve götürecek olan kız var ya? Evet, babası gelemediği için zor durumda kalmış. Tamam. Tamamdır.”

Telefonu kapattıktan sonra kitapları işaret etti.

“Bunları öğretmenler odasına götürüyorum. Sonra eve gönderirler.”

“Eh? O kişi kimdi?”

“Okuldaki kariyer danışmanı. Goto Hoca.”

Onun söyleyemediklerini öğretmene kendisi aktarmıştı. Üstelik bir öğretmenle konuşurken bile bu kadar rahat olması Nanao’yu şaşırtmıştı.

Ama bundan da çok, ne kadar pratik biri olduğuna hayran kalmıştı. Önceki okulunda da erkeklerle konuşmuştu ama hiçbiri bu kadar sorunsuz hareket etmemişti. Flörtöz görünümünün altında işini bilen biri vardı.

Acaba o ‘küçük kedi’ lafı, kitapları itiraz etmeden teslim etmem için miydi?

Aklından bir an böyle saçma bir düşünce geçti ama muhtemelen fazla kuruntu yapıyordu.

Nanao hâlâ ne yapacağını bilemezken çocuk koridoru işaret etti.

“Ayakkabılık o tarafta.”

“Eh?”

“Eve gidiyorsun, değil mi? Ben bunları Goto Hoca’ya götürürüm.”

“Ama…”

Nanao tereddüt edince çocuk güldü.

“Merak etme, kesin gönderirler. Ders kitabı çalacak hâlim yok. Hem zaten ders çalışmaktan nefret ederim.”

“Ah… ahaha…”

Ne kadar ciddi olduğunu bilmiyordu ama yine de bu iyi niyeti geri çevirmek istemedi. Nedense bu çocuk insanı rahatlatan bir hava yayıyordu.

Kitapları ona bırakıp eve dönmek üzereyken…

Pencereden süzülen akşam ışığında bir şey parladı.

Bir telefon askısıydı.

Gölgedeyken fark etmemişti, ucunda sade bir karakter sallanıyordu.

İlk bakışta eski ve epey yıpranmış görünüyordu.

Ha?

Sorun şuydu: Ona tanıdık gelmişti.

Nanao aceleyle çantasının cebine elini attı ama aradığını hemen bulamadı. Nereye koymuştum? Yanıma almadım mı? Küçük bir panik başlarken çocuk yürümeye başlamıştı.

“Ah, şey…”

“Hm? Ne oldu?”

Çocuk arkasını döndüğü anda Nanao sonunda kendi telefonunu bulup gösterdi. Onun telefonunda da eski, yıpranmış bir karakter askısı vardı.

Çocuğunkinin ait olduğu seriyle aynıydı.

Onunki de epey kullanılmıştı ama özenle korunduğu belliydi.

Çocuk askıyı görür görmez kitapları tutuşunu düzeltti.

“Vay.”

Bir anlığına gözleri şaşkınlıkla açıldı.

“Gerçek bir antika.”

“Evet…”

Nanao bu sözle biraz moralsiz hissetti.

Ama çocuk hemen kendini düzeltti.

“Pardon, peki. Biraz utandım sadece…”

“?”

Neye utandığını anlamamıştı.

Nanao soramadan, çocuk konuşmaya devam etti.

“Bu, yıllar önce çıkan o sade karakter serisinden, değil mi?”

“Evet. Beğendiğim için bir mağazada görüp babama aldırmıştım.”

“Bende de var. Gerçi benimki piyasaya çıkmamış bir versiyon.”

“Eh? Gerçekten mi?”

Çocuk telefonunu ona uzattı.

Daha yakından bakınca gerçekten de tanıdığı karakterdi ama pozu biraz farklıydı.

“Vay… harika.”

“Yok, asıl sen harikasın. Hâlâ bunu kullanıyor olmak… resmen yaşayan fosilsin.”

“Bunu söyleyen de sensin…”

“Ben bundan memnunum.”

Bu ne demekti?

Telefonu geri verirken Nanao buruk bir gülümseme takındı.

“Sadece çok seviyorum. O yüzden bunca zamandır saklıyorum.”

“……”

Nanao için bu, sadece aynı zevke sahip biriyle beklenmedik şekilde karşılaşmanın verdiği histi.

Açıkçası bu karakter serisi pek tutmamış, kısa sürede üretimden kalkmıştı. Memleketindeki arkadaşları bile “Niye hâlâ bunu kullanıyorsun?” diye sorardı.

Ama o sevmişti. Bu yüzden askıyı değiştirmeye kıyamamıştı.

Hepsi buydu.

Buna dair özel bir anısı da yoktu.

Sadece ortak bir zevki paylaşmanın verdiği küçük bir mutluluktu.

Ve yine de…

“Teşekkür ederim.”

Nedense çocuk böyle dedi.

Neye teşekkür ettiğini hiç anlayamadı. Teşekkür edilecek bir şey yaptığını düşünmüyordu. Ne kadar düşünse de bir anlam çıkaramadı.

Yine de çocuk utangaç bir gülümsemeyle ona bakıyordu.

“Gerçekten çok mutluyum.”

Söylediği tek şey buydu.

Bunu söylemesi için sebebi de zorunluluğu da yoktu.

Ama nedense o gülümseme, zihnine kazındı.

Belki koridoru boyayan akşam ışığının yarattığı atmosferdendi.

Belki onun yerine ders kitaplarını taşımasının bıraktığı histi.

Ya da Tokyo’ya yeni taşınmışken böyle hikâyevari bir karşılaşma yaşamasındandı.

Sebebi her ne olursa olsun gerçek şuydu:

Nanase Nanao’nun kalbi hızla çarpıyordu.

Tekrar ediyorum.

Bu, Nanase Nanao’nun hikâyesi.

Göze çarpmayan, sade ve küçük bir aşk hikâyesi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

4   Önceki Bölüm