Gemi’nin üstünde, Damian ve Serala’nın saldırılarını gerçekleştirdikleri yerde devasa bir krater oluşmuştu. Taş ve metal güverte, kenarları artık ısıyla parıldayan bir yıkım halkası şeklinde dışa doğru oyulmuştu. Kraterin yüzeyinde hâlâ Mavi Alevler titriyordu; Sanki bir volkanın kalbinden yeni fışkırmış Lav gibi son derece şiddetli bir şekilde yanıyorlardı.
Ve Gemi’nin üzerinde, havada muhteşem bir şey asılı duruyordu.
Onlarca Metre genişliğinde parlak Beyaz-Mavi Kanatlar gökyüzüne yayılmıştı; Her bir tüy, öğleden sonra güneşini sönük gösterecek kadar parlak bir ışıkla tanımlanmıştı. Serala’nın Fiziksel Varoluş’u tüm ihtişamıyla ortaya çıkmıştı; Işıl Işıl Şafak Kanatlar’ı, sadece Organ Kutsama Yeteneğ’inden ziyade, Gemi Tamamlama Güc’ünü yansıtan bir Boyut’a Genişlemiş’ti.
Ancak bu Kanatlar sadece gösteriş için değildi.
Alevler dağıldığında, güverteye dağılmış Organ Kutsama Savaşçılar’ının vücutlarına zincir gibi sarılmış aynı Kanatlar’ın hayali Versiyonlar’ı görülebiliyordu. Mana’dan oluşan Beyaz-Mavi Yapılar, gövdelerini ve uzuvlarını sararak, onları yerinde tutuyor, ayağa kalkmalarını veya karşılık vermelerini engelliyordu.
Zaten çoğunun karşılık verebilecek durumda olduğu da söylenemezdi.
Savaşçılar, harap olmuş güvertede Kanlar içinde ve şok geçirmiş hâlde yatıyordu.
Birinin sol kolu omuzdan kopmuştu, kütüğü onu koparan Alevler tarafından dağlanmıştı. Kemikler’i, kömürleşmiş Et’ten dışarı çıkmış yerlerde beyaz parlıyordu; Beden’i travmadan kurtulmaya çalışırken bile Mana hâlâ kemiklerinde atıyordu. Altında kalın ve koyu bir Kan birikintisi oluşmuş, kraterin kenarına doğru yayılıyordu.
Bir diğeri ise dizlerinin altından her iki bacağını da kaybetmişti. Ulaşamayacağı bir mesafede duran bir silaha doğru sürünmeye çalışıyordu; Daha Zayıf Varoluşlar için Ân’unda Ölümcül olacak yaralanmalara rağmen, Beşinci Çember Kutivasyon’u sayesinde Bilinc’i yerindeydi. Et’inin soyulduğu yerlerde kasları görünüyordu; Kırmızı ve parıldayan Kaslar, hareket etme çabasıyla hâlâ seğiriyordu.
Üçüncüsü ise göğsünden Serala’nın mızrağını yemişti. Hiç kıpırdamıyordu.
Zırhları hiçbir koruma sağlamamıştı. Kultivasyon Seviyeler’i yetersiz kalmıştı. Bir esir alma operasyonuna tanık olmayı bekleyen Sekiz Organ Kutsama Savaşçı’sı, bunun yerine hiç beklemedikleri bir pusunun kurbanı olmuştu!
Ve patlamanın merkezinde, Damian ve Serala yan yana duruyordu.
Damian, şok geçirmiş İmparator Vienna’nın önünde duruyordu.
O, artık Taş Toprakları’nda İlkel Dalgalar emrini veren soğuk, soğukkanlı komutan değildi. Artık erimiş taş oklarla Behemothlar’ı vuran, kendine güvenen Gemi Tamamlama Kultivatör’ü değildi.
O, sol tarafının çoğunu yeni kaybetmiş bir Kadın’dı.
Sol bacağının tamamı gitmişti; O ilk şiddetli patlamada Damian’ın mızrağıyla kalçasından koparılmıştı. Yara korkunçtu; Asla gün ışığına çıkmaması gereken kemik, Kas ve Organlar’ı ortaya çıkarmıştı. Yıldız Mavi’si Kan, bir gayzer gibi içinden fışkırıyordu; Mana ile doymuş sıvı, bu tür yaralanmalardan kolayca ölemeyecek kadar güçlü, ancak normal işlevlerini yerine getiremeyecek kadar Hasar görmüş bir bedenden pompalanıyordu.
Sol elinde üç parmağı eksikti, kalan iki parmağı ise boşuna havayı kavrıyordu.
Kızıl Mana, ısıtılmış taştan yükselen buhar gibi etrafında köpürüyordu; Kultivasyon’u, Varoluş’unu tehdit eden yaralanmalara otomatik olarak tepki veriyordu. Bu Hüç onu hayatta tutuyordu. Bu güç onu Bilinç’li tutuyordu. Ama bu Güç, o tek yıkıcı anda elinden alınan şeyi geri getiremiyordu, en azından o kadar çabuk değil.
Kükredi.
“OOOH!“
Kelimeler değildi. Sadece ses. Ses bulmuş saf öfke, tutarlı konuşmayı unutmuş bir boğazdan fışkırıyordu.
Kalan omzunun arkasından, sağ eliyle yayını yakaladı.
Erimiş taştan yapılmış Silah, sahiplerine zarar verme cüretini gösterenlerin üzerine yıkım yağdırmaya hazır bir şekilde, öfke ile titriyordu. Parmakları kabzayı buldu. Vücudunu saran acıya rağmen kolu, ipi çekmeye başladı.
Ve sonra gökyüzü Obsidiyen rengine büründü!
Masamuk yukarıda belirdi.
Kaos Balçığ’ı başka bir yönden dolaşıp, duruyordu, pusu başladığında saldırıya katılmak için doğru anı bekliyordu. Ve şimdi, Damian’ın daha önce Canavar Lordu’nda gördüğü her şeyi aşan bir öfkeyle geminin üzerine indi.
Boyutu değişmişti.
Genellikle Damian’ın omzunun yanında süzülen Obsidyen Balçık, Akıl Almaz Boyutlar’a ulaşmıştı. Masamuk artık Gemi kadar büyüktü, vücudu Güneş’i engelliyor ve tüm güverteyi gölgeye boğuyordu. Yıldız Mavi’si noktalar, o karanlıkta ölmekte olan Yıldızlar gibi parıldıyordu ve o Kıpkırmızı Gözler soğuk bir tatminle yanıyordu.
Vücudundan Sayısız Dokunaç fışkırdı.
Siyah Şimşekler gibi gemiye doğru aşağıya fırladılar, her biri Obsidyen Sıvısı’yla damlıyordu; Bu sıvı, katı bir şeye dokunduğu yerde cızırdayıp, duman çıkarıyordu. Madde asidikti. Aşındırıcıydı. Gerçeklik’ten çok kabuslara ait bir şeydi.
Dokunaçlar önce kalan Organ Kutsama Savaşçılar’ını buldu.
Hâlâ Bilinc’i yerinde olanlar, uzantılar kendilerini sarmalarken, çığlık attılar. Obsidyen sıvının dokunduğu yerlerde derileri cızırdadı ve erimeye başladı; Etler’i Âlev’in önündeki balmumu gibi eridi. Acı anında ve mutlak bir şekilde geldi; Beşinci Çember Savaşçılar’ının zihinsel disiplinini bile kırdı.
Daha fazla Dokunaç İmparator Vienna’ya doğru fırladı.
O yayını çekemeden Dokunaçlar yayını sardı; O nişan almaya çalışırken bile Obsidyen Sıvı’sı silahın yüzeyini aşındırıyordu. Erimiş taş direndi, ısısı asitle mücadele etti ama Dokunaçlar çok fazlaydı. Silah’ı elinden aldılar ve güverteye fırlattılar.
Diğer Dokunaçlar vücudunu sarmaya başladı.
Kalan kolunu kısıtladılar. Gövdesini sardılar. Ayakta duran bacağını bağlayarak, kaçmasını ya da karşılık vermesini engellediler. Dokundukları her yerde Cild’i cızırdadı ve Et’i yandı; İlk saldırıyla birlikte zaten harap olmuş Vücud’unda yeni yaralar açıldı.
Bir Canavar Lord’undan bile daha görkemli bir Varoluş’un Âura’sı korkunçtu.
Damian, Masamuk’un kendini tuttuğunu fark etti. Tüm o konuşmalar, omzunun yanında rahatça süzülüşü, görünüşte nazik tavırları, hepsi bir maskeymiş. Kaos Balçığ’ı, İmparator’un ortaya çıkarabileceği her şeye rakip olacak kadar yıkıcı güce sahip, muazzam ve korkunç bir Varoluş’tu.
Dokunaçlar’la birlikte, Obsidyen gökyüzünden Siyah Şimşekler çaktı.
Karanlık Enerji Şimşekler’ı, Organ Kutsama Savaşçılar’ına arka arkaya çarptı; Her çarpış, Gemi’yi sarsan bir gök gürültüsüyle eşlik ediyordu. Yıldırımlar onları öldürmedi. Onları bayılttı; Bedenler’ini tamamen devre dışı bırakan bir güçle, onların Kutivasyonlar’ını ezip, geçti.
Savaşçılar tek tek hareketsiz kaldı.
Tek tek, mücadeleleri sona erdi.
Serala’nın parlak kanatlarının bedenlerini bağlamasıyla birlikte, Gemide’ki tüm Savaşçılar saniyeler içinde hareketsiz hâle geldi ya da bayıldı. Saldırı o kadar ezici ve o kadar hassas bir şekilde koordine edilmişti ki, direnmek neredeyse imkansızdı.
Ve ayakta kalan tek Varoluş...
Vücud’u lav gibi kızıl Mana ile dalgalanırken, düzinelerce Obsidyen Dokunaç onu sarmaladı; Cild’i ve Et’i cızırdayarak, yanarken...
Geriye kalan tek Varoluş İmparator Vienna’ydı!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.