Yukarı Çık




133   Önceki Bölüm 

           
134. Bölüm: Genişleme II


Uzaklarda, Mor Taş Kabile’si ufukta belirdi.


Serala ilk olarak o koyu Kırmızı-Mavi duvarları tanıdı; Bu garip savunma bariyeri, bu yükseklikten bile hissedebildiği Mana ile titreşiyordu. Arkasında, devasa ve Kâdim, ama bir şekilde en son gördüğünden farklı bir görünüm sergileyen Kükreyen Taş Dağ’ı yükseliyordu.


Ayrıca, Adam’ın Yarattığ’ı Dağ da daha yüksek görünüyordu. Belki de daha Vanlı. Üzerinde bindiği Genç Adam’ın Canavar Formu’yla daha bağlantılı.


Ama dikkatini başka bir şey çekti.


Kabile’ye doğru insan grupları geliyordu. Onlarca değil. Yüzlerce değil. Binlerce kişi, uzun kol halinde ovaları geçerek, nehre doğru akan akıntılar gibi o duvarlara doğru birleşiyordu. Bu yükseklikten bakıldığında karıncalar gibi görünüyorlardı ama Serala onların gerçekte ne olduklarını biliyordu.


Evlerini kaybetmiş Cüruflar. 


İlkel Dalga tarafından ezilmiş Kâbileler’den gelen mülteciler.


Birçoğu ailelerinin ölümünü izlemişti.


Buradan bile hareketlerindeki yorgunluğu görebiliyordu; Sınırlar’ının ötesine itilmiş insanların yavaş sürünüşünü. Bazıları derme çatma sedyelerde taşınıyordu. Diğerleri destek için arkadaşlarına yaslanıyordu. Çocuklar yetişkinlere sarılıyordu ve yaşlılar, yavaşlamaya tahammülü olmayan konvoylara ayak uydurmakta zorlanıyordu.


Gidecek başka yerleri yoktu.


Ve buraya, garip bir Mana duvarıyla korunan ve kendini hayalet olarak adlandıran Genç bir Adam tarafından savunulan bu küçük Kabile’ye ulaşmışlardı.


Serala onlara baktı sonra Mor Taş Kabilesi’ne, ardından da yakınlarda oturan Damian’ın insan Formu’na.


“Sayısı çok fazla.“


Sesi, esen rüzgârın gürültüsüne karşı sessizce duyuldu.


“Onları geri gönderecek misin? Duvarların dışında tutacak mısın?“


Son zamanlarda onursuzca pek çok olay görmüştü.


Felaketlere neden olan İmparatorlar. Altındakileri avlayan Yeminliler. Savundukları iddia ettikleri her şeye ihanet eden Antlaşma Âileler’i. Tokolosheler farklı mı olacaktı? Daha fazla insan, beslenecek ve barınacak daha fazla ağız demekti. Orijinal kabilenin nüfusunun Üki ya da Üç Kat’ına çıkması, kaynakların yetersiz kalması ve sorunların katlanarak, artması anlamına geliyordu.


Bazılarını uzaklaştırmak pratik bir çözüm olurdu. 


Taş Toprakları’ndaki çoğu liderin yapacağı şey bu olurdu.


Damian’ın İnsan formu ona dönerek, baktı; Altın Kanat’lı Göz Bebekler’inde, tam olarak okuyamadığı bir şey vardı.


“Neden bahsediyorsun?“


Sesinde hiçbir tereddüt yoktu.


“Sadece Duvarlar’ı Genişleteceğ’im, daha fazla kulübe inşa edeceğim ve Yiyecek konusunda...“


Uzaklardaki Kükreyen Taş Dağı’nı işaret etti.


“O dağın çevresinde her şey hızla büyür. Tarım yaptıkları sürece, fazlasıyla yeterli olacaktır. Bu geceden itibaren onlara yiyecek sağlayabiliriz.“


...!


Sözleri, ona yeni bir bakış açısıyla bakmasına neden oldu.


Önerdiği şey küçük bir şey değildi. Binlerce mülteciyi kabul etmek, Mor Taş Kabilesi’nin bugüne kadar üstlendiği her şeyin Ötesi’nde bir sorumluluk anlamına geliyordu. Bu, Eşik Toprakları’nın kenarında hayatta kalmaya çalışan bir Cüruf yerleşiminden daha fazlası olmak anlamına geliyordu.


Bunun boyutunu gerçekten anlıyor muydu?


Bunun her şeyi nasıl değiştireceğini, insanların liderlik için ona nasıl bakacağını, düzinelerce ya da yüzlerce değil, binlerce hayatın sorumluluğunu nasıl üstleneceğini kavrıyor muydu?


Yaklaşan mültecilere doğru bakan onun profilini inceledi.


Bunu çok iyi bilmesi gerekirdi. Vakochev İmparatorluğu’nun bir Prens’i, liderliğin yükünü anlayacak şekilde yetiştirilmiş olmalıydı. Başkalarına karşı sorumlu olmanın, kendi hayatının ötesinde hayatları etkileyen kararlar almanın ne anlama geldiğini öğrenmiş olmalıydı.


Ve yine de bunu yapıyordu.


Elindekileri korumayı seçebilecekken yardım etmeyi tercih ediyordu. Duvarlarını kapalı tutabilecekken açıyordu. Yükleri geri çevirebilecekken, üstleniyordu.


Onurlu bir adam olmalıydı.


Eğer gerçekten Vakochev İmparatorluğu’nun Kayıp Prens’i ise, tıpkı babası gibi.


Aşağıdan gelen bir hareket, onu düşüncelerinden kopardı.


Mülteci grubu durmuştu. Öndekiler, onları dehşetle donduran bir şeyi işaret edince, konvoy durdu. Serala onların bakışlarını takip etti ve Kabile yakınlarındaki ovalarda kıvrılmış devasa Inkanyamba’yı gördü; O dev Yılan, eski gözleriyle yaklaşan kalabalığı izliyordu.


Çaresiz Cüruflar’ın arasında bir Canavar Efendisi.


Durmalarına şaşmamak gerek.


Ve birkaç saniye sonra, Damian’ın Canavar Formu yaklaşırken, aşağıdaki gruplar başlarını kaldırdı. Gökyüzünden alçalan devasa Aslanım’sı şekli gördüler; Solan güneş ışığında parıldayan Altın Reng’i kürkü ve Efsaneler kadar kabuslara ait yüz hatlarının etrafında yanan Mavi Alevler’den oluşan Yele’sini.


Korku içinde bağırmaya başladılar.


Panik daha da yayılmadan Damian konuştu.


“Gidelim.“


HUUUM!


Devasa Canavar Formu inişini durdurdu ve kalabalığın üzerinde havada asılı kaldı. Aslan vücudundan atlayarak, insan şekline büründü ve Serala da arkasında Kanatlar’ını yeniden açarak, onun yanına geldi. Birlikte düştüler; Bariz bir güce sahip iki figür, aşağıdaki dehşete kapılmış kalabalığa doğru alçalıyordu.


Devasa Canavar’ın durakladığını görmek, paniklerini durdurmuş gibiydi.


İnsan benzeri figürlerin ondan uçup gitmesini görmek ise panikleri tamamen durdurmuştu. 


Mülteciler yukarıya bakarken, yüzlerindeki ifadeler dehşetten kafa karışıklığına, oradan da çaresiz bir umuda doğru değişiyordu. Güçlü Savaşçılar geliyordu! Hemen saldırmayan ya da onları kovmayan Güçlü Savaşçılar.


Serala, olayların tam olarak nasıl gelişeceğini izlemeye hazırlanırken, derin bir nefes aldı.


Ve onlar yere inmeden önce bile, Damian’ın Mor Taş Kabilesi’ne doğru elini salladığını gördü.


Canlı Savunma Duvarlar’ı hareket etmeye başladı.


Kapı sanki canlıymış gibi açıldı; Koyu Kırmızı-Mavi bariyerin bölümleri ayrılıp, mülteci konvoylarının geçebileceği kadar geniş bir giriş oluşturdu. Ama duvarlar bununla yetinmedi. Dışa doğru Genişleme’ye başladılar, topraktan yeni bölümler ortaya çıkarken, yaklaşan kalabalığa doğru büyüdüler.


Taş, Mana ve Damian’ın Kan’ı birbirine karıştığında, savunma bariyeri korumasını daha önce hiç sahiplenmediği Topraklar’ı da kapsayacak şekilde genişledi.


Tokoloshe’nin saçma sapan kahramanlıklarına bir kez daha tanık olmak üzereydi.


Ama bu, Katliam ve Yıkım’dan iyidir, değil mi?

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

133   Önceki Bölüm