İlkel Mimar Naldine, bir Ân’da bir dizi bilgi bombası patlatmaya karar vermişti.
Noah’ın zihni bunları anında işledi; Çoğu Varoluş’un Mantık’lı bir düşünce kurabilmesinden daha hızlı bir şekilde sonuçları gözden geçirdi. Bilincine yerleşen en önemli şey, ailesine Sonsuzluğ’u bahşederek, hepsini mahvediyor olabileceği düşüncesiydi. Onlara, “İlkel Paradoks” gibi bir Varoluş da dahil olmak üzere, doğası gereği Sınırlı Sayılabilir Sonsuzluğ’u vermişti.
Sınır’lı.
O, doğası gereği bunun üzerine Sınırlamalar koymuştu ve Sınır’lı olan hiçbir şey gerçek Sonsuzluk değildi. Hiçbir sorun fark etmemiş olmasının sebebi bu muydu? Paylaştığı şeyi Sınırlandırma eylemi, sevdiklerini Gamaidjan’ın Yozlaşması’ndan koruyan mekanizma mıydı?
Vücutlarından birinin bunu derinlemesine araştırmaya başlamasını sağladı; O Varoluş, hediyelerini Alanlar’ın Temeller’ini incelemek için çoktan harekete geçmişti. Bu arada, Naldine’nin sağladığı bilginin diğer tarafına odaklandı.
Varoluş’un Proterozoik Ölçeğ’i. Varoluş’un İkinci Ölçeğ’i!
Bu Aşamada’ki, Medeniyetler’ini yeterince bir Çapa hâline getirmiş Varoluşlar, hepsi de Sonsuzluğ’u Medeniyetler’inin yapabileceklerine neredeyse entegre etme yolunda ilerliyorlardı. Eğer ona erişebilirlerse, İlkel Kaynağ’ı da Entegre edeceklerdi, ama bu, Sonsuzluğ’a kıyasla daha da duyulmamış bir şey gibi görünüyordu. Noah bile nereden başlayacağını bilmiyordu.
Kritik nokta, bu Aşamada’ki Varoluşlar’ın hepsinin Sonsuzluk için dikkatlice rekabet ediyor olmasıydı ve o, bu Sonsuz Otorite’yle çok uzun ve benzersiz bir ilişkisi olan biriydi.
Önündeki İlkel Mimar’a baktı.
“Ben büyüktüm ama aynı zamanda değildim. Beowulf, Horus ve diğerleri, ne yaparlardı... Varoluş’umu parçalamaya mı çalışırlardı? Organlar’ımı alıp, kendilerine nakletmeye mi çalışırlardı? Beni bir Pil olarak mı kullanırlardı?“
Bu soruları, sanki Potansiyel bir canlı kesimden ziyade hava durumunu tartışıyormuş gibi rahatça sormuştu. Naldine onu baştan aşağı süzdükten sonra aynı sakinlikle cevap verdi.
“Bu sadece başlangıç olurdu. Seni kullanarak, Gözlemlenebilir Varoluş’un Parçalanmasını gerçekleştirmek de bir başka yol olurdu, çünkü bu Sınırsız Potansiyel’i geri getirecekti. Doğal hâliyle Sonsuzluğ’u ve bu kendilerini dönüştürmek için kullanılması çok daha kolay olurdu.“
...!
Noah dışarı bakıp, etraflarına Yağan Rengarenk Yağmur’u izlerken, çevrelerini yoğun bir sessizlik kapladı.
Varoluşsal Sonsuzluğ’un Yağmur Çağ’ı, Jotunheim’ı Tanınmaz bir şeye dönüştürmüştü. Yağmur Nehirler’i, Çok Renk’li Çarklar’ı andıran oluşumlar hâlinde manzaraya dökülüyordu; Her Damla, normal Yağışlar’ın asla yakalayamayacağı şekilde ışığı yakalayan Otorite girdapları içeriyordu.
Maviler, Altınlar, Morlar ve isimsiz Renkler, alçalan suların içinden spiral şeklinde geçerek, her geçen Ân Değişen ve Yeniden Şekillenen Desenler yaratıyordu. Yağmur’un biriktiği yerlerde, sıvı Yıldız Işığ’ından oluşan Denizler oluşuyordu; Bazı Takımyıldızlar kendi içlerinde boğulurken, derinliklerden yenileri ortaya çıkıyordu.
Noah, ellerini kaldırıp, Cild’inde Yağmur Damlalar’ını hissederken, gülümsedi.
“Bütün bu Yağmur’la, Varoluşsal Sonsuzluğ’un Yağmur Çağ’ı ile, Sonsuzluk Varoluş’un her yerinde bolca bulunacak. Ayaklarını buna daldıramazlar mı?“
Naldine Manthon, onun sorusunu düşünürken, kendi ellerini de kaldırıp, Yağmur’u hissetti.
“Bu bir tür Sonsuzluk. Senin Sonsuzluğ’un. Proterozoik Ölçek’teki hepimiz çok Bireysel’iz. Buna dalmanın sana güç vermek, hatta gücünü kendimize katmak anlamına geldiğini biliyoruz. Sana gelince, kendimizi şişleyip, kendimize zarar vermiş oluruz.“
Devam etmeden önce avucunda Yağmur birikmesine izin verdi.
“Proterozoik Ölçek’li bir Varoluş karşına çıkıp, Senin Sonsuzluğ’unu kullanarak, herhangi bir Proterozoik Kemik veya Organ yaparsa, onları kontrol edemez misin ya da kolayca yüzleşemez misin? Beowulf’u nasıl geçtin? Etrafında Sonsuzluk’la dolu Yozlaşmış Proto-Madde yok muydu?“
Tekillik’le parıldayan gözleri ona sabitlendi.
“O kadar aptal değiller ki onu içine alsınlar. Senin Sonsuzluğ’un, senin Sonsuzluğ’undur. Hepimizin geliştirmeye çalıştığı şey, kendi Bireysel Sonsuzluğumuz’dur. Kendimizi demirleriz, koruruz ve sonra İlk Dönüşüme başlarız. Yavaşça, zorlu bir şekilde, istikrarlı bir şekilde. Çünkü herhangi bir yanlış adım, ölüm demektir.“
Hayatı boyunca hiçbir zaman güvenliğini başkasının ellerine teslim edip, her şeyin yoluna gireceğini ummamıştı. Her zamanki gibi, Kendi Güc’üyle kendini korumak için harekete geçecekti. Ancak, bazen de güçlü yardımcılara veya müttefiklere sahip olmanın da bir zararı yoktu.
Öğretmeni Ul’moreth, Ginnungagap’ta ona çok şey öğretmişti. Lumivara ona eşlik etmişti. Balıkçı Ains, onun için fedakarlık yapmıştı. Etrafında başkalarının olması asla kötü bir şey değildi.
Bu yüzden, gözlerinde samimi bir merakla Naldine’ye döndü.
“Neden beni tamamen Yutmaya çalışmıyorsun? Neden böyle olduğumu anlamak için beni parçalamıyorsun? Seni bu kadar haklı kılan nedir?”
O, bu İlkek Mimar’a baktı; Kadın da ona sakin bir şekilde karşılık verdi, yanıtı uğursuz bir kesinlikte ortaya çıktı.
“Çünkü çok fazla Fısıltı ve Yankı duydum. Seni ya da Sonsuzluğ’unu asla içime almayacağım. Seni tanımadan çok önce yaptığım şeyi yapmaya devam edeceğim: Arındıracağ’ım, İlerleteceğ’im.“
Renk’li Yağmur’un ortasında daha dik durdu.
“Senin ne olduğun ve neyi temsil ettiğin elbette bana yardımcı oluyor. Son Ânlar’da, daha önce hiç olmadığı kadar çok Sonsuzluk’la karşılaştım. Ama bu, kendi Sınırsız Varoluş Medeniyet’ime ve onun Sınırsız Doğası’na olan inancımı daha da güçlendiriyor. Sen olmasan bile Yolum’dan emin olmamı sağlıyor...“
Sesi, Yağan Yağmur’un kendisiyle yarışırcasına ikna edici bir şekilde yükseldi.
“Ben BÜYÜĞ’üm. Çünkü ben zaten SINIRSIZ Armatür’ü dövdüm.“
HUUM!
Bu sözleri söylerken, Naldine sağ elini kaldırdı.
Parmak uçlarından omzuna kadar tüm kolu, çok Renk’li Yağmur’u yanında sönük kalacak kadar gösteren, yıldız gibi parlayan, Beyaz-Altın bir ışıltıyla parlamaya başladı. Et, şeffaflaşarak altındakini ortaya çıkardı ve Noah, Medeniyet anlayışını yeniden tanımlayan bir şeye bakarken buldu kendini.
Sonsuz Varoluş ve Sonsuzluk ile parlayan Kemikler.
İlk olarak Parmak Kemikler’i parladı; Parmaklarındaki On Dört Kemik, Varoluşlar’ın Kavrayış’ının Ötesi’nde bir hassasiyeti yansıtan düzenlemelerle dizilmişti. Her biri kristalleşmiş Medeniyet’e dönüşmüştü. Ardından el Kemikler’i geldi; Parmakları bileğe bağlayan Beş Kemik, her biri Sınırlar’ın kurallardan ziyade Öneriler olduğunu İlan Eden birer Otorite direğiydi.
Sonra Radius ve Ulna Kemikler’i parladı; Ön kolunun ikiz Kemikler’i, Aşkınlığ’a doğru uzanan Demiryolu Raylar’ı gibi Paralel uzanıyordu!
Onların arasında, normalde Kas ve Tendonlar’ın bulunacağı boşluklarda, Noah, aralıklardan geçen eşsiz bir doğal Sonsuzluk Dokuması’nı görebiliyordu. Onun Sonsuzluğ’u değildi. Gözlemlenebilir Varoluş’tan gelen Otorite de değildi. Onun, Özenli dönüşümün geçirdiği Eonlar boyunca kendi başına geliştirdiği, Medeniyet’i ile o kadar tamamen bütünleşmiş bir şeydi ki, ayrılması imkansız görünüyordu.
Humerusu hepsinden daha parlak bir şekilde parlıyordu; Üst kolundaki tek Kemik, altındaki her şey için bir dayanak noktası görevi görüyordu. Dönüşmüş ve dönüşmemiş Varoluş arasındaki bağlantı noktası, tamamladığı ile henüz başaramadığı arasındaki sınır olarak işlev gören bir eklem aracılığıyla omzuna bağlanıyordu.
Sınırsız Varoluş’un büyük Medeniyet’inin işleyişi, o Kemikler aracılığıyla kendini gösterdi. Noah, daha önce hiç hayal etmediği Otorite Sistemler’ini, kendi bakış açısından tamamen farklı açılardan Sonsuzluğ’a yaklaşan metodolojileri gözlemledi!
Karmaşık bir şekilde, her Boşluk arasında, o eşsiz doğal Sonsuzluk, Medeniyet’in kendisinden ayrılmaz gibi görünene kadar Yapı’ya dokunmuştu.
Anlaşılmaz derecede muhteşem ve görkemliydi.
O, parıldayan Kemikler’ini, Sınırsız Armatür’ü sergilediği Ân’da, BU Zamansal, BU Eon ve BU Abaddon’un figürleri durdukları yerde yere yığıldılar. Üçü de sadece o görüntüyü görmekle bilincini yitirdi; Temeller’i, Naldine’nin Varoluş’u boyunca oluşturduğu şeye Pasif olarak maruz kalmaya bile dayanamadı.
Ve Noah, her yönden üzerine çöken korkunç bir Ağırlık ve Uçsuz Bucaksızlık hissetti.
O El’in Kemikler’ine doğru uzanmaktan kendini alamadı.
O Kemikler o kadar saf, o kadar kusursuz görünüyordu ki, İlk Ölçek’te karşılaştığı her şeyin Çok Ötesinde’ydi. En büyük, parlak Beyaz-Altın rengi Kemiğ:e odaklanmaktan kendini alamadı; Kadın’ın Humerus Kemiğ’i, yakalanmış bir Yıldız gibi parıldıyordu. Parmakları ona doğru uzandı, birkaç santim uzaklıktaydı ve içindeki Quintessence Infiniforce’nin algıladığı şeye tepki verdiğini hissedebiliyordu.
Kemikler’in Renkler’i ve muazzamlığı daha da parlak bir şekilde parlamaya başladı.
Naldine’nin ifadesi, beklenmedik bir şeyin gerçekleştiğini hissetmişçesine değişti. Vücudu geri çekildi, BU Sınırsız Armatür’ü uzanan parmaklarından uzaklaşırken, önceki sakinliği yerini endişeye bıraktı.
“Geri çekil.“
Yine de Noah, Quintessence Infiniforce etrafında parıldarken, çok renkli ışık onun dönüşmüş kemiklerine doğru baskı yaparken, büyülenmiş gibiydi. Varoluş’u, onun yarattığı şeye dokunmak istiyordu. Sonsuzluğ’u, onun geliştirdiği şeyi görmek istiyordu!
Naldine, hafifçe baskı uygularken, gözleri ağırlaştı; Yumruğu, fiziksel güçle hiçbir ilgisi olmayan bir kuvvetle aralarındaki boşluğa vurdu.
ÇAT!
Aralarında devasa bir çatlak açıldı ve Varoluş’u parçalayan bir şiddetle her yöne yayıldı. Çatlak, algının takip edemeyeceği bir Hız’la dışarıya doğru yayıldı; Taşları, Buz’u, Otorite’yi ve Varoluş’u, Kaçınılmaz bir gıcırtıyla birbirinden ayırırken, iki yarıya böldü.
Jotunheim ikiye bölündü.
Tek bir gelişigüzel Yumruk’la tüm İlkel Âlem’in merkezi ikiye ayrılmıştı; Proterozoik Ölçek Otorite’si, İkinci Ölçek’teki Varoluşlar’ın neden altındaki her şeyden tamamen farklı Parametreler’le işlediğini tam olarak gösteriyordu.
Noah, Naldine’nin siluetine bakarken, canlı bakışları geri dönmüş gibiydi.
Naldine, Bölünen Âlem’in ortasında, haşmetli bir tavır ve olağanüstü bir hava ile duruyordu; Folgun göğsü yorgunluktan ya da aşırı efordan değil, Potansiyel olarak mümkün olabileceklerin gerçekliğinden dolayı inip, kalkıyordu. Beyaz saçları, onu sanki ışığın kendisinden oyulmuş gibi gösteren bir şekilde çok renkli Yağmur’u yakaladı. Tekillikler’le noktalı gözleri, Yıldızlar’ı dondurabilecek bir soğuklukla ona sabitlendi.
“Kal. Geri çekil.“
HUUM!
Noah, parlayan gözlerle ona baktı; Jotunheim etraflarında inlemeye devam etse de, soğukkanlılığını yeniden kazanmıştı.
“Görünüşe göre... Proterozoik Dokumalar’la bir şeyleri etkileyebilirim. Belki de onu Yükseltebilirim.“
Gülümsemesi, çoğu Varoluş’un kaçıp gideceği türden bir davet içeriyordu.
“Denemek istemez misin?“
Genesis Hükümdar’ı, kendini toparlarken, soğuk bir ışıkla ona bakan İlkel Mimar’a bu sözleri söyledi. Sesi soğuk ve kesin çıkıyordu.
“Sonsuzluğ’um bana aittir. Bunu bir daha deneme.“
Gözleri sabit ve ihtişamlıydı ve Noah, ne teklif ederse etsin, asla sarsılmayacak bir kararlılık gördü. Kabul ettiğini belirtmek için ellerini kaldırdı ve başını sallarken, etrafındaki haşmetli hava da kayboldu.
“Tamam. Sorun değil.“
Ses tonu daha iş odaklı bir havaya büründü.
“Bir yere gitmek istediğini söylemiştin? Benim kendi planlarım var, bu yüzden seninkileri nasıl uyarlayabileceğime bakmam gerekecek.“
Şu ana kadar verdiği bilgilerle çok değerli olduğunu kanıtlamıştı, karşılaşabileceği tehlikeler hakkında bilgi edinmesini sağlamıştı. Onu yanında tutacaktı. Dahası, gerçekten de... Şey, eline ulaşmak istiyordu. Tam olarak Kemikler’ine. Sınırsız Armatür, gerçekten de gelişmiş bir Medeniyet Biçim’i gibi geliyordu, tamamen farklı bir Ölçek’te, taklit etmeyi çok isteyeceği bir şeydi.
Parlayan gözlerle ve zihninde düşünceler dolaşırken, Naldine’ye baktı. O da aynı olağanüstü havayla ona baktı, elini indirdi ve yırtık Jotunheim etraflarında iyileşmeye başlarken, o canlı Kemikler tamamen ortadan kayboldu.
“Önce bir Tekil Bilinc’i görmemiz gerekiyor.“
BOOM!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.