Bölüm...
Comedy,Drama,Harem,Romance,School,Slice of life

Bölüm 8

Yazar: Eikon Grup: : Rumina Scans Okuma süresi: 24 dk Kelime: 5.955

VIII / İblis Denen Kadına Karşı

Shiragiku ile o ıstırap verici tartışmanın yaşandığı günün okul çıkışıydı.

(Bugün nedense fazladan yorgun hissediyorum...)

Neyse ki İzumi’nin bugün yarı zamanlı işi yoktu. Edebiyat kulübünde kitap okuyup rahatlayabilir, sonra da evde güzelce dinlenebilirdi. Evet, tam olarak böyle yapacaktı.

Sınıf rehberliği bittikten sonra İzumi sınıftan çıktı.

“İ~zu~mi~kun♡”

“Gyaaaahhhh!!”

Aniden sırtında bir parmağın gezindiğini hissedince panikle arkasını döndü.

Gelen Nanao’ydu.

İzumi’nin bu tepkisine şaşırarak gözlerini kocaman açmıştı.

“Eh? Durduk yere böyle çığlık atmak biraz ayıp değil mi?”

“Bunu az önce sırtıma ‘Seviyorum♡’ yazan birinden duymak istemiyorum!”

“Ah, anladın mı? Sevindim♪”

“Sen böyle şeyler yaptığın için sınıfta dışlanıyorum, haberin var mı!?”

Nanao sevimli bir şekilde gözlerini kırpıştırıp başını yana eğdi.

“Gerçekten o kadar tuhaf şeyler mi yaptım?”

“Öğle arasından beri destekçilerin çığ gibi büyüyor.”

Çatı katında Beyaz Nanao’nun patlattığı “Aaa~“ bombası.

Sınıftaki kızlar bunu kazara görmüş ve olay anında tüm sınıfa yayılmıştı.

Bu yüzden “İyi bir kız“, “Onunla çıkmalısın“ ve “Zaten popüler falan da değilsin“ şeklindeki üçlü kombo yüzünden kulakları sağır olana kadar bombardımana tutulmuştu.

Erkekler de acımasızdı. İzumi’nin hiç müttefiki kalmamıştı. Kendi tarafında olabileceğini düşündüğü tek kişi olan Amane bile... nedense ona sadece kin dolu gözlerle bakıyordu. Neler oluyordu böyle... İzumi tamamen çaresizdi.

Onun bu acı dolu isyanına karşılık Nanao neşeyle kıkırdadı.

“Ahaha. O zaman benimle çıkmalısın işte.”

“Sanırım pes etmekten başka çarem kalmadı...”

Bıkkınlık içinde olan İzumi, kütüphane hazırlık odasına doğru yöneldi.

Ve tabii ki Nanao da peşinden geldi.

“Eh? Sen neden benimle geliyorsun?”

“Hmm, özel bir sebebi yok, sadece İzumi-kun’la oynamak istiyorum.”

“Sen okçuluk kulübünde değil miydin? Geçiş yapmadan önce dojoyu görmek istediğini söylemiştin.”

“Bugün antrenman yok. Üçüncü sınıflar dojoyu bireysel çalışmalar için kullanıyor, ben de ne yapsam diye düşünüyordum.”

Onlar bu konuşmayı yaparken...

Nanao aniden ayak parmaklarının ucuna yükseldi ve kulağına fısıldadı.

“Bir de, İzumi-kun’la biraz daha beraber olmak istiyorum, anlarsın ya?”

“Kulağıma fısıldayıp durmasana!”

“İzumi-kun, kulaklarının şekli çok güzel. Sadece yakından bakmak istedim.”

“Bu nasıl bir mantık böyle?!”

Kıkırdadı.

Onunla dalga geçtiğini biliyordu... ama onu asıl şaşırtan, kendi içindeki bu telaşlanmaydı.

Karşısındaki Amane veya Shiragiku olsaydı muhtemelen oldukça sakin kalabilirdi. İzumi o düzeyde bir soğukkanlılığa sahipti.

Ama sadece “Senden hoşlanıyorum“ dendiği için...

Sadece bu basit kelimeler yüzünden Nanao’nun her sözü ve hareketi sanki özel bir anlam taşıyormuş gibi hissettiriyordu.

(Bu hiç iyi değil...)

İzumi kendi basitliğine akıl sır erdiremiyordu.

Yine de, bu tempoda devam etmek de pek iyi olmazdı. Kütüphane odasına yaklaşıyorlardı.

Kendini toparlayarak Nanao’ya döndü,

“Şey, ben kulübe uğrayacağım.”

“Eh? Benimle birlikte eve dönmeyecek misin?”

“Sanki mecburiymiş gibi söyleme şunu...”

Bu gidişle peşine takılıp onunla çıkmaya başlama ihtimali hiç de mantıksız görünmüyordu ve bunu gülüp geçemiyordu. Hem beyaz hem de siyah tarafı olan bu kızla başa çıkabileceğini hiç sanmıyordu.

Sonra, aklına bir fikir gelmiş gibi Nanao konuştu:

“Ah, doğru ya. İzumi-kun’un kulübü benim de ilgimi çekebilir.”

“Ha? O kadar da özel bir yer değil, biliyorsun değil mi?”

“Bir bakmak istiyorum. Yasak mı yoksa?”

“Şey... yani...”

İzumi kaşlarını çattı.

Sonuçta sadece edebiyat kulübüydü. Sadece kitap okuyup sohbet ediyorlardı. Başkalarına göstermeye değecek bir şey yoktu.

Ancak diğer taraftan bakıldığında gelmek istiyorsa onu reddetmek için özel bir neden de yoktu.

(Onu burada reddedersem sanki Nanao’dan etkileniyormuşum gibi görünecek, ki bundan hiç hoşlanmıyorum...)

Dürüst olmak gerekirse ondan etkilendiği belliydi ama bu, ergen bir erkeğin öz bilinci ve gururuyla ilgili bir meseleydi. Hâlâ güvendeydi. Ya da öyle sanıyordu!

“Pek ilginç bir yer değil ama...”

“Yaşasın, geliyorum!”

O kadar masum görünüyordu ki.

Pes eden İzumi, Nanao’yu da yanında götürmeye karar verdi.

(Düşününce sadece üçümüz kaldığımızdan beri ilk defa dışarıdan bir öğrenci getiriyoruz...)

Eskiden sık sık olurdu.

Mezun olan senpailer sohbet etmek için sık sık dışarıdan öğrencileri getirirlerdi. Bu yüzden İzumi için bu oldukça normal bir kültürdü.

Kütüphane odasının tam önüne gelmişlerdi, bu yüzden biraz geç olmuş gibi hissetse de ne olur ne olmaz diye kouhailerine Nanao hakkında bir LINE mesajı attı.

(Aniden bir üst sınıfı getirmek onları şaşırtabilir... ama o ikisi sorun çıkarmaz herhalde.)

Melek-chan lakaplı Domoto İnori kibar biriydi ve Kasuga Haru da herhalde yeni tanıştığı bir kızın üstüne atlayacak değildi.

Aklında bu sıradan düşüncelerle İzumi kütüphane hazırlık odasının kapısını açtı.

“Senpai, neden burada bir yabancı var?”

Buz gibi soğuk olan kütüphane hazırlık odasında Kasuga’nın gürleyen sesi yankılandı.

İzumi tahmininde tamamen yanıldığını fark etti.

Öncelikle kapıyı açtığı an bu cümleyle karşılaşmıştı.

Daracık hazırlık odasında kollarını kavuşturmuş dikilen kızın dondurucu bakışları öldürme niyetiyle dolup taşıyordu, başka bir dünyada suikastçı olduğunu itiraf etse inanırdınız.

Ve Melek İnori ise sadece gergin bir şekilde kıpırdanıyordu.

Aniden düşmanca bir hâl alan kütüphane hazırlık odasının önünde İzumi neye uğradığını şaşırmıştı.

(Bu kadar mı karşı yani...)

Haber vermeden birini getirmek kabul etmek gerekir ki kabalıktı. Bu, üst sınıf konumunu kötüye kullanmak olarak bile görülebilirdi.

Yine de neden bu kadar açıkça düşmanca davrandığını anlamakta zorlanıyordu.

Onun sınıftaki normal halini bilmiyordu ama İnori’nin anlattıklarından yola çıkarak Kasuga’nın sakin bir kız olduğu izlenimine kapılmıştı. Şeytan olarak adlandırılması sadece arkadaşını korumaya çalışmasından ibaretti.

Neden bu kadar sinirliydi?

Bunu düşünürken İzumi’nin aklına bir şey geldi.

(Odanın kalabalıklaşmasına bu kadar mı karşı?)

Tamamen yanılıyordu.

Tıpkı büyük liglerdeki bir vurucunun devasa bir faul atışı yapması gibiydi. İzumi’nin, Kasuga ve diğerlerinin Nanao’nun ona açıldığını bildiğinden zerre haberi yoktu.

Gerçi bilse bile “beni kıskanıyor“ diye düşünmezdi. Kasuga’nın her zamanki konuşma tarzı göz önüne alındığında nadir görülen tsundere tarafı kendini yanlış zamanda gösteriyordu sadece. Gerçi bu durum muhtemelen hiçbir zaman gün yüzüne çıkmayacaktı...

Kasuga ve İnori’ye gelince,

Geçen gün çatıda patlayan “Senden hoşlanıyorum♡“ bombasından bu yana ilk kulüp faaliyetleriydi.

Çok sevdikleri senpailerine sevimli bir kız ilan-ı aşk etmişti ve o da kızı kulüp odasına mı getirmişti? Olaydan önceki “Aaa~“ bombası da aslında geçtiğimiz yıl boyunca epey konuşulan bir konu olmuştu.

Bu tamamen “okulda cilveleşmek için kendilerine özel bir alan yaratmaya çalışan yeni bir çift“ gibi görünmüyor muydu?!

Nanao’nun (?) sürpriz ziyaretiyle tamamen gafil avlanan Kasuga, işte bu yüzden içgüdüsel olarak savunmaya geçmişti.

Bu edebiyat kulübü... şartlar ne olursa olsun, Kasuga ve İnori için senpaileri İzumi ile (“ve diğerleriyle“ demekte ısrar etse de) rahatsız edilmeden vakit geçirebilecekleri yegane alandı.

Düşmanı kovmalı ve bu kulübün huzurunu korumalıydı.

(İşte, bu kadının istilasını burada durduracağım!)

Bu kararlılıkla Kasuga gözlerini kocaman açtı.

“Ah, lütfen, içeri buyurun~ Senpai, biraz çay yapayım mı~?”

“İnori!?”

Arkadaşının ihaneti sayesinde kale kolayca yıkılmıştı.

İnori katlanabilir bir sandalye getirmiş ve kibarca üzerine bir minder koymak üzereydi. Kasuga onu omzundan tutup köşeye sürükledi.

Sonra son derece kısık bir sesle arkadaşına isyan etti.

“İnori, sen ne yapıyorsun!?”

“Ama Haru, çok kaba davranıyorsun. En başından kavga çıkarıp güreşmek falan mı istedin?”

“A-Ama, böyle giderse Senpai...”

“Haru, artık pes etmelisin. Hiçbir erkek o kadar tatlı birinden itiraf almaktan şikayetçi olmaz. Ona karşı adil bir şekilde kaybettin.”

“~~~!!”

İzumi onların bu şüpheli hallerini şaşkın bir ifadeyle izliyordu.

İzumi’nin bakış açısından neler olup bittiği hiç anlaşılmıyordu. Önce Kasuga düşmanca davranmış, ardından İnori onları karşılamıştı.

(Öğle arasında Hakua ablanın o garip hallerinden sonra bu... bugün hiç şansım yok mu?)

Anca o zaman dikkatini Nanao’nun durumuna verebilmişti.

“Kusura bakma. Görünüşe göre ortalık biraz karışık...”

“Hiç sorun değil. Durduk yere gelerek onları epey şaşırttım sonuçta.”

Gelir gelmez azar işitmesine rağmen Nanao hiç de rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Aksine gülümseyerek şöyle dedi:

“Sevimli kouhailermiş. Ben de okçuluk kulübüne yeni katıldığım için bir nevi yeni üye sayılırım, biliyor musun? O yüzden nasıl bir tavır takınacağımdan pek emin değilim.”

“Ah, anladım. Genelde öğle yemeğini falan beraber yemiyor musunuz?”

“Evet, o tarz zamanlarda yiyoruz. Şimdilik sessiz kalsam iyi olur diye düşünüyordum ama bu sefer de kendilerini garip hissedebilirler.”

“Zor bir konu cidden. Bu arada bizim okçuluk kulübü iyi midir? Ortam da muhtemelen ona göre değişiyordur...”

“Hmm, bölge elemelerinde üst sıralarda olduklarını duydum ama Kanto’da dişli rakipler var. Buradan itibaren sıkı çalışmamız gerekecek.”

“Anladım. Peki önceki okulunda hangi kulüpteydin?”

“Şey, o konu...”

Sonra Nanao manidar bir şekilde gözlerini ona dikti.

“Daha önce hangi kulüpte olduğumu merak mı ediyorsun?”

Bu şeytani tavrı İzumi’nin kalbini tekletti.

“H-Hayır, sadece laf olsun diye soruyordum...”

“Hmm? Sıradan bir sohbet ediyormuş gibi yapıp benim hakkımda daha fazla şey mi öğrenmek istiyorsun yoksa?”

“Hey, çok sinsice konuşuyorsun!”

“Hayır, alakası yok. Sadece İzumi-kun’un benim tatlı bir kız olduğumu düşünmesini istiyorum o kadar.”

Sonra takas için gizemli bir şart öne sürdü.

“İzumi-kun benimle randevuya çıkarsa söylerim.”

“Ne demek istiyorsun? Gerçekten o kadar gizemli bir liseli kız mıydın?”

“Öyle değil ama...”

Nanao iki eliyle ağzını kapatarak cilveli bir pozla yalvardı.

“Olmaz mı? Şehre ilk gelişim, o yüzden birinin korumam olmasını istiyorum.”

“...”

Bu tarz bir ifade biçimi son derece kurnazcaydı.

Kibar İzumi için böyle bir isteği geri çevirmek çok zordu. Daha tanıyalı bir hafta olan bu kız, onun bu huyunu çoktan çözmüş gibiydi.

“Tamam.”

“Yaşasın! Bu cumartesiye ne dersin?”

“Şey, öğleden sonra işten çıkıyorum, o saatten sonrası uyar...”

Böylece hafta sonu planlarını ayarladılar.

Ne olduklarını bilemeden edebiyat kulübü odasına ağır bir hava çöktü.

Şaşkınlıkla arkalarına döndüklerinde az önce strateji toplantısı yapıyor gibi görünen grubun artık onlara gözlerini dikmiş baktığını gördüler.

Ardından son derece huysuz bir ses tonuyla içlerinden biri doğrudan İzumi’ye seslendi.

“Senpai. Flört edecekseniz lütfen bunu başka bir yerde yapın. Bu kulüp odası kızları getireceğiniz bir mekan değil, öyle değil mi? Bu edebiyat kulübünün başkanı olabilirsiniz ama bu sırf kıdemden kaynaklanıyor, karakterinizin veya başarılarınızın bir değerlendirmesi değil...”

“Ah, haklısın. Kusura bakmayın...”

Her ne kadar bir patlama olsa da son derece haklı bir noktaya değinmişti, bu yüzden İzumi uysalca özür diledi. Aksi takdirde azar işitmenin sonsuza dek süreceğini biliyordu.

Sonra Haru derin... çok derin bir nefes aldı.

“Yani, hımm, görünüşe göre gayet rahat bir şekilde randevulaştınız...”

Bir an durakladı... ve derinlerden yankılanan bir sesle sordu:

“Onunla... çıkıyor musunuz?”

Haru’nun şu anki ruh hali göz önüne alındığında bu oldukça sakin bir cümleydi.

Ancak asıl sorun, yüz ifadesinin ağlamak üzereymiş gibi görünmesiydi. Duyguları o kadar bariz bir şekilde dışarı taşıyordu ki, normalde o zehirli kişiliğini nasıl koruyabildiği şaşırtıcıydı.

Bu sırada en yakın arkadaşı “Ne kadar eğlenceli“ diye düşünerek akıllı telefonuyla gizlice o ifadenin fotoğraflarını çekiyordu.

İzumi ise “Çıkma teklifi aldığımı nereden bildin?“ diye merak etse de olayın çoktan büyük bir tantanaya dönüştüğüne kendini inandırmıştı bile.

“Yok canım, daha yeni tanıştığım bir kızla çıkamam...”

“?!”

Bu sözler üzerine Haru irkilerek tepki verdi.

Normalde kaşlarının arasına kazınmış olan derin çizgiler bir anlığına yerini sevinçli bir ifadeye bıraktı.

“Şu an hoşlandığım bir kız yok. Şu sıralar kimseyle çıkmayı düşünmüyorum.”

“~?!”

Yıkıcı bir karşı saldırı!

Bu, beklenmedik iki aşamalı bir psikolojik saldırıydı. Üstelik bunu o kadar doğal bir şekilde yapmıştı ki daha da acımasız bir hal almıştı. Asıl iblis bu taraftaydı.

“?!”

Haru bu beklenmedik ölümcül yaranın acısıyla kıvranırken İnori en sonunda görev bilinciyle araya girmek zorunda hissetti.

Oturması için bir sandalye verirken ederken durumu sakinleştirmeye çalıştı.

“H-Her neyse! Buraya kadar geldiğinize göre hepimiz iyi geçinelim.”

Böyle devam ederse Haru belalı bir duruma düşecekti.

Bu da İnori için iyi bir sonuç doğurmazdı. Bu bir tedbir hareketiydi, sonuçta ortaokuldan beri Haru’nun en yakın arkadaşıydı.

Ancak Haru tatminsizdi. İdeal olanı, Nanao’yu kapı dışarı etmekti.

“İnori...”

“Şişşt, Haru! Senpai’nin kimseyle çıkmadığını öğrendiğimize göre kötü bir izlenim bırakamayız!”

“Uu?!”

Beklediğinden daha sert bir şekilde azar işiten Haru isteksizce itaat etti.

Kouhailerinin bu yeni hallerini izleyen İzumi allak bullak olmuştu.

(Şu kızların ne düşündüğünü gerçekten hiç anlamıyorum.)

Kızların dünyası... onun gibi bir bakirin kavrayamayacağı kadar derindi.

Böylece, ortalık sakinleştikten sonra olağan kulüp faaliyetlerine geri dönüldü.

Ya da öyle olması gerekiyordu.

“...”

“...”

“Ah, İzumi-kun, henüz sayfayı çevirme.”

“Tamamdır.”

“...”

“...”

“Teşekkürler, şimdi çevirebilirsin.”

“Tamamdır.”

“~~?!”

Edebiyat kulübü.

Tekrar belirtmek gerekirse, sadece kitap okunup sohbet edilen bir yerdir.

Okuma saatlerinde genelde sessizlik hakim olur.

Bugün de farklı olmamalıydı.

“İlginç, değil mi?”

“E-Evet...”

“Sence bu iki karaktere ne olacak?”

“Şey, henüz çok erken. Üstelik bu bir ölüm oyunu hikayesi, o yüzden mutlu sonla biteceklerini pek sanmıyorum...”

O andan beri, İzumi ve Nanao fısıldaşarak aralıksız konuşuyorlardı.

Haru ve İnori için seslerini alçak tutmaya çalışıyorlardı ama bu durum sadece dikkatleri daha çok dağıtıyordu. Özellikle de bu ikisi...

(Biz neden aynı kitabı okuyoruz?)

Aynen öyle.

Nanao omuzları birbirine yapışık halde İzumi’nin getirdiği kitaba bakıyordu. Zaten kulüp odası daracıktı... ama yine de bu kadar yakın olmaya hiç gerek yoktu. Yine de Nanao bu pozisyonda durmayı tamamen doğal görüyordu anlaşılan.

Cilveleşiyorlardı.

Hem de dibine kadar.

Şey, ikisi... ya da en azından İzumi’nin bizzat kendisi cilveleşmek niyetinde değildi ama dışarıdan birinin gözünden bakıldığında bu sadece flört etmek olarak görülebilirdi. Sözlük anlamıyla düpedüz CİLVELEŞİYORLARDI.

Sınıf arkadaşları Satou burada olsaydı camı kırıp çığlık atarak bahçeye fırlayabilirdi. O kadar fena flört ediyormuş gibi görünüyorlardı ki, daha tanışalı bir hafta bile olmamış bir kızla erkeğin sahip olması gereken kişisel alanın çok ötesindeydi.

Ama burada bu duruma kafayı takacak bir Satou yoktu.

Onun yerine yanaklarını şişirmiş, son derece sinir bozucu bir aura yayan Haru vardı.

Belki de umursamıyormuş gibi davranarak akıllı telefonuna bakıyordu ama oyununda dokunurken parmakları titriyor, kemik çatırdamasına benzer seslerle sürekli hata yaptığını belli ediyordu.

Ve en yakın arkadaşı İnori... omuzları şiddetle sarsılıyordu. Dürüst olmak gerekirse Haru’yla aynı zihinsel seviyede kendini zor tutuyordu. Ama burada kahkahayı patlatamazdı, yoksa sorun çıkardı.

Ne kadar da patlamaya hazır bir atmosfer.

Kırılma noktasının gelmesi çok sürmedi.

Haru’nun kararlı ifadesinin ardından soğuk bir ses çınladı:

“Neden kendi kitabınızı okumuyorsunuz?”

İzumi ve Nanao şaşkınlıkla başlarını kaldırdılar.

“K-Kusura bakma, çok mu ses çıkardık?”

“Evet. Bu edebiyat kulübünün faaliyetleri okumaya dayandığına göre başkalarını rahatsız etmeden bu okuma saatine ciddiyetle odaklanmalıyız.”

Kendi söylediği laf kocaman bir bumerang gibi ona dönüyordu ama yine de son derece ciddiydi.

Normalde sadece akıllı telefon oyunları oynayan, hatta kuralları fena halde çiğneyerek diğerlerine hikayeyle ilgili spoiler veren birinin böyle bir açıklama yapması inanılmaz görünüyordu.

İzumi garip bir şekilde gülümsedi ve yanındaki Nanao’ya dönerek:

“Şey, kulüp faaliyetlerimizi gözlemlemek için buradasın. Yanında kitap falan yok mu? Bu sabah okuma saati vardı, değil mi?”

“Hmm, henüz bir kitap ayarlamadım.”

“Bu kesinlikle bir yalan...”

Ne yapacağını düşünürken sanki aklına “parlak bir fikir“ gelmiş gibi Nanao yine gereksiz bir şey söyledi.

“O zaman sayfayı ne zaman çevirebileceğimizin sinyalini belirleyelim.”

“Ciddi misin? Hâlâ aynı yoldan mı gideceksin?”

İdeal olanı, kendi kitabını alıp okumasıydı.

Daha doğrusu, illa okumakta ısrar etmeye gerek yoktu. Zaten Haru hep mobil oyun oynuyordu, o yüzden kendisi de büyük ihtimalle sorunsuzca aynı şeyi yapabilirdi...

Gerçi Nanao’nun büyük ihtimalle bu öneriyi dinlemeyeceğini fark etmeye başlamıştı.

“Tamam İzumi-kun, okumaya devam edelim.”

“Sessizce olacaksa tamam...”

Tekrar okumaya başladılar.

Sonra aniden Nanao elini İzumi’nin bacağına koydu.

(?!)

Bu beklenmedik hareket kalbinin neredeyse yerinden fırlamasına neden oluyordu. Sesini zar zor bastırdı. Burada bir ses çıkarsaydı Haru muhtemelen onu yine bir haşereymiş gibi azarlayacaktı.

(Eh? Nanao? Neler oluyor?)

İzumi’nin şaşkınlığını umursamayan Nanao dikkatle kitaba bakıyordu.

Bakışlarından okuduğu belliydi ama... bir dakika, dur bakalım. Bu pozisyon hiç iyi değil. Daha doğrusu, az önceki o “sinyal“ demek oluyor ki...

Eli bacağını yavaşça okşadı.

“?!”

Bu sefer kalbinin yerinden fırlamasına kıl payı engel oldu.

Normalde sınıf arkadaşları tarafından “sadece güzel bir yüz“ diye alay ediliyor olabilirdi ama gerektiğinde aksiyona geçen bir adamdı. Bir dakika, harbi sadece güzel bir yüzü mü var?

O bunu düşünedururken Nanao’nun eli nazikçe bacağını okşamaya devam ediyordu.

Küçük daireler çiziyordu... evet, işte bu. Bu hareketi tanımıştı. İzumi küçükken, büyükanne ve büyükbabası evlerinde mochi dövme etkinliği yaparlardı. Dedesi tokmakla vururken ninesi ustaca parmak hareketleriyle mochiyi tam olarak böyle yoğururdu. Tüy gibi dokunuş dedikleri bu muydu?

Nanao bacağını her okşadığında, beynine heyecan verici bir karıncalanma gidiyordu. Acaba o zamanlar mochi de böyle mi hissetmişti? Çok lezzetliydi, özellikle etrafı ev yapımı ankoyla sarılmış taze dövülmüş haliyle... hayır, şimdi gerçekten gerçeklerden kaçma zamanı değildi.

(“Nanao, amacın ne senin?”)

Ama tabii ki bir cevap gelmedi. Bakışlarını kitaptan ayırmadan İzumi’nin bacaklarını okşamaya devam etti.

(“B-B-Bu çok gıdıklıyor... işler biraz fazla ileri gitmiyor mu? Çok utanç verici...”)

Olayın farkına vardığında hisleri daha da hassaslaştı. Nanao’nun omzu her değdiğinde vücut ısısını hissedebiliyordu. Her nefes verişinde sanki tatlı bir koku burnuna geliyor gibiydi.

Bu daracık kütüphane hazırlık odasında.

Bir noktadan sonra hava nemli ve bunaltıcı bir hâl almıştı.

Ne kadar pratik zekalı olursa olsun, İzumi sonuçta sağlıklı bir lise öğrencisiydi. Tatlı bir kız aniden ona böylesine samimi bir yaklaşımda bulunursa aklındaki tüm düşünceler uçar giderdi. Kitap okuyacak halde değildi.

Ve bu arzu dalgası, önüne geçilemeyen bir yakarış gibiydi.

O zamana kadar, Nanao’nun hareketlerine “Havava...!“ diye şaşkınlıkla bakarken yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Ortaokuldan yeni mezun olmuş biri için Nanao’nun bu samimi yaklaşımı son derece yetişkinceydi. Tıpkı Amerikan filmlerinde kadın ve erkeğin yatağa düşmeden hemen önceki sahneleri gibi hissettiriyordu.

(“İnori! Ne oluyor burada!?”)

(“Ne bileyim ben! Liseliler arasında normal mi bu!?”)

Tüm dikkatin odağı olan Nanao ise...

Aniden başını kaldırdı ve kaşlarını çatarak İzumi’ye baktı.

“İzumi-kun, o sayfayı okumayı hâlâ bitirmedin mi?”

“Sayfayı çevirmem için verdiğin sinyal bu muydu!?”

Çözülmesi imkansız derecede gizemliydi.

Haru hışımla pencereyi açtı.

Ferahlatıcı hava kütüphane hazırlık odasına doldu ve sonunda herkesin aklı başına geldi.

“Pavyon mu burası!?”

Haru’nun öfkeli çıkışı Nanao’yu hedef aldı.

Nanao “Vah“ diyerek sadece gözlerini kırpıştırdı. Neden azar işittiğini pek anlamamış gibiydi.

Haru hazırlık odasının kapısını işaret etti.

“Yan taraf kütüphane. Git ve kendi kitabını al!”

“İstemiyorum.”

“Nedenmiş o!? Kendi kitabını oku!”

“Hmm...”

Nanao bir şeyler düşünürken zorlanıyor gibi görünüyordu.

Acaba nedir diye merak ederken dönüp İzumi’ye sordu.

“Ama İzumi-kun, bu kitabı ilk kez okuyorsun, değil mi?”

“Eh? Şey, evet ama...”

Geçen günkü gizem romanını bitirmişti.

O yüzden bu kez yeni bir kitap getirmişti ama...

“İzumi-kun bu kitabı ilk kez okuyorsa ben de onunla birlikte okumak istiyorum.”

Haru aceleyle lafa girdi.

“Ş-Şey, aynı kitabı alırsan...”

“Ama o zaman farklı hızlarda okuruz. Birlikte okuyup aynı anda tepki vermek daha eğlenceli değil mi?”

“Ama öyle okuması zor olur...”

“Sorun değil. İzumi-kun nazik biridir, bu yüzden beni biraz bekler.”

Haru çaresizdi.

Çünkü o kitabı Haru da gizlice önden okuyordu!

Bu defa heyecanı paylaşan ilk kişi olmaya kararlıydı... ya da arkadaşı İnori’ye göre bu konuda fazla beceriksizdi. Haru için “birlikte“ okumak, tamamen kör noktaydı, onun aklında bu bariz bir hileydi!

“A-Ama bu...”

Sıkıntı içinde inkar etmeye çalıştı ama faydası yoktu.

Sonuç çoktan belli olmuştu, geriye sadece acınası durumunu sergilemek kalmıştı. Yine de Haru için bu, geri adım atamayacağı bir ölüm kalım meselesi gibiydi...

Ancak Nanao atmosferi hiç umursamadı.

Hafifçe yukarı bakıp, iki eliyle utangaçça ağzını kapatarak yüzü kızarmış bir halde şöyle dedi:

“Açgözlü biriyim, o yüzden İzumi-kun’un tüm ilklerini ben istiyorum?”

“!?”

Bunu duyan İzumi’nin yüzü kıpkırmızı oldu. Ağzını açıp kapadı ama tek bir kelime bile edemedi.

Ve bu lafı işiten Haru...

Ona sertçe baktı, gözleri biraz doldu ve bağırdı:

“Kastettiğin buysa ben de yapacağım!”

“Eh? Neyi yapacaksın?”

“Madem birlikte okumak sorun değil, o zaman hep birlikte okuyalım!”

“Haru? Neyin var senin?”

Bu ani ve gizemli yüzleşmeyle afallayan İzumi ne yapacağını şaşırmıştı.

Ve Nanao’nun aksi yönünden ona doğru sertçe bir sandalye itildi. Kütüphane hazırlık odası daracık olsa bile bu kadar sıkış tepiş oturmaya hiç gerek yoktu. İşin garibi, şu an rahatça bacaklarını uzatabilen tek kişi İnori’ydi. Gerçi o da heyecanlı bir şekilde akıllı telefonuyla video çekmeye çalışıyordu...

“Hadi ama! Senpai, çabuk ol ve oku!”

“Hey, Haru? Neler olduğunu ciddi ciddi açıklayacak mısın?”

“Öf, çok kalın kafalısın! Bir FPS oyununda saldırı sinyali verdim ama sen küçük bir zafer şansını görmezden gelen öncüler gibi öylece dikiliyorsun, kaybetmeye sebep oluyorsun. Bunu nasıl anlamazsın–“

“Özür dilerim! Bu kadar kalın kafalı olduğum için özür dilerim!”

Haru’nun öfkeli azarları bugün her zamankinden daha şiddetliydi.

İzumi’nin kafası karışmıştı. Haru’nun tavırları... bugün bariz bir şekilde tuhaftı. Her zaman biraz kaba bir tutum sergilerdi ama bugün aşırıya kaçıyor gibiydi.

İzumi yardım için İnori’ye baktı... ah, hiç umut yoktu. Sadece gülümsüyor ve kocaman bir X işareti yapıyordu. Anlaşılan bu sefer yardım etmeyecekti. Neler oluyor böyle... İzumi’yi hafif bir umutsuzluk kapladı.

Ve Haru sinirli bir şekilde burnundan soluyarak cevap verdi:

“Dinle. Seni Nanase-senpai ile birlikte gördüğümde–“

Ancak tam cümlenin ortasında duraksadı.

Acaba ne söylemek üzereydi?

Haru’nun zihninde yoğun bir duygu kasırgası esti.

Eh? Bu durum tamamen uygunsuz değil mi? Ona karşı romantik hisler besleyen bir kızın yaptığı aynı samimi hareketleri benim de Senpai’ye yapmam yani. Bu daracık kütüphane hazırlık odasında mı? Ellerimi kucağına koyup onu okşayacak mıyım? Bu noktada bu düpedüz kur yapma davranışı değil mi?

(Eh, şey... Ha!?)

Haru’nun aklı başına geldiği an, İzumi’nin yüzü tam burnunun dibindeydi. Ateşli sözlerine kendini o kadar kaptırmıştı ki, burunları neredeyse birbirine değecekti!

“Kyuu”

“Haru!?”

Aniden Haru kıpkırmızı oldu ve bayıldı.

İzumi aceleyle ona yardım etmeye çalıştı ama İnori onu durdurdu.

“Ah, sorun yok. Haru bazen böyle yapar.”

“Bazen böyle mi yapar!?”

Ve bununla birlikte Haru’nun gözleri yavaşça aralandı. İzumi “Sanki bilgisayar yeniden başlatılıyor“ diye düşündü ama bu kaba düşüncesini kafasından hemen sildi.

Sonra Haru birdenbire doğruldu, utançtan kıpkırmızı olmuş yüzüyle sinirli bir şekilde homurdandı.

“Ben... Ben eve gidiyorum...”

“Ah. Şey, cidden iyi misin...?”

Ama ona sadece yaşlı gözlerle ters ters bakarak İzumi’nin ağzını bıçak açmaz hale getirdi.

İzumi sessizleştikten sonra onun gidişini izledi. İnori de aceleyle çantasını kaptı, onlara hafifçe eğilerek selam verdi ve peşinden gitti.

“...”

“...”

Geride kalan İzumi iç çekerek sandalyeye yığıldı.

“Harbiden, neydi şimdi tüm bunlar...”

Muhtemelen Edebiyat Kulübü tarihinin en yoğun günüydü. Gerçi kitap okumanın bununla uzaktan yakından alakası yoktu.

(Onu üzecek bir şey mi yaptım acaba...?)

Hayır, hiçbir şey gelmiyordu aklına. Ama tavırlarına bakılırsa bir şekilde hatalı olan kendisi gibi görünüyordu...

(Ah, doğru ya...)

İzumi, Nanao’yu hatırladı.

“Kusura bakma, neler oldu ben de anlamadım...”

Nanao neşeyle gülümsüyordu.

“Sorun değil, böylesine tatlı bir kouhaiyle arkadaş olabildiğim için mutluyum.”

“Arkadaş olmak dediğin bu muydu?”

Haru en hafif tabirle küçük bir bekçi köpeği gibi saldırganca havlıyordu. Eh, belki zamanla buna alışabilirdi... gerçi İzumi’nin bunu bu kadar ciddi düşünmesi göz önüne alındığında Haru’nun sakin günleri çok uzakta görünüyordu.

Kütüphane hazırlık odasını sadece boş boş sohbet etmek için böyle tekelleştirmek muhtemelen pek doğru değildi. Bunu düşündükten sonra okuldan erken ayrılmaya karar verdiler.

Çantasını alıp hazırlık odasını kilitlerken,

Nanao manidar bir yorum yaptı:

“İzumi-kun, epey popülersin ha?”

“Eh... neden bahsediyorsun?”

“Böyle tatlı bir kouhaini sana hayran bırakmandan bahsediyorum.”

“Hayranlık mı? O mu hayranlıktı?”

Öyleydi, hem de fazlasıyla.

Tsundere olmanın çekici bir klişe olduğuna şüphe yoktu ancak aşırıya kaçıldığında bu bir silaha dönüşüyordu. Haru’nun bunu fark etmesi biraz zaman alacaktı...

Okul çıkışında koridorda.

Amane tek başına yürüyordu, ayaklarını sürüyerek ayakkabı dolaplarına doğru ilerliyordu.

(Çok yorucu...)

Keyfi feci halde kaçıktı. Her zamanki idol aurası tamamen sönmüş, o halinden eser kalmamıştı.

Tabii ki sebebi İzumi’ydi.

Tamamen arka planda kalmış olmak onu fena halde kahrediyordu.

Son zamanlarda her fırsatta Nanase Nanao yüzünden İzumi’den uzaklaştırılıyor, hatta araya tek bir kelime bile sokmakta zorlanıyordu. Doğal olarak okul sonrası çalışma seansları seyrekleşmişti ve Nanase’nin sürekli varlığıyla Amane’nin İzumi ile olan cilveleşme zamanı tehlikeye girmişti.

Gerçi zaten en başından beri bunun cilveleşme zamanı olduğunu hayal eden tek kişi oydu!

Amane kendi saçmalığına ağlayacak gibi hissediyordu.

Bu durumda, romantik bir rakip olarak bile görülmeme ihtimali yüksekti. Palyaçoluk yapıp da kimsenin seni izlememesi... ne kadar acınası!

(Ayrıca öğle arasında Başkan ile de şüpheli görünüyordu!)

Yoksa “Buz Prenses“ Hakua, İzumi’nin resmi nişanlısı falan mıydı?

Bu daha önce hiç duyulmamış bilgiye dair ölümüne ciddi olan Amane’nin neredeyse burnu kanayacaktı.

Hem o atmosfer... nereden bakarsan bak Hakua’nın İzumi’den hoşlandığı belli oluyordu. Bir de üstüne her gün ona bento hazırlama ilişkileri vardı...

(Ahh kahretsin! Amane ne yapacak şimdi!?)

Amane koridorda tek başına acı içinde debeleniyordu. Bu arada o kadar perişan haldeydi ki, o kritik “eski“ kısmı bir kulağından girip diğerinden çıkmıştı.

Lanetli bir ritüele benzeyen bir dans (ya da dışarıdan öyle görünüyordu) yaparken arkasından bir ses duyuldu:

“Sen oradaki kız öğrenci. Koridorda gürültü yapamazsın.”

“!?”

Amane hızla arkasına döndü.

O keskin sesin kaynağı mı? Öğrenci konseyi başkanı Hakua’dan başkası değildi! Okul sonrası konsey görevlerinden dönüyor gibi görünüyordu.

Amane’yi fark eden Hakua da duraksadı.

“Oh? Sen şu...”

“Ah, şey...”

Tamamen tesadüf eseri, İzumi’nin aşkı için yarışan iki rakibin yolları kesişmişti, buna kader denilebilir miydi?

Her ikisi de romantik hisleri nedeniyle kadın başkahraman adayları olarak nitelendirilebilse de İzumi’nin kendisinin bunlardan haberdar olup olmadığı... şey, diyelim ki kimin daha umutsuz olduğunu seçmenin zor olduğu kafa kafaya giden bir yarıştı.

Yine de bu klasik bir yüzleşmeydi. Onurları adına, buna titanların çarpışması diyelim.

İlk hamleyi Hakua yaptı.

“Sen... İzumi-kun’un sınıf arkadaşısın, değil mi?”

“Ah, ben Amane... Amasaki Amane...”

“Anlıyorum. Amane-san.”

Hakua’nın Buz Prenses lakabına yaraşır o delici bakışları Amane’ye kilitlendi.

“İzumi-kun’a aşıksın, değil mi?”

“!?”

Amane bu ani saldırıyla irkildi.

Ancak geçen birkaç gün boyunca Amane sadece Nanao’dan zihinsel dayak yemiş, karşılık vermeyi de öğrenmeden durmamıştı. Baskı altında olmasına rağmen mırıldanarak karşılık vermeyi başardı:

“K-Konuşana bak! İzumi’nin sana ’aaa~’ diyerek o lokmayı yedirmesini isteyen sen değil miydin?”

“Ne!?”

Hakua şok içinde donakaldı,

o mükemmel öğrenci maskesi tamamen parçalanmıştı. Amane onun en hassas sinirine dokunmuş, onu tamamen hazırlıksız yakalamıştı.

“B-B-Böyle bir iddia için ne kanıtın var?”

“Vay canına, şu an çok fena panikledin...”

“Paniklemedim! Ayrıca bir üst sınıfla böyle konuşmak...”

“Aman tanrım, kaybeder kaybetmez hemen kıdem kartını mı oynuyorsun? Çok ezikçe.”

“Grghhhh...!”

Ve böylece “yedek kulübesi kavgaları“ başlamış oldu. Evet, bunu tanımlamanın en mükemmel yolu buydu. Bu asıl olay değildi, ki bu da onu daha da komik kılıyordu. Çarpışma tam daha da alevlenmek üzereyken bir ses araya girdi:

“Haruuu. İnadı bırak artık!”

Sahneye üçüncü bir taraf girmişti.

Amane ve Hakua yoldan geçen birinci sınıf öğrencisi iki kızı görmek için başlarını çevirdiler.

Bunlar tanıdık yüzlerdi... Kasuga Haru ve Doumoto İnori.

İzumi’nin sık sık takıldığı edebiyat kulübünün çömezleriydiler.

Wolf-cut saç modeliyle Haru, somurtkan bir ifadeyle sert adımlarla önden yürüyor, İnori ise bariz bir bıkkınlıkla onu takip ediyordu.

“Hepsi Senpai’nin suçu!”

“Yok artık! Haru, bu tamamen senin suçun!”

“Ama Senpai kulüp saatinde o kadınla cilveleşip durdu!”

“Eh, sen de daha çok çabalayabilirdin, Haru.”

İnori sabrının tükendiği belli bir halde seslice iç çekti.

“Bu gidişle Senpai gerçekten elinden alınacak. Duymadın mı? Bu cumartesi onunla randevuya çıkacağını söyledi~.”

“B-Böyle söylesen bile imkanı yok ki ben...”

Artık duygusal bir enkaza dönüşen Haru kızarmış ve ağlamak üzereymiş gibi görünüyordu. İnori’ye cevap vermek için arkasını döndüğünde—

“Hey, birinci sınıflar. Şunu bize de anlatır mısınız?”

“Ah, evet. Lütfedip detayları bizimle de paylaşmaz mısınız?”

İnori’nin arkasında nedense son derece ürkütücü bir şekilde dikilen Amane ve Hakua vardı.

Onların bu yoğun varlıkları Haru’yu dondurup titretmeye yetti. İkili, buram buram tehlike kokan baskıcı bir aura yayıyordu.

Haru ve İnori için bu hiç de normal bir durum değildi. İkili, korkutucu, intikam peşindeki o iki “kaybeden kahraman“ tarafından köşeye sıkıştırıldıklarında neredeyse ağlayacak bir halde birbirlerine sarıldılar.

Haru ve İnori bu ezici baskı altında her şeyi itiraf ettiler. Ve böylece, İzumi’nin haberi bile olmadan, kaotik bir gerilla etkinliğinin fitili sessizce ateşlenmiş oldu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi