Bölüm 371
Çeviri: Sansanson
69.Kısım – Anlatılamayan Hikâye (3)
Han Sooyoung gözlerini açar açmaz bir ağız dolusu kan kustu.
Ancak hatırı sayılır miktarda siyah renkli kan yeri doldurduktan sonra nihayet aklı başına gelebildi. Gördüğü ilk şey gür bir ormandı. Az önce Yoo Joonghyuk ile savaştığı yer burası değildi.
“Orada gerçekten az kalsın ölüyordum. Yoo Joonghyuk, orospu çocuğu...”
Son anda anılarını beklemede olan kukla bir Avatar’a aktarmasaydı, gerçekten ölmüş olacaktı.
[Anı Aktarımı yetkisinin bugünkü kullanım kotasını doldurdun.]
[Şu andan itibaren, söz konusu Avatar gerçek bedenin olarak işlev görecektir.]
Böyle bir şeyin olacağını zaten tahmin ediyordu.
[Hikâye Öngörücü İntihal tereddütle hikâye anlatımına devam ediyor.]
Han Sooyoung, o gizemli rüyayı deneyimledikten sonra kazandığı 「Öngörücü İntihal」 adlı bu Hikâye sayesinde birkaç ‘sahneye’ net bir şekilde tanıklık etmişti.
Yapacağı seçimlere göre değişecek olan çeşitli gelecekler gibi — Kim Dokja’nın ölümü ya da belki de Yoo Joonghyuk’un ölümü. Ve ardından, bu iki korkunç seçimin de tamamen önüne geçilebilecek tek gelecek.
[Anı Aktarımı cezasından dolayı fiziksel yeteneklerin önemli ölçüde zayıflayacaktır.]
“Yemin ederim, eğer ikisinden birine bir şey olduysa, o zaman...!”
Han Sooyoung hoşnutsuz bir şekilde kendi kendine söylendi ve çevredeki mana dalgalarını hissetmeye çalıştı. Hâlâ o ikisinin hangi yönde olduğunu tespit etmesi gerekiyordu.
Çok geçmeden, algıları oldukça devasa iki Statü’nün varlığını yakaladı. Hızla o yöne doğru koştu.
Okuduğu tüm gelecekler arasında, ‘düzgün işleyen tek gelecek’ buydu. Kim Dokja ölmeyecek ve bu iki aptal, ilk kez düzgün bir konuşma paylaşacaktı.
Han Sooyoung’un [Öngörücü İntihal]’i bunu öngörmüştü ve bu yüzden son saniyede Yoo Joonghyuk’un kılıcından kaçmaya çalışmamıştı. Yani, Kim Dokja kesinlikle hayatta olmalıydı.
Tam o sıralarda bir kılıcın başka bir şeye çarpma sesini duydu.
‘...Hâlâ savaşıyorlar mı? Aptallar, ikiniz birbirinizle konuşabilin diye öldüm ama şu hâle bak...’
Oraya vardığında bu iki adama çok sert bir azar çekmesi gerektiğini düşündü. Ancak çalıları yarıp öne çıktığında, karşılaştığı manzara onu kelimenin tam anlamıyla dehşete düşürdü.
Kwa-aaang!! Güm!!!
Yoo Joonghyuk, şu anda yerde boylu boyunca uzanmış olan Kim Dokja’ya kılıcını acımasızca indiriyordu.
“Hey!! Lan orospu çocuğu!!”
***
‘...Sanırım işe yaramadı?’
Yoo Joonghyuk yerde yatan Kim Dokja’yı inceledi. Bilincini kaybetmiş adamın göğsünde, [Kara Gökse Şeytan Kılıcı]’nın bıraktığı sığ yara açıkça görünüyordu.
‘Ama az önce gördüğüme eminim.’
Yoo Joonghyuk kılıcını sıkıca kavradı ve zihnini odakladı. Ve hemen ardından, Kim Dokja’nın bedeninden sızan karanlık aurayı hissetti.
Bu bir ‘duvar’dı, Yoo Joonghyuk ne zaman Kim Dokja’ya baksa hissettiği o garip ‘yabancılığın’ ta kendisiydi.
‘Görebiliyorum.’
Sayısız metinden oluşan kapkara bir duvar görebiliyordu. Kılıcını havaya kaldırdı ve o duvara bir kez daha güçlü bir şekilde indirdi.
Artık Aşkın bir varlık oraya ciddi bir niyetle vurmaya başladığından, duvar dengesiz bir şekilde sarsılmaya başladı.
[Dördüncü Duvar dik dik sana bakıyor.]
Yoo Joonghyuk, duvarın ona dik dik bakıp bakmadığını umursamadan oraya vurmaya devam etti.
‘Bu duvarın ötesinde, belki de...’
Açılmak istemiyorsa açılana kadar; parçalanamıyorsa yıkana kadar. Tekrar ve tekrar.
Ama tam o anda.....
“Hey, deli pezevenk!! Aklını mı kaçırdın?!”
Tiz bir sesle birlikte, başının arkasında oldukça güçlü bir darbe hissetti. Kan aşağı süzülerek görüşünü engelledi. O kırmızılığın arkasından, Han Sooyoung’un Kim Dokja’nın yanında diz çöktüğünü gördü.
“Hey, Kim Dokja!! Kendine gel! Uya... Ne oluyor be? Ölmemiş mi?”
Yoo Joonghyuk ayakları üzerinde sendelerken öfkeyle kaşlarını çattı.
“Han Sooyoung. Bugün gerçekten ölmek mi istiyorsun?”
“Beni bugün zaten bir kez öldürdün ya, piç.”
“En başından beri ölmeyeceğini biliyordum.”
“Yalan söylemeyi kes. Oyunculuğum kusursuzun da ötesindeydi.”
Öfkeyle hırladı ve hemen ötedeki unutulmuş bir köşede hâlâ durmakta olan (ve sadece birkaç dakika öncesine kadar gerçek bedeni olan) Enkarnasyon Bedenini işaret etti.
Şu anda ufalanıp giden Enkarnasyon Bedeni, net bir şekilde kan kaybından ölme belirtileri gösteriyordu. Bir [Avatar] en başından beri bu şekilde kanamazdı.
Yoo Joonghyuk umursamazca konuştu. “İçine belirli bir miktarda anı yüklenirse, bir [Avatar] da tıpkı gerçek beden gibi kanar.”
“Bak sen? Peki bunu nereden öğrendin?”
“Kendi yazdığın kayıttan. Özellikle de, 1863. turdaki senden.”
“O turdaki ben de her türlü saçmalığı yazmışım desene. Sikeyim.”
Sormak istediği pek çok şey vardı ama sormamayı seçti. Bunun yerine Kim Dokja’nın yanağını dürtüp konuştu. “Yine de, bu adam fena hâlde kanmış gibi görünüyor, değil mi?”
“Öyle görünüyor.”
“Nasıl gitti?”
“Çıldırdı ve bana saldırdı.”
Han Sooyoung sırıttı ve sanki onunla gurur duyuyormuş gibi Kim Dokja’nın yanağını hafifçe sıktı. “Bu arada, göğsünün nesi var?”
“Bana toprak yedirmesinin bedelini ödüyor.”
“...Toprak mı??”
“Öyle bir mevzu var.”
Bakışlarını yeniden Kim Dokja’ya ve enerjisizce sarkan yanağına çevirdi. Dürüst olmak gerekirse, sadece ucu ucuna hayatta kalabilmişti ve bedeninin hiçbir parçası ‘iyi’ olarak nitelendirilemezdi. Gerçekten de, çevredeki orman az önceki savaş yüzünden tamamen yerle bir olmuştu, bu yüzden vücudunun büyük ölçüde zarar görmeden kalması asıl tuhaf olan şey olurdu.
Han Sooyoung, bu mutlak yıkım sahnesinin, Kim Dokja ile Yoo Joonghyuk arasında gerçekleşen konuşmanın doğrudan bir kanıtı olduğunu anladı.
“Eee? İstediğin cevabı duydun mu?”
Yoo Joonghyuk cevap vermeden önce bir an duraksadı. “Biraz.”
Han Sooyoung, bu basit “Biraz” cevabının içerdiği duyguların derinliğini açıkça okuyabiliyordu. Ancak bu duygular Kim Dokja ve Yoo Joonghyuk’a aitti, başka hiç kimseye değil. Bu durum onu biraz hüzünlü, biraz da yalnız hissettirdi.
“Her neyse. Artık <Kim Dokja’nın Şirketi>’ne geri dönüyorsun, değil mi?”
Yoo Joonghyuk bir süre bunu düşündü, ama sonra söylenecek her şeyi söylemiş gibi gitmek için arkasını döndü.
Han Sooyoung kaşlarını iyice çattı. “Hey, sen! En azından düzgün bir cevap vermeye çalış, olur mu? Sana yardım bile ettim, değil mi?!”
“‘Azizler ve Şeytanların Büyük Savaşı’ kapıda.”
Yoo Joonghyuk daha da uzaklaşmaya devam etti. Bir adım, iki adım...
Tam Han Sooyoung arkasından başka bir şey bağırmaya hazırlanırken...
Tsu-çuçuçuçuçut!!
Kim Dokja’nın bedeninin etrafında kıvılcımlar çaktı ve aniden ondan bir ‘ses’ yükseldi.
「 (Yoo Joonghyuk-ssi, o aptal senaryo en önemli şey değil, biliyorsun.) 」
Bu gelişmeyle irkilerek Yoo Joonghyuk hızla kılıcını kınından çıkardı. Kim Dokja’yı çevreleyen hayali duvar aslında hareket ediyordu. O duvarın ötesinden birisi onunla konuşuyordu.
「 (Böyle tek taraflı konuşup gittikten sonra her şeyin bittiğine mi inanıyorsun?) 」
Hayır, daha spesifik olmak gerekirse, bu duvarın kendisi değildi, aksine...
「 Sen de ‘bir okuyucu olmanın ne hissettirdiğini’ deneyimlemelisin. Bunun gerçekten ne olduğunu anlamak için.) 」
Tsu-çuçuçuçut!!
Kaç kez vurursa vursun parçalanmak bilmeyen duvarın yan tarafında aniden küçük bir delik açıldı ve bu gizemli delikten bir el fırladı. O el, Yoo Joonghyuk’un kafasını hafifçe kavradığı gibi dosdoğru duvara çarptı.
***
Bilincim yerine geldiğinde kapkara bir karanlığın içinde yatıyordum.
Ne oldu?
Öldüm mü?
…Yoo Joonghyuk tarafından mı?
Düşünceler zihnimde dönüp dururken yavaşça ayağa kalktım. Etrafıma bakındım ama hiçbir şey göremedim. Tam o anda, gözlerimin önünde bir fenerin parlak ışığı yandı.
「 (Dokja-ssi, demek bunca zamandır buradaydın.) 」
‘Sen misin, Yoo Sangah-ssi?’
「 (İyi misin?) 」
‘Neredeyim ben...?’
「 (Kütüphane’nin içindesin.) 」
Neler olduğunu ancak o zaman anlayabildim. Büyük ihtimalle, bilincimi tekrar kaybettiğimde [Dördüncü Duvar]’ın içine çekilmiştim.
‘...Bu arada, içerisi her zaman bu kadar karanlık mıdır?’
「 (Hayır, sadece Kütüphane şu anda bir kaos durumunda. Bu seferki savaşın artçı şokları içerideki tüm fenerleri söndürdü ve tüm kitaplıklar devrildi. Şu anda herkes her şeyi eski hâline getirmek için elinden geleni yapıyor.) 」
‘Özür dilerim. Sizin için çok fazla sorun çıkardım.’
Yoo Sangah hafifçe gülümsedi ve başını salladı.
「 (Hayır, hiç de değil.) 」
‘Yardım edebileceğim bir şey var mı...?’
「 (Oh, hayır. Gerek yok. Burada yatıp dinlenmelisin. Ben de buraya oturup kısa bir mola vereceğim.) 」
Yoo Sangah hafif bir iç çekerek yanıma yerleşti. Fenerin loş ışığıyla aydınlanan yüzü, anılarımdakiyle tamamen aynıydı.
「 (Gerçekten iyi iş çıkardın.) 」
‘...Ne konuda?’
「 (O şeyleri söylediğinde.) 」
Bu kelimelerle ne demek istediğini anlamam uzun sürmedi. Şüphesiz, [Dördüncü Duvar]’ın arkasından dışarıdaki manzaraya tanıklık etmiş olmalıydı.
「 (Düzgün bir ilişki, önce kendini tanıtma eylemiyle başlar, değil mi? Bu sefer gerçekten arkadaş olmanız mümkün olabilir.) 」
‘...Böyle bir şey mümkün olsaydı harika olurdu ama...’
Yine de pek bir şey beklemiyordum. Doğrusu, Yoo Joonghyuk’un öfkesinin bir şekilde yatışmış olmasının bile büyük bir rahatlama olacağını düşünüyordum. Ne söylersem söyleyeyim, hissetmiş olması gereken ihanet duygusunu yumuşatmak pek mümkün olmayacaktı.
Yere atılmış kitaplar her tarafa saçılmış, oradan oraya yuvarlanıyor gibiydi. Fazla düşünmeden birini aldım.
『Kim Dokja, 15 Yaşından Kayıtlar, Cilt #25』
Kitabı çaktırmadan kapattım ve lanet şeyi karanlığın derinliklerine doğru fırlattım.
「 (Şey, affedersin Dokja-ssi?) 」
‘Evet?’
「 (Aslında, şey, o kitabı okudum. Sadece birazcık.) 」
‘...Ne kadarını okudun?’
「 (...Dürüst olmak gerekirse, neredeyse kitabın tamamını. Bunları ‘Hayatta Kalma Yolları’ndan daha ilginç buluyorum, anlarsın ya... Özür dilerim.) 」
Yüzüm sıcaktan kızardı ama zaten okuduğu için yapacak bir şey yoktu.
‘Sorun değil. Biraz utanıyorum ama yine de.’
Yoo Sangah’ın ‘Kütüphane’nin bir parçası olmasıyla, bu tür anıların zaten bir şekilde açığa çıkacağını düşünmüştüm. Yerde yuvarlanan kitapları dikkatlice tek tek topladı, tozlarını aldıktan sonra hepsini bir araya getirdi.
Bunların hepsi benim anılarımdı.
Karanlığa bürünen yüz ifadesini seçmek zordu ama yine de şu anda ne kadar sıkıntılı hissettiğini sezebiliyordum. Belki de onu teselli etmek için, toplamakta olduğu kitaplardan birini aldım.
‘...Bunu görmeyeli uzun zaman olmuştu.’
Bu toplanan kitapların hepsi benim hikâyelerimdi.
Kim Dokja, 15 yaşında. 18 yaşında. 23. 28...
Sayfaları yavaşça çevirdim.
Babası olmayan Kim Dokja.
Hiç arkadaşı olmayan Kim Dokja.
Annesini kaybeden Kim Dokja.
Her zaman bir şeylerin eksik olduğu ya da bir şeylerin sürekli yok olup gittiği bir hayattı.
「 Yalnız bir varlık, var olmayan bir varlıktır. Kim Dokja her zaman yalnızdı. Bu yüzden tek çocuktu (dokja/獨子) ve ‘Kim Dokja’ diye biri yoktu. 」
Ne kadar kederli ama mantıklı kelimelerdi bunlar.
「 Ancak, o Kim Dokja’nın var olduğu tek bir an vardı; o da dokja’nın (tek çocuk/獨子) dokja’ya (okuyucu/讀者) dönüştüğü andı. 」
Tek bir kitap üzerine yazılmış uzun bir rapor gibi anlatılan bir hayat hikâyesi; temelde hayatımın özeti buydu. Gençlik yıllarımı ‘Hayatta Kalma Yolları’ ile geçirmiş, diğer insanların bana doğrulttuğu parmaklardan kaçmak için bu hikâyenin benim için yarattığı duvarın arkasına saklanmıştım.
「 Nihayet. O, ancak ‘Hayatta Kalma Yolları’nı okuduğunda hayata dönebiliyordu. 」
Yoo Sangah’ın yanı başımdan bana bakan bakışlarını hissettim. Nedenini bilmiyordum ama sanki sadece o değilmiş gibiydi; belki de diğer Kütüphaneciler de karanlığın bir yerlerinden beni izliyordu.
Tam o sırada, açılan sayfada beklenmedik bir metin gözüme çarptı.
「Bugün mülakat sırasında garip bir insanla tanıştım. O kişinin adı Yoo Sangah. 」
Bunu okuduğum an, farkında olmadan kitabı hızla kapattım.
...Acaba Yoo Sangah-ssi de bu kısmı okudu mu?
「 (Bunu daha önce hiç merak etmedin mi, Dokja-ssi?) 」
‘Efendim? Neyi...?’
「 (Ya ‘senaryolar’ başlamasaydı? Bize ne olurdu?) 」
Bunu hiç düşünmemiştim.
Ya o zamanlar ‘Hayatta Kalma Yolları’ gerçeğe dönüşmeseydi?
Ya ‘Hayatta Kalma Yolları’ romanı doğal sonuna ulaşsaydı ve zaman akıp gitmeye devam etseydi, bana ne olurdu?
…Hâlâ hayatta olur muydum?
Devam edebilir miydim?
「 (Hâlâ eskisi gibi aynı şirket için mi çalışıyor olurduk?) 」
‘Şey, sözleşmem uzatılmamıştı, bu yüzden... Sanırım diğer şirketlerde iş arıyor olurdum.’
Doğru. O kadar kolay ölmezdim. Ara sıra ölmeyi düşünürdüm, hatta ‘Hayatta Kalma Yolları’nı yeniden okurken uyuyakaldığım birçok gün de olurdu ama... Evet, ölmezdim. O kadar kolay değil.
Bir şekilde yaşamaya devam ederdim.
‘O dünyada seninle arkadaş olmazdım, Yoo Sangah-ssi. İş yerim değişirdi ve ne de olsa birbirimizle iletişim kurmak için bir nedenimiz kalmazdı.’
「 (Öyle olsa bile, yine de ara sıra birbirimizi aramayı denemez miydik?) 」
‘Şey...’
*¹ Resmî olmayan fan illüstrasyonu.
「 (Bence denerdik. Eminim ki sen şirketten ayrıldıktan sonra bile seni hatırlamaya devam ederdim. Ne de olsa sen garip bir insansın.) 」
‘...Bana laf mı sokuyorsun?’
Yoo Sangah ferahlatıcı bir gülümseme takındı ve devam etti.
「 (Muhtemelen senin nasıl olduğunu merak ederdim. İyi mi? Hasta değil, değil mi? Yeni bir iş bulabildi mi? Ya evlilik...) 」
‘Evleneceğimi sanmıyorum. O zamanlar kendime bile düzgünce bakamıyordum.’
「 (Pekâlâ, aslında evlenmek şart değil. Ben de yalnız yaşamayı daha kolay buluyordum.) 」
‘Sen bile mi, Sangah-ssi?’
「 (Evet. Bak, sana söylemiştim. Bence iyi arkadaş olurduk.) 」
‘...Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?’
「 (Evet, elbette. Birlikte İspanyolca çalışırdık, bir bisiklet kulübüne girip birlikte bisiklete binerdik...) 」
‘Ya da yaşlılığımıza hazırlanmak için birbirimize tasarruf planı veya emeklilik fonları önermeye başlardık.’
「 (Yaşlanıp artık hareket edemez hâle geldikten sonra, birbirimizin hastaneye gitmesine yardım ederdik.) 」
‘Bu durumda muhtemelen oldukça yakın yerlerde yaşıyor olurduk desene.’
「 (Elbette. Belki de tam yan yana yaşıyor olurduk.) 」
Lafı uzatmaya devam ettik. Artık var olamayacak şeyler hakkında konuştuk. Asla gerçeğe dönüşemeyecek şeyler hakkında.
Tıpkı bir zamanlar ‘Hayatta Kalma Yolları’nın benim için olduğu gibi.
Yoo Sangah devam etti.
「 (Heewon-ssi, Hyunsung-ssi ve Jihye ile birlikte de... Diğer çocukların da yakınlarda yaşaması harika olurdu... Sooyoung-ssi bile.) 」
Böyle bir dünya gerçekten var olsaydı bile, hepsinin bir arada olması mümkün değildi. Çünkü... onlar bir romandan karakterlerdi. Onlar...
‘...Evet, eğer bu doğru olsaydı gerçekten harika olurdu.’
「 (Ah, Joonghyuk-ssi de tabii ki. Kişiliği berbat olsa da harika bir aşçı, bu yüzden onunla da arkadaş olmak güzel olurdu diye düşünüyorum.) 」
Ansızın, kalbimin derinliklerinden bir şeylerin kabardığını hissettim.
「 (Heewon-ssi ve Hyunsung-ssi ise... Huhuhu, her neyse. Ve böylece biz... Hepimiz azar azar yaşlanıyor olurduk. Senaryoların olmadığı, Takımyıldızlarının ve Dokkaebilerin bulunmadığı bir dünyada. Lezzetli yemekler eşliğinde, hikayelerimizi paylaşmak için bir araya geldiğimiz bir dünyada…) 」
‘Gizemli Entrikacı’ ile birlikte tanık olduğum sayısız dünya çizgisini hatırladım. O olası tüm dünyalar arasında, belki, sadece belki, onlardan biri...
「 (Bir yerlerde böyle bir dünyanın var olması güzel olurdu. Katılmıyor musun?) 」
‘Bir yerlerde tam da böyle bir dünya olabilir.’
「 (Dokja-ssi.) 」
‘Evet?’
「 (Seninle olmaktan gerçekten keyif aldım, Dokja-ssi.) 」
‘...’
「 (Sanırım artık gitme vaktim geldi.) 」
‘Yoo Sangah-ssi.’
Aslında, onun neden aniden benimle bu tür şeyler hakkında konuşmaya başladığını bir süre önce anlamıştım.
[Adanın Efendisi, Enkarnasyon Yoo Sangah’ı çağırıyor.]
[Dördüncü Duvar]’ın zayıflamasıyla açılan boşluğu yakalayan bu adaların efendisi, Yoo Sangah’a sesleniyordu.
...Reenkarnatörlerin Kralı.
Nihayet beklediğimiz an gelmişti. Gerçekten de Reenkarnatör Adası’na gelmeye karar vermemizin nedenlerinden biri de buydu.
「 (Bu Kütüphane sıcacık, rahat ve güzel bir yer ama... Ama sonsuza kadar burada kalamam, biliyorsun.) 」
‘Ama bir saniye bekle, Sangah-ssi. Bu kadar acele etmene gerek yok...!’
Yoo Sangah başını salladı. Tıpkı benim gibi, o da artık ‘Hayatta Kalma Yolları’nı okumuştu. Söylemek istediğim her şeyi zaten biliyordu.
「 (Burada yapabileceğim neredeyse hiçbir şey yok. Burada kaldığım sürece, her zaman sadece basit bir ‘okuyucu’ olarak kalacağım.) 」
Dudaklarımı sıkıca kapatarak kararlı bir ifadeyle ona baktım.
Onu durdurmak istedim. Biraz daha konuşmamızın bizim için sorun olup olmayacağını sormak istedim.
Ne yazık ki soramadım.
「 (Dokja-ssi, bana daha önce bir keresinde tek bir turun olduğunu ve yaşamamız gereken dünyanın bu dünya olduğunu söylemiştin. Bu yüzden... Ben de şöyle söyleyeceğim.) 」
Yoo Sangah elini kafama koyarken beyaz bir ışık onu çevreledi, dudaklarında bir gülümseme belirdi.

「 (Bir sonraki hayatta tekrar karşılaşalım.) 」
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.