Bölüm 2
Karaçam Kalesi’nin avlusu, bir zamanlar görkemli şövalyelerin talim yaptığı bir yerken şimdi çamur, umutsuzluk ve hastalıklı bir sessizlikle kaplıydı. Kaelen, kalenin yıkık balkonuna adım attığında, aşağıda toplanmış olan yaklaşık iki yüz kişilik kalabalığa buz gibi gözlerle baktı.
Bunlar onun tebaasıydı. Çoğu açlıktan bir deri bir kemik kalmış köylüler, yırtık pırtık zırhlar içindeki yirmi kadar sadakatsiz muhafız ve amcasının kaledeki asıl gözü olan, aşırı kilolu ve kurnaz Kahya Merrick.
Kaelen balkonda belirdiğinde, avludaki fısıltılar bıçak gibi kesildi. Herkes onun odasında ölü bulunmasını bekliyordu. Kaelen, konuşmaya başlamadan önce sağ elini hafifçe kaldırdı ve arkasındaki iki muhafız, Şövalye Serolt’un boynu garip bir açıyla kırılmış, zırhlı cesedini balkonun kenarından aşağı fırlattı. Ağır zırhlı ceset, tok bir sesle çamura saplandığında avludaki birkaç kadın çığlık attı, muhafızlar ise kılıçlarının kabzasına doğru gayri ihtiyari gerilediler.
“Şövalye Serolt, odama izinsiz girme cüretini gösterdi,“ dedi Kaelen. Sesi bağırmamasına rağmen avlunun her köşesinde yankılanacak kadar net ve otoriterdi. “Karaçam Bölgesi artık amcamın, Lord Regent’in bir sürgün yeri veya vergi çiftliği değildir. Burası, bugünden itibaren mutlak kuralların geçerli olduğu bağımsız bir topraktır.“
Aşağıdaki Kahya Merrick, şaşkınlığını ve korkusunu hızla gizleyerek öne çıktı. Sesine sahte bir endişe katarak, “Lordum Kaelen... İyi olmanıza ne kadar sevindim bilemezsiniz! Lakin Lord Regent bu durumu... yani Serolt’un ölümünü duyarsa, buraya bir ordu gönderir. Bizim ne yiyeceğimiz, ne de savaşacak gücümüz var. Kalemizin kışlık erzakları bitti!“
Merrick haklıydı. Önceki Kaelen olsaydı bu tehdit karşısında paniğe kapılır ve amcasına özür mektupları yazardı. Ancak mevcut Kaelen, zihnindeki Hegemonya Arayüzü’nü açmış, önündeki kitleyi analiz ediyordu.
Kaelen zihninde hafifçe onayladı. Sadece korku yayan diktatörlerin imparatorlukları içeriden çökerdi. O, sadakati matematiksel bir kesinlikle inşa edecekti.
“Yiyecek,“ diye tekrarladı Kaelen sakin bir tonla. “Sizleri aç bırakan benim amcamdı. Sizleri ölüme terk eden bu yozlaşmış imparatorluktu.“
Balkondan aşağı, avlunun ortasındaki yıllardır tek bir ot bile bitmemiş olan çorak toprak parçasına baktı. Sistem arayüzündeki puan harcama ekranını zihninde açtı.
[Mutlak Otorite Puanı: 50]
Puanı sıfıra düşerken, Kaelen’in göz bebeklerinde kozmik, altın rengi bir parlama belirdi. Elini avluya doğru uzattı. Havada ne bir büyü sözcüğü yankılandı ne de geleneksel büyücülerin o gösterişli rüzgarları esti. Sadece saf, ağır ve evrenin kurallarını ezip geçen bir enerji dalgası kaleyi yaladı.
Çorak, donmuş toprak bir anda sarsıldı. Çamurun içinden önce yeşil filizler fışkırdı. Köylüler dehşet içinde geri çekilirken, o filizler saniyeler içinde büyüdü, kalınlaştı ve altın sarısı, boyları bir metreyi bulan devasa başaklara dönüştü. Sadece on saniye içinde, kalenin avlusunun tam ortasında, aylarca yetecek kadar verimli ve daha önce bu dünyada eşi benzeri görülmemiş kalitede bir buğday tarlası yeşermişti.
Avluda ölüm sessizliği hakimdi. İnsanlar dizlerinin üzerine çökmüş, titreyen elleriyle altından daha değerli olan buğday başaklarına dokunuyorlardı. Büyücülerin ateşi kontrol edebildiği, şövalyelerin aurayla kılıç savurduğu bir dünyaydı bu, evet... Ama yaşamı saniyeler içinde yoktan var etmek? Bu, efsanelerdeki tanrılara ait bir güçtü.
Kaelen’in sesi, bu dini huşu anını böldü. “Benim tebaam olduğunuz sürece,“ dedi kelimelerin üzerine basarak, “hiçbiriniz aç kalmayacaksınız. Benim kurallarıma uyduğunuz sürece, hastalık veya zayıflık sizi bulmayacak. Ancak...“
Gözleri Kahya Merrick’e kilitlendi. Merrick’in rengi kireç gibi olmuştu.
“Bana ihanet edenin gölgesi, onu yutacak.“ Kaelen elini hafifçe sıktığında, Serolt’un cesedinden arta kalan zift gibi siyah bir gölge damlası hızla yerde kayarak Merrick’in ayaklarının dibine sindi. Kahya olduğu yere yığılıp altına kaçırırken çığlık çığlığa af diledi.
Kaelen ona acımadı. “Merrick. Zindanlara atılacaksın. Amcamın bir sonraki elçisi geldiğinde, onlara senin derini hediye edeceğim.“
Muhafızlar, bir saniye bile tereddüt etmeden kendi eski komutanları olan Merrick’i yaka paça sürükleyerek götürdüler. Artık hepsi, Kaelen’in gözünde bir tanrı olduğuna ikna olmuştu.
Kaelen arkasını dönüp odasına doğru yürürken dudaklarında hafif, soğuk bir gülümseme vardı. Temel atılmıştı. Artık bu çürük kaleyi yıkılmaz bir kaleye çevirme, kendi demir ordusunu kurma ve amcasının göndereceği katliam birliğini karşılamak için Sistemden yeni, çok daha acımasız taktikler satın alma vaktiydi. İmparatorluk, bir ejderhayı kış uykusundan uyandırdığının henüz farkında değildi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.