Bölüm 4
Sonunda şafak söktü.
Kahvaltımızı bitirmiş, kralın çağrısını heyecanla bekliyorduk. Sabah bize biraz boş zaman tanınması gayet doğaldı. Kimse yataktan apar topar kaldırılmak istemez. Nihayet güneş gökyüzünde epey yükseldiğinde, muhtemelen saat on civarında, kral bizi çağırttı. Heyecanımızı zor zapt ediyor, kalplerimiz göğsümüzde pır pır ederken kabul salonuna doğru aceleyle ilerledik.
“Kahramanlar içeri girsin.”
Kabul salonunun kapıları ardına kadar açıldı ve maceraya atılmaya hazır gibi giyinmiş on iki yabancıdan oluşan bir grup ortaya çıktı.
Aralarında şövalyeler de vardı.
Kral desteğini nasıl göstereceğini kesinlikle iyi biliyordu.
Hepimiz kralın önünde eğilerek selam verdik ve teklifini dinlemek üzere yerlerimize geçtik.
“Dün konuştuğumuz gibi, yolculuğunuzda size yardımcı olacak kişileri çağırttım. Görünüşe göre çağrım karşılıksız kalmamış.”
Eğer her birimize üçer yardımcı verilseydi, bir şekilde hayatta kalabilirdik.
“Pekâlâ, toplanan maceracılar, lütfen birlikte yolculuk edeceğiniz efsanevi kahramanı seçin.”
Bir dakika. Yani SEÇİMİ ONLAR mı yapacaktı?
Bu hepimiz için şok ediciydi, gerçi düşündüğümde mantıklı geliyordu. Hepimiz başka bir dünyadan gelmiştik, yolculuğumuz hakkında ne biliyorduk ki? Kararı deneyimli vatandaşların vermesine izin vermek daha iyiydi.
Dördümüz yan yana dizildik.
Toplanan maceracılar bize doğru ilerleyip niyetlendikleri partnerlerinin önünde küçük öbekler oluşturdular.
Ren’in önünde beş kişi duruyordu.
Motoyasu’nun önünde dört kişi duruyordu.
Itsuki’nin önünde üç kişi duruyordu.
Ya benim önümde? Evet—sıfır.
“Ama efendim!” diye krala seslendim. Bu nasıl olabilirdi? Çok haksızlıktı!
Kral itirazım karşısında tedirgin oldu. Konuştu. “Böyle bir şeyi hiç öngörmemiştim.”
“Pek popüler değil, değil mi?” Bakan elinden bir şey gelmezmiş gibi iç çekti. Kral ise ilgisiz görünüyordu.
Cübbeli adamlar krala bir şeyler fısıldıyor ve hepsi gülüyor gibiydi. Ama neden?
“Demek dedikodular var?”
“Nedir o?” diye sordu Motoyasu. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı.
Durum çok haksızdı. Bir türlü anlam veremiyordum. İlkokulda takımlara ayrılırkenki gibiydi. Sanırım en sona kalan bendim? Bunu bana burada, tamamen yeni bir dünyada nasıl yapabilirlerdi?
“Görünüşe göre kale içinde insanlar fısıldaşıyormuş. Dört kahraman arasında Kalkan Kahramanı’nın dünyamız hakkında pek bir şey bilmediğini söylüyorlarmış.”
“Ne?!”
“Efsaneler, çağrılan dört kahramanın topraklarımız hakkında bir anlayışa sahip olacağını söyler. İnsanlar efsanelerde belirtilen koşulları gerçekten yerine getirip getiremeyeceğinizi merak ediyor.”
Motoyasu dirseğiyle böğrümü dürttü.
“Sanırım dün gece birileri bizi dinlemiş.”
Oyunlar hakkındaki konuşmamızı kastediyordu. Bir oyunu duymadım diye beni tek başıma mı bırakıyorlardı?! Kaldı ki bu nasıl bir efsaneydi böyle? Krallıkları hakkında pek bir şey bilmiyor olabilirdim ama ben hâlâ Kalkan Kahramanı’ydım! Her ne sebeple olursa olsun...
Diğerlerine göre en işe yaramaz sınıfa saplanıp kalmıştım... ama bu zaten başından beri bir oyun değildi ki!
“Ren! Beş kişiyi kullanamazsın bile! Paylaşalım!”
Ren’in etrafında duran maceracılar (aralarında erkekler de vardı) birdenbire arkasına sığınıp korkudan titremeye başladılar. Ürkmüş kuzucuklar gibi davranıyorlardı.
Ren canı sıkılmış bir halde başını kaşıdı, şaşkındı. Sonra şöyle dedi: “Ben daha çok yalnız takılan biriyim. O yüzden ayak uyduramazsanız, sizi geride bırakırım.”
Bunu nispeten sert bir şekilde söylemişti ama arkasındaki hiç kimse yerinden kıpırdayacak gibi görünmüyordu.
“Motoyasu! Sen ne düşünüyorsun bu konuda? Berbat değil mi?!”
“Şey...”
Bu arada belirtmek isterim ki Motoyasu’nun yanındaki maceracılar arasında tek bir erkek bile yoktu. Sanki bir genelev kuruyor gibi görünüyordu.
“Şey, burada taraf tutmak istemem... ama şey...”
Itsuki biraz kafası karışmış görünüyordu ama kendisine sunulan yardımı tam olarak reddedemeyeceğini söyler gibiydi.
Motoyasu’nun etrafında toplanan maceracıların hepsi kadındı. Sanırım kadınları gerçekten etkilemenin bir yolunu biliyordu. Sanki bir tür istemsiz çekim gibiydi.
“Sanırım onları her birimize üçer kişi düşecek şekilde eşit bölmek adil olur. Ama yine de kararlarını verdikten sonra onları reddetmek centilmence olmaz.” Itsuki’nin söyledikleri kulağa oldukça adil geliyordu ve odadaki herkes başıyla onayladı.
“Yani tek başıma mı gitmem gerekiyor?”
Ben kalkana saplanıp kalmıştım! En kötü sınıf olduğunu söyleyenler ONLARDI! Birlikte yolculuk edeceğim bir partim olmazsa nasıl güçlenecektim?
“Efendim, izniniz olursa Kalkan Kahramanı’na hizmet edebilirim.” Motoyasu’nun yanındaki kadınlardan biri gönüllü olmak için elini kaldırdı.
“Hı? Emin misin?”
“Evet.”
Sevimliydi ve omuz hizasında kızıl saçları vardı.
Yüzü de güzeldi. Oldukça uzun boyluydu, benden sadece biraz daha kısaydı.
“Aranızda Bay Naofumi ile kader birliği etmek isteyen başka biri var mı?”
... Kimse kılını bile kıpırdatmadı. Kral ağır bir iç çekti.
“Sanırım başka çaresi yok. Bay Naofumi, yolculuğun sırasında sana eşlik edecek kişileri kendin bulmak zorunda kalacaksın. Her ay hepinize yolculuğunuz için gerekli fonu sağlayacağım, ancak bugünkü olayların telafisi olarak Naofumi’nin ilk ödemesi diğerlerinden daha yüksek olacak.”
“E... Evet, efendim!”
Kulağa adil bir çözüm gibi geliyordu.
Kimse benimle gönüllü olarak çalışmak istemiyorsa, bana yardım edecek insanları kendim bulmak zorundaydım.
“Pekâlâ, kahramanlar, sizin için bu fonları ayırdım. Lütfen kabul edin.”
Hizmetkârlar her birimize birer para kesesi getirdi.
Keselerin içinden ağır ve metalik bir şıngırtı duyabiliyordum. Benim aldığım kese diğerlerinden biraz daha büyüktü.
“Bay Naofumi için 800 gümüş sikke ve geri kalanınız için 600’er gümüş sikke ayırdım. Lütfen bu fonları alın ve yolculuğunuza başlayın.”
“Evet, efendim!” diye hep bir ağızdan cevap verdik.
Her birimiz minnettarlığımızı göstermek için zorunlu selamımızı verip kabul salonundan geri geri çıkarak ayrıldık. Hepimiz odadan çıktıktan sonra tanışmaya başladık.
“Şey, tanıştığımıza memnun oldum, Bay Kalkan Kahramanı. Benim adım Myne Suphia.”
“Memnun oldum.”
Pek utangaç birine benzemiyordu ve çekinmeden konuşuyordu. Tüm bu olan biten arasında, sanırım benimle gelmeyi kabul eden kızın o olduğunu söylemeyi unuttum.
Dostlarına sahip çıkmaya inanırım, özellikle de şimdiye kadar tanıştığım herkese göre bana kötü bir el dağıtılmışken. Üstelik Myne bir kızdı ve ben Kalkan Kahramanı’ydım. Onu korumak bana düşecekti.
“Pekâlâ o hâlde. Gidelim mi, Bayan Myne?”
Gülümsedi ve başıyla onaylayarak odadan çıkarken peşimden geldi.
Kale ile kasaba arasında uzanan bir asma köprü vardı. Onu geçerken kasabayı ilk kez gerçekten görmüş oldum.
Doğrusu, dün gece pencereden şöyle bir göz atmıştım ama şimdi, tam ortasında dururken gerçekten başka bir dünyaya geldiğimi hissetmeye başlamıştım.
Arnavut kaldırımlı sokaklar taş binalarla çevriliydi ve birçoğunun ahşap tabelaları vardı. Her yönden aynı anda lezzetli kokular yayılıyordu.
“Ne yapalım?”
“Biraz daha iyi ekipman ve zırh almaya çalışmak akıllıca olur diye düşünüyorum.”
“İyi fikir. Kralın bize verdiği bunca parayla gerçekten kaliteli şeyler alabiliriz.”
Elimdeki tek ekipman bir kalkandı, bu yüzden bir silah tedarik etmek son derece önemliydi. Biri olmadan canavarlara karşı hiç şansım olmazdı. Takım arkadaşlarıma bile pek faydam dokunmazdı. Ne olursa olsun, diğer kahramanların hepsinin kendileriyle birlikte seviye atlayacak silahları vardı. Hemen işe koyulmazsam beni kısa sürede geride bırakırlardı.
Beni buraya çağırmak için katlandıkları tüm zahmet göz önüne alındığında, yan gelip yatmak doğru gelmiyordu. Hem ayrıca, zayıf bir sınıfa mahkûm kalmış olsam bile Myne yine de benimle takım olmuştu. Onun hatırına da olsa elimden geleni yapmam gerekiyordu.
“Hazırsan bildiğim iyi bir dükkân var.”
“Hazırım.”
“Harika.”
Silahlar önemlidir ama aslında ihtiyacın olan tek şey dostlardır. Myne bildiği silah dükkânına giden bir yoldan beni götürdü. Sekerek yürür gibi yürüyordu.
Kaleden bir süre uzaklaştıktan sonra Myne nihayet adımlarını yavaşlattı ve bir dükkânın önünde durdu. Ahşap kapının üzerinde kılıç şeklinde büyük bir tabela asılıydı.
“Bahsettiğim dükkân burası.”
“Vay canına.”
Açık kapıdan içeriye göz attım. Taş duvarlarda her türden silah asılıydı. Bir “silah dükkânı” dendiğinde insanın aklına gelenin tam da kendisiydi. Maceracılık için gerekli zırh ve diğer malzemeleri de stoklamış gibi görünüyorlardı.
“Hoş geldiniz,” diye seslendi dükkân sahibi bize cana yakın bir şekilde. Dükkân sahibi de bir “silah dükkânı” dendiğinde aklına gelen tam da o tipti. Tezgâha yaslanmıştı ve tüm manzara bir tablo gibi hissettiriyordu. Rahatlamıştım, çünkü şişman, tombul bir dükkân sahibi tipinden korkuyordum. Gerçekten de yepyeni bir dünyadaydım...
“Demek bu bir silah dükkânıymış...”
“Anlaşılan buraya ilk gelişin. Doğrusu, iyi seçim yapmayı biliyorsun.”
“Aslında buradaki yoldaşım dükkânınızdan bahsetti.” Myne’yi işaret ettim, o da buna karşılık elini kaldırıp selam vererek salladı.
“Aa, çok teşekkür ederim... Bayan... Hey, bir yerlerde tanışmadık mı?”
“Daha önce buraya gelmiştim, efendim. Ayrıca dükkânınız buralarda çok iyi bilinir.”
“Ne kadar naziksiniz. Bu arada, sorabilirsem, bu tuhaf giyimli arkadaşınız kim?”
Bu mantıklıydı aslında. Bu başka dünyada benim kıyafetlerimi tuhaf bulurlardı. Muhtemelen krallığı gezen bir köylü ya da sadece deli biri gibi görünüyordum.
“Sanırım cevabını zaten biliyorsunuz, efendim.”
“Yani... siz o... kahramanlardan biri misiniz? Vay canına!”
Adam beni dikkatle süzmeye başladı.
“Pek de güçlü görünmüyor.”
Kulaklarıma inanamadım!
“İçinden ne geçiyorsa söyle bari! Aman be!”
Ama yaşlı adam haklıydı. Gerçekten de kimseye pek faydam dokunacak gibi görünmüyordum. Bu yüzden daha da güçlenmem gerekiyordu.
“Dinle bak, kahraman çocuk. Kendine adam akıllı bir ekipman almazsan diğer maceracılar seni yerle bir eder.”
“Sanırım...”
Adamı bir nevi sevmiştim. Dürüst görünüyordu.
“Anlaşılan kısa çöpü sen çekmişsin?”
Yüzümün seğirdiğini hissettim. Dedikodu bu kadar hızlı nasıl yayılmıştı? Neyse. Daha başlamadan yenilgiyi kabul etmemeliydim.
“Ben Kalkan Kahramanı, Naofumi Iwatani. Bundan sonrası çetin geçebilir, bu yüzden yardımınızı istemeye geldim.” Kendimi tanıtmak için saldırgan bir yoldu ama kendimi de ikna etmem gerekiyordu.
“Bay Naofumi, öyle mi? O hâlde buraların bir nevi müdavimi olmanı dileyelim. Bakalım neler yapabiliriz!”
Kuşkusuz cana yakın bir adamdı.
Myne yanına yürüyüp söze girdi. “Hey, efendim, buradaki arkadaşım için iyi bir ekipmanınız yok mu?”
“Elbette vardır ama bütçeniz nasıl?”
“Şey...”
Myne beni bir tür değerlendirme yapar gibi süzüyordu.
“Muhtemelen 250 gümüş sikkeye kadar harcayabiliriz.”
Başlangıçta sadece 800’ümüz vardı ve ekipmana 250 harcamaya hazırlanıyorduk. Bu, hanlar ve yiyecek için ve diğer parti üyelerini toplamak için yeterli bırakacak mıydı?
“Bu kadar mı, ha? O hâlde şuraya bakmaya başlamalısınız,” dedi dükkân sahibi dükkânda dolaşıp duvardaki yerlerinden çeşitli silahları çekerken.
“Söyle bakalım, evlat. Sevdiğin bir silah türü var mı?”
“Henüz yok.”
“Öyleyse yeni başlayanlar için yeterince hafif bir kılıç tavsiye ederim.” Tezgâhın üzerine bir dizi kılıç dizmeye koyuldu. “Bunların hepsinde kan temizleme kaplaması var, bu yüzden kullanımı oldukça kolay.”
“Kan temizleme mi?”
“Bir bıçağın üzerindeki et ve kan keskin kenarı aşındırır, bakımını zorlaştırır. Bu kılıçlarda o sorun yok.”
“Vay canına...”
Şaşırmıştım ama bir dakika düşündüğümde, kendi dünyamda bile insanların et kesildikten sonra bıçakların köreldiğinden bahsettiğini fark ettim. Sanırım bu kılıçların uzun süre keskin kalacağını kastetmişti. Kılıçlara kısa bir süre baktım. Daha önce gördüğüm replika kılıçların hepsinden çok daha kaliteliydiler. Ciddi silahlara benziyorlardı.
“Bunlar sırasıyla demir, sihirli demir, sihirli çelik ve gümüş demir. Gittikçe daha pahalı oluyorlar ama kalitedeki artış muazzam.”
Üretimlerinde kullanılan cevhere göre farklı derecelerde mi sertleştirilmişlerdi? Görünüşe göre hepsi demirden yapılmıştı.
“Daha yüksek kaliteli silahlar da var ama 250 bandında seçebilecekleriniz gerçekten bunlar.”
Bunun gibi şeyleri daha önce duymuştum. Konsol oyunlarında, ilk kasabadaki silah dükkânında asla çok iyi silahlar bulunmazdı. Ancak bu dükkân gerçekten geniş bir çeşitliliğe sahip gibi görünüyordu. Bu da onu daha çok çevrimiçi bir oyuna benzetiyordu. Ama yine de, bu bir oyun DEĞİLDİ. Gerçek dünyada, herhangi bir gerçek dünyada, başkentteki silah dükkânlarının iyi malzemelere sahip olması kesindi, değil mi?
“Bir demir kılıç... Hmm...”
Birini elime aldım ve gerçekten de çok ağırdı. Taşıdığım kalkan o kadar hafifti ki neredeyse fark etmiyordum ama bu silahların hatırı sayılır bir ağırlığı vardı. Karşılaştığımız canavarlarla savaşmak için bunları kullanmak zorunda kalacaktım...
“Vay!”
Aniden, sanki elektrik çarpmış gibi, tuttuğum demir kılıç elimden fırladı.
“Ha?”
Dükkân sahibi ve Myne ikisi de bana ve sonra kılıcın yattığı yere bakıyorlardı. Düşürdüğümü varsayarak kılıca tekrar uzandım. Sanki hiç tuhaf bir şey olmamış gibi elimde durdu. Bu neydi böyle?
Ne olduğunu merak ediyordum ki acı kolumdan yukarı doğru fırladı.
“Ah!”
Neler oluyordu? Bir işler çeviriyor olmalı diye düşünerek dükkân sahibine ters ters baktım ama o başını salladı. Myne’nin bana müdahale etmek isteyeceğini sanmıyordum ama ne olur ne olmaz diye ona da baktım.
“Sanki elinden fırlamış gibi göründü.”
Ama olamazdı... Olamazdı işte. Bir an kendi avucuma baktım. Bakarken, görüş alanımın kenarında kelimeler belirmeye başladı.
Efsanevi Silah şartnamesi: atanmış ekipman dışındaki bir silah tutuldu, kural ihlal edildi.
Bu da ne böyle?
Aceleyle yardım ekranını açtım ve oradaki maddeleri hızla okudum.
Buldum!
Kahramanlar, atanmış Efsanevi Silahları dışında bir silahı savaşmak amacıyla tutamazlar.
Ne?! Bu, savaşta kalkandan başka bir şey kullanamayacağım anlamına mı geliyordu? Ne biçim dandik bir oyun sadece kalkanla dövüşmene izin verir ki?
“Şey,” dedim, yüzümü buruşturup diğerlerine bakarak. “Görünüşe göre sadece kalkan kullanmama izin var...”
“Ama neden? Şunu görmeme izin verir misin?”
Kalkanlı kolumu dükkân sahibine uzattım ama yapabildiğim tek şey buydu, çünkü hâlâ kalkanı bırakamıyordum.
Yaşlı adam kendi kendine bir şeyler fısıldadı ve küçük bir ışık topu kalkanıma doğru fırladı, sadece zararsızca sekip gitti. “Şey,” dedi. “Kesinlikle normal bir Küçük Kalkan gibi görünüyor... ama davranışı...”
“Aa, tanıyor musun?” diye sordum.
Kalkan durum ekranımda da Küçük Kalkan olarak adlandırılıyordu ve yanında parantez içinde “efsanevi silah” eklenmişti.
“Kalkanın ortasına gömülü bu mücevheri görüyor musun? Ondan yayılan muazzam bir enerji hissediyorum. Değerlendirme büyüsüyle içine bakmayı denedim ama hiçbir bilgi edinemedim. Eğer bir şekilde lanetli olsaydı, bunu anında anlamam gerekirdi.” İç çekti ve alameti farikası sakalını sıvazlayarak bana baktı. “Pekâlâ, bana kesinlikle ilginç bir şey gösterdin. Sanırım biraz savunma eşyası isteyeceksin?”
“Evet, lütfen.”
“250’ye sana verebileceğimi vermek isterim, bu da muhtemelen bir takım zırh demek.”
Zaten bir kalkanım olduğunu düşünürsek, ona katılmak zorundaydım.
Dükkân sahibi dükkânın etrafında bulunan çeşitli zırh takımlarını işaret etti.
“Tam Plaka Zırh hareketini kısıtlama eğilimindedir, bu yüzden maceracılığa pek uygun değildir. Her halükârda, zincir zırh yeni başlayan biri için daha iyidir.”
Bir zincir zırha uzandım. Ellerimde şıngırdayıp tınladı. Zincirlerden yapılmış koca bir gömlekti! Sanırım buydu işte. Teklif edebileceği tek şey bu muydu?
Bir simge göz kırpıp duruyordu ve hızla açtım.
Zincir zırh: savunma artışı, kesilme direnci (küçük)
Aha! Kılıçlara dokunduğumda hiçbir bilgi çıkmamasının sebebi onları kuşanamamamdı.
“Bunun fiyatı ne kadar?” diye sordu Myne dükkân sahibine.
“Sana indirim yapacağım. 120’ye alabilirsin.”
“Onu kaça satabiliriz?”
“Hmm... Sanırım 100 kadar alabilirsiniz.”
“Neden sordun?”
“Kalkan Kahramanı bunu aştığında muhtemelen geri satabiliriz diye soruyordum.”
Anlamaya başlıyordum. Hâlâ seviye 1’deydim, bu yüzden seviye atladıkça daha iyi şeyler kuşanabilecektim, yani bu zincir zırh illa ki çok uzun süre işe yaramayacaktı. Görünüşe göre dükkânda daha iyi zırhlar vardı ama mevcut seviyemde yapabileceğimin en iyisi buydu.
“Pekâlâ o zaman, alıyoruz.”
“Çok teşekkür ederim! Minnettarlığımı göstermek için yanında bir de içlik vereceğim.”
Teşekkürlerimizi ilettik, ona 120 gümüş sikke uzattık ve zincir zırhı teslim aldık.
“Bunu burada mı giyeceksin?”
“Evet.”
“Pekâlâ, tam şuraya.”
Beni bir soyunma odasına götürdü, orada içliği ve zincir zırhı giydim. Sonra orijinal kıyafetlerimi alıp benim için bir çuvala koydu.
“Hey bak! Yavaş yavaş role bürünmeye başlıyorsun, evlat!”
“Teşekkür ederim.”
Sanırım hoş bir şey söylemeye çalışıyordu.
“Pekâlâ o zaman, kahraman. Savaşa gidelim mi?”
“Aynen öyle!”
Myne ile dükkândan çıkarken kendimi gerçek bir maceracı gibi hissetmeye başlamıştım.
Kaleye geri döndük ve ana kapıdan içeri girdik. Geçerken bir şövalye bana başını eğerek selam verdi, ben de karşılık olarak el salladım. Kendimi iyi hissediyordum.
Ne kadar heyecan verici! Maceram nihayet başlıyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.