Bölüm 96
Bölüm 96: Zümrüt Şehir (8)
Revirin o beyaz, kireç kokan perdelerinin arkasında, metal sedyede otururken koluma atılan dikişlerin sızısını ancak hissedebiliyordum.
İğne etime girip çıkarken yüzümü bile buruşturmadım. Hemşire sol kolumdaki o derin zincir yarasını dikişlerle kapatırken, bir yandan da çatlayan sağ kaburgamı kalın, elastik bandajlarla sımsıkı sardı.
Aldığım her nefeste göğsüm batıyordu ama o acı, aylardır hissettiğim en gerçek şeydi.
Osman sedyenin başucundaki taburede oturuyordu. Başını ellerinin arasına almıştı.
“Osman,“ dedim fısıldayarak.
Başını kaldırdı. Gözleri hala hafifçe nemliydi.
“Dün gece için özür dilerim aslanım,“ dedim, sesimdeki tüm o sahte sertliği bir kenara bırakarak.
“Haklıydın. Annem görseydi gerçekten yüzüme tükürürdü. Ben sadece... Acıdan kaçmaya çalışırken kendimi kaybettim.“
Osman elimi sıktı. “Özür dileme abi,“ dedi, sesi titreyerek. “Ben sadece seni kaybetmekten korktum. Ama az önce o koridordaki halini görünce... Dört kişiyi
tek başına yere serdiğini görünce anladım. Sen hala o kışlaları yıkan, bizi hayatta tutan o Alphan’sın. Yeter ki o şişeye bir daha dokunma.“
“Dokunmayacağım,“ dedim kesin bir dille. “O şişe bitti.“
Tam o sırada revirin yeşil perdesi hızla açıldı.
İçeriye Berk ve Can daldı. Berk’in alnında hala makine yağı lekeleri vardı, nefes nefeseydi.
“Abi!“ dedi Berk, yanıma gelerek. “İyi misin? Şehir çalkalanıyor lan! ’O kışlaları havaya uçuran Lider, Sektör 3’te tek başına dört çete üyesini hastanelik etmiş’ diye konuşuyor herkes!“
Can da başını salladı: “O burnunu iki kere kırdığın herif var ya... Sektör 2’deki o ’Buz Kristali’ şebekesinin sağ koluymuş. Bayağı arı kovanına çomak soktun usta.“
“Soktumsa soktum,“ dedim, bandajlı kolumu oynatarak. “Bu şehri sokak serserilerine bırakacak değiliz.“
Ağır bot sesleri revirin zemininde yankılandı.
Perde bir kez daha çekildi ve içeriye Yüzbaşı Bora girdi. Yanında yeşil pazubentli iki teğmen vardı. Yüzündeki o sert, askeri ifade odayı anında dondurmaya yetti.
Osman ve Berk hemen ayağa kalkıp selam vaziyetine geçtiler.
Bora bana baktı. Bandajlı kaburgalarıma, dikişli koluma ve gözlerimin içine...
“Hani amelelik yapıp kafanı dinleyecektin Alphan?“ dedi Bora, masadaki metal tası kenara itip sedyenin ucuna oturarak. “Ne oldu senin o sessiz taş kırma
işine?“
“Amelelik bitti komutanım,“ dedim düz bir sesle. “Belayı ben aramadım. Bela beni buldu.“
Bora arkasına yaslandı, cebinden küçük, mavi bir cam tüp çıkardı. O tanıdık, parıldayan ’Buz Kristali’. Tüpü parmaklarının arasında çevirdi.
“Bela seni bulmadı evlat,“ dedi Bora, sesi buz gibi bir ciddiyetle kısılarak.
“Bu bela aylardır Zümrüt Şehir’in damarlarında dolaşıyor. ’Buz Kristali’ denen bu uyuşturucu yüzünden geçen hafta üç madenci donarak öldü, dün iki nöbetçi
yerini terk etti, onlarca genç bağımlı oldu. Şehir içeriden çürüyor Alphan.
Dışarıdaki soğuk bizi öldüremedi ama bu mavi toz bizi içimizden yıkacak.“
“Bunu bana neden anlatıyorsun Bora?“ dedim. “Senin koca bir iç güvenlik teşkilatın var.“
“Çünkü benim askerlerimin eli kolu bağlı!“ dedi Bora, masaya sertçe vurarak.
“Kim kiminle iş tutuyor, bu zehir şehre nereden giriyor çözemiyoruz. Teşkilatın içine kadar rüşvet sızmış. Ama sen... Sen bu şehrin bürokrasisine bağlı
değilsin. Zekisin, mimarsın, tünelleri ve kanalları benden iyi okuyorsun. Ve en önemlisi... Kaybedecek bir şeyin yok.“
“Polislik yapmam ben,“ dedim.
“Polislik yap demedim zaten,“ dedi Bora, gözlerini gözlerime dikerek. “Bu şebekeyi kökünden kazıyacaksın dedim. Bu bir rica değil Alphan. Şehrin geleceği için bir zorunluluk. Osman’ın, Berk’in ve o kurtardığın elli sivilin burada güvenle yaşamasını istiyorsan, bu şehri temizleyeceksin.“
Oda sessizliğe gömüldü. Osman bana bakıyordu. Berk bana bakıyordu. İkisi de bu şehrin onların tek yuvası olduğunu biliyordu.
Gözlerimi revirin karanlık köşesine çevirdim.
Pelin oradaydı. Beyaz paravanın kenarına yaslanmış, bana bakıp gülümsüyordu.
Mavi kazağı o kireç kokan odada parıldıyordu.
“Korkaktan savaşçıya geri döndün Alphan,“ diye fısıldadı zihnimdeki o şefkatli ses. “Bu senin yeni sınavın. Kardeşini ve bu şehri korumak için bunu yapmak zorundasın. Ben hep buradayım. Yanındayım.“
Pelin haklıydı. Dipsiz çukurdan çıkmıştım ama hayat bana yeni bir kılıç uzatıyordu. Ve bu sefer o kılıcı, şehrin karanlık dehlizlerini temizlemek için
savuracaktım.
Yüzbaşı Bora’ya döndüm.
“Tam yetki istiyorum,“ dedim, sesimdeki o eski, keskin otoriteyle. “Kimsenin gözünün yaşına bakmam. Çetenin başı kimse, onu o tünellerin en dibine gömerim.“
Yüzbaşı Bora’nın yüzünde hafif, memnun bir gülümseme belirdi. Elini uzattı.
“Tam yetki senindir Alphan. Yarından itibaren av başlıyor.“
Zümrüt Şehir’deki o uyuşuk, yıkık dönemim resmen bitmişti.
Kumsaldaki o son çakıl taşı, şimdi bu yer altı şehrinin koruyucusu olmak için o mavi zehrin izini
sürmeye hazırlanıyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.