‹
Bölüm...
›
Action,Adventure,Aliens,Crime,Dark Fantasy,Demons,Drama,Epic,Gore,Horror,Military,Monster,Novel,Post-Apocalyptic,Psychological,Romance,Seinen,Slice of life,Thriller,Tragedy,Türkçe Novel,Vampires,Violence,War

Bölüm 97

Buz Kristali (1)
Yazar: AnonWriter Grup: Bağımsız Okuma süresi: 4 dk Kelime: 936

[Bölüm şarkısı: https://m.youtube.com/watch?v=FjHGZj2IjBk ]

Bölüm 97: Buz Kristali (1)

Yüzbaşı Bora’nın masasının üzerine bıraktığı o kırmızı şeritli, manyetik askeri kimlik kartına baktım.

Üzerinde adım yazıyordu: Alphan Demir - Özel Yetkili İç Soruşturma Sorumlusu.

“Bu kart sana Zümrüt Şehir’deki her kapıyı açar,“ dedi Bora, kollarını göğsünde birleştirerek. 

“Maden ocakları, seralar, atölyeler, askeri cephanelikler... Kimse sana ’Burada ne arıyorsun’ diyemez. Ama unutma Alphan, bu kart bir kalkan olduğu kadar, sırtına yapıştırılmış devasa bir hedef tahtasıdır da. Bu şebeke çok köklü. Damarlarına bastığın an seni yok etmek isteyecekler.“

“Bana hedef tahtası lazım zaten Yüzbaşım,“ dedim, kartı alıp deri ceketimin iç cebine koyarak. “Ateş eden olursa, nereden sıktığını görürüm. Ekibim hazır.“

“Kimler var ekibinde?“

“Osman ve Berk. Başka kimseye güvenmem.“

Bora başıyla onayladı. “Güzel. İhtiyacın olan her türlü silahı cephanelikten alabilirsiniz. İlk hedefiniz ne?“

“Dün gece burnunu kırdığım o it,“ dedim kapıya yönelirken. “Rıfat.“

Sektör 1’in altındaki askeri nezarethaneye indik.

Osman kapıda elinde tüfeğiyle beni bekliyordu; yeşil pazubendi kolunda pırıl pırıldı. Yanında Berk vardı; elinde atölyeden getirdiği küçük bir kimyasal analiz kiti tutuyordu.

“Lider,“ dedi Berk, cebinden çıkardığı o küçük mavi cam tüpü göstererek. 

“Dün gece o heriflerin üzerinden çıkan ’Buz Kristali’ni analiz ettim. Sentetik bir zehir bu. Ağır metamfetamin türevi ama içine yer altından çıkardıkları kükürt gazı ve motor antifrizi karıştırmışlar. İçen adama anında sahte bir sıcaklık veriyor, acıyı kesiyor ama kalbi üç kat hızlı çarptırıp birkaç haftada beynini çürütüyor.“

“Tam bir ölüm tuzağı,“ dedi Osman öfkeyle.

Hücrelerin olduğu koridora girdik. 4 numaralı hücrenin demir kapısını açtırdım.

İçeride, o dün gece burnunu iki kere kırdığım Rıfat oturuyordu. Elleri arkadan kalorifer borusuna kelepçelenmişti. Yüzü mosmordu, burnundaki kirli gazlı bez kurumuş kan içindeydi. Beni görünce gözlerindeki o korku bir an parıldadı ama
hemen yerini pis bir sırıtışa bıraktı.

“Geldin mi lan mimar?“ dedi Rıfat, hırıltılı bir sesle. “Bora’nın tasmalı köpeği mi oldun şimdi? Beni burada tutamazsınız. Bizim patron bu şehri satın alır oğlum. İki güne çıkarım buradan, o zaman senin o boğazını...“

Cümlesini bitirmesine izin vermedim.

Öne doğru bir adım attım. Sağ elimin başparmağını doğrudan o kırık, şişmiş burnunun üzerine bastırdım.

ÇIT.

Kıkırdakların birbirine sürtünme sesi hücrede yankılandı.

“AAAAAAARGH! DUR! YALVARIRIM DUR!“ diye feryat etti Rıfat, acıyla kıvranarak.

Gözlerinden anında yaşlar boşaldı.

“Bana hikaye anlatma Rıfat,“ dedim, parmağımı milim gevşetmeden, gözlerimin içine o dipsiz karanlığı doldurarak. 

“Ben asker değilim, polis de değilim. Dört tane kışlayı içindeki yüzlerce askerle birlikte havaya uçurdum ben. Senin o patronunu da, seni de bu tünellerin en dibine gömerim, kimse cesedinizi bile bulamaz. Şimdi söyle... Bu mal şehre nereden giriyor?“

“Bilmiyorum! Yemin ederim bilmiyorum!“ diye ağladı herif.

Pelin tam Rıfat’ın arkasında belirdi. Eğildi, herifin ellerine baktı. Mavi kazağının kolunu çekip bana fısıldadı:

“Tırnaklarına bak Alphan... Tırnak diplerindeki o sarı, asidik lekelere bak. Amonyak ve kükürt bu. Bu zehir şehre dışarıdan, karların altından girmiyor sevgilim. Şehrin içinde, sıcaklığın ve kükürt kokusunun yoğun olduğu bir yerde pişiriyorlar.“

Gözlerimi Rıfat’ın titreyen parmaklarına odakladım. Tırnak dipleri sapsarıydı, asit yanıkları vardı. Zihnimdeki o mimarlık haritası saniyeler içinde yerine oturdu.

Zümrüt Şehir’de doğal ısının, buharın ve kükürt kokusunun o kimyasal kokuyu kamufle edebileceği tek bir yer vardı.

“Jeotermal tesisler...“ dedim fısıldayarak. Parmağımı burnundan çektim.

“Sektör 1’in altındaki o eski buhar kazan dairesinde pişiriyorsunuz değil mi? O kükürt kokusu uyuşturucunun kokusunu gizliyor.“

Rıfat’ın gözleri dehşetle açıldı. Yüzü kireç gibi oldu. “Sen... Sen nereden biliyorsun lan bunu? Şeytan mısın nesin sen?!“

“Kim yönetiyor orayı?“ diye kükredim, yakasına yapışarak. “Patron kim?!“

“Kimyager!“ diye bağırdı Rıfat, can havliyle. “Eski bir tıp profesörü... Adı Vedat! Sektör 1’in eksi üçüncü katındaki eski buhar kazan dairesini kapattı! Bütün laboratuvar orada! Yemin ederim bildiğim her şey bu!“

Rıfat’ı yere bıraktım. Hücrenin kapısına döndüm.

Osman ve Berk hazırda bekliyordu. Yüzlerindeki o kararlılık, intikam günlerimizdeki kadar keskindi.

“Berk, Osman,“ dedim, belimdeki tabancanın sürgüsünü çekerek. “Silahları kuşanın. Kimyager’in mutfağını basmaya gidiyoruz. Ve bu sefer, o kazanı başlarına yıkacağız.“

Buz Kristali avı resmen başlamıştı. Ve Zümrüt Şehir’in o karanlık damarlarındaki ilk uru kesip atmak için harekete geçmiştik.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi