Bölüm 98
Bölüm 98: Buz Kristali (2)
Sektör 1’in eksi üçüncü katına indikçe, Zümrüt Şehir’in o temiz havası yerini boğucu bir cehenneme bırakıyordu.
Tavandaki devasa buhar borularından basınçlı sıcak hava fıslıyor, paslı vanalardan sızan kükürtlü su zeminlerde sarımtırak balçıklar oluşturuyordu.
Sıcaklık en az otuz dereceydi.
Üzerimizdeki deri ceketler saniyeler içinde sırıl sıklam terle yapıştı sırtımıza. Ama kükürdün o çürük yumurta kokusunun arasına karışmış başka bir koku daha vardı: Aseton, amonyak ve yanan plastik kokusu.
Kimyager buradaydı.
“Şu koridorun sonu,“ dedi Berk fısıldayarak. Elindeki anahtarı beline takmıştı, gözlerini buharın içinden ayırmıyordu.
“Eski yüksek basınç kazan dairesi. Şehir kurulurken burayı kör nokta diye mühürlemişlerdi. Havalandırması doğrudan ana tahliye bacasına bağlı, yani kokuyu dışarı atıyorlar, kimse duymuyor.“
“Giriş tek kapı mı?“ diye sordum, tabancamın susturucusunu kontrol ederek.
“İki kapı var,“ dedi Osman. “Biri ana servis kapısı, diğeri arka drenaj kapağı.“
Tünelin köşesinden kafamı uzattım. Ağır, çelik bir yangın kapısı vardı. Kapının önünde iki nöbetçi dikiliyordu.
Üzerlerinde madenci tulumları vardı ama bellerindeki pompalı tüfekler ve gözlerindeki o cam gibi, parlak bakışlar torbacı olduklarını bas bas bağırıyordu. Malı kendi üzerlerinde denedikleri belliydi.
Tam o sırada, buhar bulutunun içinden mavi bir siluet sıyrıldı.
Pelin.
Yalınayak, o sıcak boruların üzerinde yürüyerek kapının hemen üzerine kadar süzüldü. Eğildi, bana doğru fısıldadı:
“Kapıya doğrudan yüklenmeyin Alphan. Kapının üst menteşesine bir misina bağlamışlar. Sol taraftaki buhar tahliye vanasına gidiyor tel. Kapıyı tekmelediğiniz an yüz elli derecelik buharı yüzünüze püskürtür.“
Zihnimdeki o mimar, boru bağlantılarını ve o incecik parıltıyı anında birleştirdi.
“Tuzak var,“ dedim fısıltıyla Berk’e. “Kapı tuzaklı. Yüksek basınç buhar hattına bağlamışlar. Osman, sen sağdaki nöbetçiyi indiriyorsun. Berk, ben girince teli
keseceksin. Sakın kapıyı sonuna kadar itmeyin.“
“Anlaşıldı Lider,“ dedi Osman.
Susturuculu tüfeğini kaldırdı. Buharın içinden nişan aldı.
Fıst. Fıst.
İki hafif patlama sesi. İki nöbetçi de ne olduğunu anlamadan, göğüslerine aldıkları kurşunlarla dizlerinin üzerine çöktü, ses bile çıkaramadan yere serildiler.
Hemen fırladık.
Berk kapının aralığına bıçağını sokup o gergin misinayı dikkatlice kesti. Tel boşalınca kapıyı yavaşça araladım. İçeriye daldık.
Gördüğüm manzara, yerin yedi kat dibinde kurulmuş profesyonel bir uyuşturucu fabrikasıydı.
Devasa cam imbikler, kaynayan mavi sıvılar, damıtma tüpleri ve masaların üzerinde kurumaya bırakılmış yüzlerce gramlık mavi kristal bloklar...
Havalandırma fanları deli gibi dönüyordu. İçeride maskeli beş altı kişi çılgın gibi çalışıyor, mavi tozu küçük cam tüplere dolduruyorlardı.
Ve odanın ortasında, başında gaz maskesi olan, beyaz önlüklü, zayıf, kambur bir adam vardı.
Kimyager Vedat.
Bizi gördükleri an içeride kıyamet koptu.
“Baskın var!“ diye bağırdı adamlardan biri, masanın altındaki kırma tüfeğe uzanarak.
“Kımıldayanı deşerim!“ diye kükredim.
Adam tüfeği kaldırdı ama Osman tetiğe çoktan basmıştı bile.
TA-TA!
Mermiler adamın omzunu parçaladı, herif kimyasal dolu cam fıçıların üzerine devrildi. Mavi sıvılar yere saçıldı, asit betonu cızırdatarak eritmeye başladı.
Diğer işçiler ellerini havaya kaldırıp anında yere kapaklandılar. Direnecek cesaretleri yoktu.
Ama Kimyager kaçmaya yeltendi.
Masanın üzerindeki sarı bir asit şişesini kaptığı gibi arka drenaj kapısına doğru fırladı. Şişeyi üzerimize atmak için arkasını döndü.
“Gelmeyin ulan! Yakarım hepinizi!“
Silahımı kaldırmadım bile. İki adımda aradaki mesafeyi kapattım. Havada savurduğu kolunu havada yakaladım, bileğini tersine doğru var gücümle büktüm.
ÇAAAT.
Bilek kemiği kırıldı. Asit dolu şişe elinden kayıp yere düştü, tulumunun paçalarını yakmaya başladı. Vedat acıyla yırtıcı bir çığlık attı.
Onu ensesinden tuttuğum gibi o mavi kristallerle dolu metal masaya çarptım.
KÜT!
Yüzü o tozların içine gömüldü. Ağzı burnu maviye boyandı. Komando bıçağımı çektim, herifin kulağının hemen yanından masaya sapladım. Bıçağın çeliği
kulağının derisini kesti.
“Kıpırdarsan diğer kulağını da keser o imbikte kaynatırım Vedat,“ dedim, nefesim kulağına çarparken. “Beni iyi dinle. Ben Bora’nın askerlerine benzemem.“
“Tamam! Tamam ne istersen söylerim!“ diye ağladı Kimyager, gözlerindeki o koca gözlükler kaymıştı. “Ben sadece kimyacıyım! Beni zorladılar!“
“Bu malı kime teslim ediyorsun?“ diye kükredim, kafasını masaya biraz daha bastırarak. “Dağıtımı kim yapıyor? Bu şehrin kapıları kapalıyken bu kimyasalları
buraya kim sokuyor?!“
“Ben bilmem... Sadece teslim ederim...“
Bıçağı hafifçe çevirdim. Kulağından sızan kan masadaki mavi toza karıştı.
“Son şansın profesör,“ dedim, sesimdeki o ölümcül tınıyla.
“Askerler!“ diye bağırdı Vedat, can havliyle. “Yeşil pazubentliler! Bora’nın kendi lojistik subayları getiriyor malzemeyi! Her cuma gece yarısı Sektör 2’deki çöp arıtma merkezine gelirler! Malı Teğmen Serdar alır! Bütün dağıtım onda!“
Donakaldım.
Osman’a baktım. Osman’ın yüzü kireç gibi olmuştu.
Teğmen Serdar... Yüzbaşı Bora’nın sağ kolu, şehrin ana lojistik ve devriye komutanıydı. Bora’nın dün gece odasında gördüğüm o iki teğmenden biri.
Pelin tam masanın ucunda duruyordu. Masadaki o deri kaplı kara kaplı deftere dokundu. “Defteri al Alphan,“ dedi fısıldayarak. “Kimin ne kadar rüşvet aldığı,
hangi askerin kaç tüp mal taşıdığı hepsi yazıyor. Bora’ya kanıt lazım.“
Masanın üzerindeki defteri kaptım, montumun içine soktum.
“Berk,“ dedim arkama bakmadan. “Şu laboratuvarı tamamen havaya uçuracak bir düzenek kur. Tek bir kristal bile sağlam kalmasın.“
“İki dakikaya hallederim Lider,“ dedi Berk, sırt çantasındaki C4 fünyelerini çıkararak.
Vedat’ı saçından tutup yerden kaldırdım. Kelepçeyi bileklerine taktım.
Şebekenin sadece mutfağını basmamıştık. Kendi içimizdeki, ordunun tam kalbindeki o çürümüş damarı bulmuştuk. Ve bu iş, o kazan dairesinde bitmeyecekti;
karargahın kapısına kadar uzanacaktı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.