30   Önceki Bölüm 

Yalnız seyahat edip tanrılar tarafından kutsanan bereketli toprakları terk etmişti.
Sebebi buydu. 
Sadece on altı yaşındaydı ama asil doğumunu ve şanlı geleceğini bir kenara atmıştı. 
Sebebi buydu. 
Tanrılar tarafından terk edilmiş arazilere girmiş, hayatının bir yıldan fazlasını bu yerde geçirmişti. 
Sebebi buydu. 
Kanlı Kraliçe, görevinin ölümcül bir görev olduğunu biliyordu; ama dindar bir savaşçı, yüce bir iblis avcısı ve yüce tanrıların bir çocuğu olarak, uzun zaman önce tüm ölüm korkusunu yitirmişti! 
“Sen neden bahsediyorsun?” Gökdoğan onun ne dediğini bilmiyordu. Kafasını kaşıdı. “İblis nedir?” Ama konuştuğu anda pişman oldu. Kraliçe, sinir bozucu bir şekilde vızıldamaktan başka bir şey bilmeyen bir sivrisineğe bakıyormuş gibi, ona karşı küçümseyici, dehşete düşmüş bir bakış attı. Bu his oldukça tatsızdı.
Kraliçe burnundan nefes verdi. Çorak arazi insanları cahil ve inanılmaz derecede aptaldı. Onlar inançsızlardı ve onur duyguları yoktu. Onlar sadece tanrıların lütfundan değil, iblislerin vahşiliğinden de bihaberdiler. Kraliçe, böyle bir kâfirle konuşarak büyük bir günah işlediğini hissetti; onunla sohbet etmek, ilahi ruhlara karşı bir tür küfürdü.
Ama sonra tükenme ve güçsüzlük hissi bir kez daha kadının üzerine çöktü. Ayakta durabileceğinden artık emin değildi; burada daha fazla zaman harcaması mümkün değildi. Şu an burayı hemen terk etmesi gerekiyordu. Bakışlarını genç çorak araziliye doğru çevirdi, gözlerinde biraz tereddüt vardı. Karışık duygular bakışlarından geçip gidince, yine çelik gibi sert ve soğuk bakmaya başladı.
Oh, lanet olsun. Hala beni susturmak mı istiyor? Gökdoğan aceleyle birkaç adım geri gitti. "Ne yapıyorsun?!"
Kanlı Kraliçe soğuk bir şekilde şöyle dedi, “Kimsenin yaralarımdan haberdar olmasına izin veremem. Bu bilgi sızarsa, tüm Karabayrak İleri Karakolu’nun neredeyse anında katledilmesi mümkün. Böyle bir şeyin yaşanmaması için tüm olasılıkları ortadan kaldırmalıyım… ama korkma. Tanrının hizmetinde ölmüş olacaksın, bu yüzden ruhun için dua edeceğim ve sonraki yaşamınızda mukaddes Elysium topraklarının kutsanmış vatandaşlarından biri olarak doğacağını garanti ediyorum.”
 "Ciddi misin? Bu tamamen haksızlık!” 
Kanlı Kraliçe, itirazlarını duymazdan gelerek bir adım ilerledi. Gökdoğan, Kraliçe'nin eldivenlerinde bir tür dalgalanmanın ortaya çıktığını ve etrafındaki havayı girdiğini net bir şekilde hissedebiliyordu. Dalgalanmalar yayıldığı zaman, havadaki çeşitli parçacıklarla çarpışıp her bir hava parçacığının eskisinden farklı bir frekansta titreşmesine neden oldular. O tıngırtı sesi bir kez daha kulaklarını doldurdu. 
Kraliçe'nin elinde bir anda alev belirdi. 
Gökdoğan şimdi tamamen sersemlemişti. Bu ne tür bir güçtü? Yine de, bu öğrenmek için doğru zaman değil gibiydi. Gökdoğan çılgınca, “Ben senin hayatını kurtardım! Elysium topraklarındaki insanlar senin kadar nankör ve hain mi? Bahsettiğin 'tanrılar', size yardım eden insanlara böyle mi davranmayı öğretiyor?” 
“Ve tanrılar şöyle dedi: Çorak arazilerdeki kan en kirlisidir ve oranın insanlarına hiçbir şekilde merhamet göstermeye gerek yoktur!” Kraliçenin hareketleri hızlanmaya başladı. “Ayrıca hiçbir risk alamam!”
Kadının yüzü bir kez daha solgunlaştı ve kar beyazı cildinde birkaç tane ter boncuğu görülebiliyordu. Vücudunu saran acıyı bastırmak için elinden geleni yapıyordu. Onun eldivenlerinden çıkan dalgalanmaların gücü artmaya başladıkça, etrafındaki hava, eskisinden daha yoğun bir şekilde titreşerek ondan bir ısı dalgası yayılmasına yol açtı.
Kraliçe'nin eldivenleri üzerindeki rünler parlıyordu. Saldırmaya hazırdı... ama Gökdoğan öylece oturup ölümünü beklemeyecekti. Kraliçe onu yakalamak için korkutucu bir hızla uzandığında çocuk aniden yüksek sesle bağırdı, “Kurnaztilki! Kurtar beni!"
Ne! Kraliçe biraz tereddüt etti. Kurnaztilki, yeteneği ve planlarıyla efsane olan Karabayrak İleri Karakolu’nun ünlü bir üyesiydi. O yakınlarda mıydı? Bu olasılıkla Kraliçe’nin dikkati bir anlığına dağılmıştı ve Gökdoğan bundan istifade ederek bir leopar gibi doğrudan ona doğru atılmaya kalkıştı.
Lanet olsun. Ne kurnaz biri! Kanlı Kraliçe hemen bir kez daha ona doğru uzandı. Eldivenleri, bir yamyamı kömür edecek kadar yeterli güce sahipti; eğer bu çorak arazili çocuğa onunla dokunsa bile, çocuk anında yanıp kül olurdu.
Gökdoğan aceleyle yana doğru sıyrıldı, eldivenler omuzlarını kıl payı kaçırmıştı. Kraliçe, Çılgın Köpek kadar yetenekliydi ve muhtemelen ondan daha da güçlüydü; aksi halde, fevt liderinin o kuvvetli darbesini silahsız nasıl engelleyebilirdi? Ancak şu anda o kadar zayıftı ki, hareketleri normalden çok daha yavaştı.
Bang! Gökdoğan onun darbesinden sıyrılırken, kadının mükemmel yüzünün tam ortasına yumruğu geçiriverdi. Merhametsiz. Çorak arazilerde yetişmiş biri olarak, çocuk “centilmenlik” kavramını hiç duymamıştı. Onun 'eşsiz bir güzellik' olması kimin umurundaydı ki? Gökdoğan’ın bildiği ve önemsediği tek şey, kadının onu öldürmeye çalıştığıydı. Eğer olabildiğince sert mücadele etmezse, kesinlikle ölecek olan kişi Gökdoğan’dı… ve bu yüzden ona tüm gücüyle vurmuştu. 
“Seni p*ç kurusu!” Kanlı Kraliçe küplere binmişti. Bu çorak arazili veledin böyle uyanık ve gözü pek olacağını asla hayal bile edememişti. Kadın bir iblis avcısıydı, tanrıların savaşçısıydı... ve reşit olmayan, yarı büyümüş çorak arazili bir çocuktan yüzüne bir şamar yemişti. Ne kadar büyük bir aşağılanmaydı bu böyle! 
“Sana yardım eden insanları sırtından bıçaklamaya çalışırsan işte böyle olur!” Gökdoğan gerçekten yumruğunu ona denk getirebileceğini tahmin etmemişti ve beklenmedik başarısı onun moralini yükseltmişti. Eğer bu kadın onun peşine düşecekse, o zaman kadın tam gücüne kavuşma fırsatını bulamadan Gökdoğan onun kıçına tekmeyi indirecekti. Onu yere yıktıktan sonra bağlayıp onunla ne yapacağını düşünürdü. 
Gökdoğan omurgasız, korkak bir tip değildi. Ödlek biri, nasıl tüm zamanını çorak arazileri terk edip bilinmeyen bir dünyaya girme hayalleri kurarak geçirirdi ki? İkinci yumruğuyla kraliçenin uzun, zarif burnunu hedef aldı! 
Kanlı Kraliçe bu darbeden sıyrıldı, yavaş hareket ediyor gibi gözüküyordu, ancak bir şekilde sıyrılıp sağ eliyle uzanarak Gökdoğan’ın bileğini tutmuştu. Kraliçe resmi savaş eğitimi almıştı; şu anda içinde olduğu kötü durumda bile, bunun gibi yarı eğitimli bir veletle başa çıkmak için yeterli azme sahipti! 
Kahretsin! Gökdoğan o kadar korkmuştu ki, ruhu vücudunu terk edecek gibi hissetti. Kanlı Kraliçe’nin neredeyse hiç gücü kalmamış olabilirdi, ama sahip olduğu miktar, onun işini bitirmek için yeterliydi! Gökdoğan, kadının eldivenlerinden yayılan bir titreşimin, tüm vücudu boyunca yayıldığını ve yılan gibi dalgalandığını açıkça hissedebiliyordu. Bu güç, vücudundaki her küçük parçacığı etkileme yeteneğine sahipti ve bu da onların olağanüstü sıcaklık üreten bir frekansta titreşmelerine neden oluyordu.
Bu ne tür bir saldırıydı? Bu saldırı nasıl oluşuyordu? Gökdoğan’ın hiçbir fikri yoktu, ne de böyle bir zamanda öğrenmeyi umursuyordu. Aklında sadece tek bir düşünce vardı: Ah, lanet olsun. Kömür olacağım.
Ancak Gökdoğan artık sonunun geldiğinden eminken, aniden boynundaki taştan gelen çınlamalı bir tepki hissetti. Kanlı Kraliçe’nin onun vücudunun içine akıttığı tuhaf enerjinin tümünü neredeyse suya batırılmış bir sünger gibi emdi. 
Neler oluyor? Neden enerjim, çocuğun vücuduna girer girmez kayboluyor? Kanlı Kraliçe, daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı ve bir an için tamamen hazırlıksız yakalandı... ve hemen sonra, göğsüne doğru buz gibi soğuk bir cisim dayandı. 
“Kılını bile kıpırdatma.” Gökdoğan elinde kaba, hantal bir tüfek tutuyordu ve kaşlarında epey ter birikmiş olmasına rağmen, bakışlarını tamamen Kanlı Kraliçe'ye odaklamıştı. “Şu an gerçekten tetiği çekmeye mecbur hissediyorum.” 
Kraliçe'nin kirpikleri birkaç kez titredi, sonra çok sakin bir sesle, “Öyleyse çek hadi,” dedi. 
Gökdoğan aniden keskin bir nesnenin kendi göğsüne baskı yaptığını hissetti. Aşağıya doğru bakınca... gözleri dışarı fırladı. Kraliçe her nasılsa ona fark ettirmeden kısa bir ok çıkarmıştı. Eğer onu yarım santim kadar ileri itseydi, doğrudan kalbine girecekti. 
Gökdoğan zoraki bir şekilde gülümsedi. “O küçük şey mi? Beni öldürebilir ya da öldüremeyebilir... ama pompalı tüfekle yüzünden vurulunca senin hayatta kalabileceğini sanmıyorum.” 
Kraliçe soğuk bir şekilde şöyle dedi: “Bahse girerim, silahın dolu değil!” 
Gökdoğan’ın tüfeği gerçekten dolu değildi. Kanlı Kraliçe tam üstüne basmıştı, ama Gökdoğan yüzü ya da gözlerinden bunun okunmasına izin vermedi. Bunun yerine, tetiğe biraz daha fazla baskı uyguladı, sanki her an ateş etmeye hazırmış gibi. 
Kanlı Kraliçe, Gökdoğan’ı bir şeyler açığa vurması için blöf yapıp kandırmak istemişti, ama çorak arazili çocuk, zihinsel olarak onun hayal ettiğinden çok daha güçlüydü. Her ne kadar bu pompalı tüfeğin içinde muhtemelen hiç saçma olmadığını hissediyor olsa da, durum göz önüne alındığında, aceleci davranmaya da cesaret edemiyordu. Kraliçe ölmekten korkmuyordu. Korktuğu şey boş yere ölmekti! 
Gökdoğan da kendini çok gergin hissediyordu. Çok iyi biliyordu ki şu anda rol kesiyordu. Kraliçe çok güçsüz olabilirdi, ama Gökdoğan onu dövüşte alt edebileceğine inanmıyordu. Ölmekte olan bir kaplan yine de bir kaplandı; can çekişiyor olsa bile, bir sivrisineğe yenilmezdi, hem de yarı yetişkin olana! 
Peki ne yapmalıydı? Bu çıkmazdan nasıl kurtulabileceğine dair Gökdoğan’ın hiçbir fikri yoktu! Fakat gerginlik gittikçe artmışken, birdenbire dışarıdan kahkahalar çınladı. Paralı askerler geri gelmişti. Gökdoğan, Kurnaztilki’nin neşeyle güldüğünü duyabiliyordu ve bazı paralı askerler ona sesleniyorlardı: 
"Velet! Velet! Hadi çık dışarı!" 
“Gel de sana getirdiklerimize bir bak!” 
Bu sefer, solgunlaşan kişi Kraliçe’ydi. Kurnaztilki gerçekten de gelmişti! O olağanüstü yetenekli, kurnaz ve sert bir adamdı. Kraliçe'nin içinde bulunduğu durum göz önüne alınırsa, şu anda onunla dövüşmesi Kurnaztilki’nin beraberinde getirdiği diğer çok sayıda paralı askeri saymadan bile mümkün değildi. Şu an onu bulurlarsa... ne olacağını hayal etmek bile istemiyordu. 
Lanet olsun. Ne yapması gerekiyordu? Bu pis çorak arazili insanların elleriyle gerçekten mahvolmak mı üzereydi? 
Gökdoğan, Kraliçe'nin güzel yüzünden akan kanı görebiliyor, aynı zamanda paralı askerlerin adımlarının gittikçe daha da yaklaştığını duyabiliyordu. Aklından sayısız düşünce geçti. O şişko namussuzun ne tür bir insan olduğunu çok iyi biliyordu; Kurnaztilki tamamen vicdansız, vahşi ve kötü şöhretli bir zamparaydı. Kraliçe onun ellerine düşerse ne olacağını kim bilebilirdi ki?
“Hey!” Gökdoğan tüfeğini indirdi. "Saklan!"
 Kraliçe biraz ürkmüştü. Çocuğu öldürmeyi planlıyordu... ama o yine de kendisine yardım mı etmek istiyordu yani?
Gökdoğan ona baktı. “Henüz ölmene izin veremem! Acele et de saklan. Kurnaztilki seni görürse, mahvolursun. O tam bir sapık!” Kurnaztilki’nin sekse düşkünlüğü pek de bir sır sayılmazdı; üsteki neredeyse herkes bunu biliyordu. Ama sorun şuydu ki, Gökdoğan’ın küçük odasında, perişan bir yatak ve cılız bir masadan başka bir şey yoktu ve bu şeyler neredeyse tüm mekânı kaplıyordu. Birini saklayacak yer yoktu! 
“Yatağa!” Şimdi, paralı askerler birkaç metre uzaktaydı. Gökdoğan’ın başka bir şey düşünmek için zamanı yoktu; aniden Kraliçe’yi yatağına itti, pasaklı battaniyeleriyle örttükten sonra da yatağa uzandı. Yatak küçücüktü ve bu yüzden ikisi de sığmak için iyice sıkışmak zorundaydı.
Kadın yatakta nasıl ‘saklanabilirdi’ ki? Onu fark etmemek için kör olmaları lazımdı! Ama Kraliçe'nin tepki gösterecek zamanı yoktu, çünkü odanın kapısı açılıvermişti. Hemen sonra Kurnaztilki direkt içeri girdi.
Gökdoğan aceleyle ona doğru sıkıştı. Kanlı Kraliçe aslında ondan biraz daha uzundu ve onun bedeni hem ince hem de kıvrımlıydı, hem yumuşak hem de sıkıydı. Gökdoğan, her an muazzam bir güçle saldıracak dişi bir leoparın yanında yatmakta olduğunu açıkça hissediyordu. 
Bir kadınla ilk defa bu kadar yakınlaşıyordu. Gökdoğan gergindi, ama aynı zamanda kalbinden dalgalanan başka garip hisler de vardı. Bu onun için tamamen yeni bir duyguydu, ama onun tadını çıkarmak için hiç havasında değildi. Kadın tek kelimeyle çok tehlikeliydi!
Aniden kadın kolunu onun etrafına dolayıp kendisini arkadan ona sıkıca bastırdı. Örtülerin altında, çok samimi ve sevgi dolu bir şekilde ona sarılıyor gibi görünüyordu. Bu, yarı yetişkin Gökdoğan’ın, genç, kıvrak ve güzel bir kadının kendisini ona bastırdığını ilk kez tecrübe ediyordu… ama zevk almaya fırsatı olmadı, çünkü Kraliçe soğuk, kaygan ve keskin bir şeyi doğrudan boğazına bastırmıştı. Eğer yanlış bir hareket yaparsa, başına çok ama çok kötü bir şey gelecekti.
"Bu çılgın o*ospu bana hala güvenmiyor mu?!"


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


30   Önceki Bölüm 



DISQUS - Mangaya Ait Yorumlar

*Not: Yorum Yazmadan Önce;

  • Spoiler,
  • Küfür, siyasi ve seviyesiz yorumlar,
  • İçerikle alakasız link paylaşımları yasaktır.
  • İçeriği çeviren gruplar dışında site reklamı yapanlar sınırsız uzaklaştırılacaktır.