299   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   300.5 



Ork Stepleri
üzerinde güneş bir kez daha doğdu ancak mağaranın içi zifiri karanlıktı. Yavaşça
tünelin ucundaki ufak ışığa yöneldi iki ork, üstlerinde basit deri zırhlar
vardı.



İri yarı
olanının elinde görkemli bir balta, dişi olanındaysa hiçbir şey yoktu, seneler
önce korku içinde tırmandıkları dağın eteklerine indiler.



“Ne yapacaksın burada?”



“Her şey burada başladı, geçmişimizi
onurlandırmak istiyorum!”



Bir süre
konuştu iki ork, sonrasında dağın farklı yüzlerinden zirveye doğru yürüdüler. Nafız,
doğdukları kabileye bakan tarafa meyletti, Alyon Buzul Bölge yönündeki cepheden
tırmandı. İstedikleri yere vardıklarında dişi ork ilk ödül zindanının hediyesi hançerlerini
çıkardı, savurmaya başladığında yüzünde buruk bir gülümseme vardı.



Arkadaşı da
boş durmuyordu, Cesuryürek’in oğlu Alyon’ un baltasını var gücüyle savuruyor,
önündeki kayaları un ufak ediyordu. Gün batıp etrafa karanlık çöktüğünde de durmadı
ikili, büyük piramidin göğe yükselen ışığının altında silahlarından çıkan
kıvılcımlar havaya karışıyordu.



On gün sonra
dağın eteklerine ilk ziyaretçileri geldi, iki kıtayı kaplayacak kalkanı
tamamlayan Han ve Ainle bir süre neler olduğunu izlediler.



Daha sonra
dağın denize bakan yüzüne ilerledi iki ırkın liderleri, gözden kaybolduklarında
yerlerini başkaları almıştı.



Alyon’ un
soyuydu gelenler, sessizce atalarının baltasını salladığı kısma geçip etrafa
saçılmış kayaları aşağı taşımaya başladılar.



Kimse konuşmuyordu,
aralarında sessizce sağlanan uyum, kabul edilmiş bir anlaşma vardı. Durum
kulaktan kulağa yayıldı, her gün binlerce ork dağın yamacına taşındı.



Çadırlarını
kurup izlemeye koyuldular, sadece hikâyelerde duydukları figürler, önlerinde
tüm doğallıklarıyla çalışıyordu. Onlar dağa ayak basmadı, dağdakilerde
varlıklarından dolayı rahatsızlık duymadı.



Druidler de
gelmişti, Elit On ile beraber liderlerine yardım ediyorlardı. Böylece bir ay
geçti, Alyon ve ailesi denize bakan ancak kimsenin çalışmadığı diğer tarafa
geçti. Tek bir istisna vardı, Kitapkurdu ustasının, Nafız’ın yanına gelmişti.



Kırmızı
renge sahip dağın üzerinde bazı şekiller belirmişti, birçoğu kim olduklarını
bilmese de onları oluşturanların statüsü her şeyi belirtiyordu.



Orklar
heyecanlıydı, duyguları coşmaya görsün, onları dizginlemek çok zor oluyordu. İkinci
aya girildiğinde, birçok savaşçı ırklarının önde gelenlerine yardıma yeltenmiş
ancak dağı çevreleyen görünmez baskı tarafından püskürtülmüşlerdi.



Çalışanlarınsa
dünya umurlarında değildi, zırhının üst tarafında sadece göğüslük kısmı kalan
Nafız’ın uzun kırmızı saçları, belinin hizasına kadar uzanmıştı. Savaş
sırasında siyah alevlerle yıkanan Alyon, Ork Stepleri’nin yakıcı güneşinin
altında muazzam üst gövdesini sergiliyordu.



Kır olan
saçları siyaha dönmüş, eski orta yaşlı görüntüsü silinip gitmişti. Kızı Ölümün Rüzgârı
ve yarı ork torunu ise onun yanındaydı. Kitapkurdu savaşın bitiminden sonra oğlunun
ismini tüm orklara duyurmuştu, Ruhkesen koymuştu onun ismini.



Çekiçdöven,
eski Buzul Bölge Kabilesi’ ne bakan kısımdaki kırık taşları tek başına
taşıyordu dağın eteklerine.



Günler
sakince geçiyordu, ilk heyecanlarını atlatan orklar çadırların arasında kurulmuş
arenalarda savaşıp zaman öldürdüler. Bazen druidlerin yardımını alan savaşçılar
oldu, gösterdikleri üstün kabiliyetler sonrası iki ırkın arasındaki bağlar
güçlenmeye başladı.



Derken bir
sabah, üzerinde domuz derisinden zırh olan yaşlıca bir ork dağa yanaştı, oluşan
baskıya aldırmadan her seferinde bir adım şeklinde ilerliyordu. Toplanan
milyonlarca ork savaşçısı büyük gürültü koparmıştı, bazıları yaşlı orkun aklını
kaçırdığını düşünüyor, diğerleriyse kahkahalarla gülüyordu.



“Sessizlik!”



Açık havada
şimşek çaktı adeta, dağın eteğinde kamp yapanların sesi soluğu kesiliverdi. Emrin
kimden geldiği gayet açıktı, nefes almaya bile korktular uzun süre.



Aynı anlarda
ihtiyar orkun üzerindeki baskı da yok olup gitti, sakin adımlarla Nafız ve
Kitapkurdu’nun yanına geldi. Konuşmadı, yerdeki büyükçe bir kayayı kavrayıp
geldiği gibi yamaca doğru yürüdü. Ardından bir tane daha, bir tane daha derken,
tek kelime etmeden çalıştı domuz derisinden zırhı olan ork.



Altı ay
boyunca çok az yemek yiyip, neredeyse hiç uyumadan çalıştı orkların üst düzey
isimleri. İşleri bittiğinde onlarda bitmişti, birer birer aşağı indiler.



Dağın
üstünde iki kişi kalmıştı, Kan Tanrısı Nafız ve domuz derisinden zırh giyen ork
birbirlerine bakıyorlardı.



“Özür dilerim!”



Elindeki
hançerleri yere saplayan Nafız dizlerinin üzerindeydi, ihtiyar ork koluna girip
ayağa kaldırana kadar da öyle kaldı.



“Bu yolu kendisi seçti, artık kendini
suçlamayı bırak. Böyle yaparak onun hatırasına …”



Devam
edemedi, gözlerinden süzülen yaşlarla beraber Nafız’ın üzerine devriliverdi. Fiziksel
yorgunluğu ruh haliyle birleştiğinde daha fazla dayanamadı Domuzkuyruk, Kan
Tanrısı’nın sırtında indin dağdan aşağı.



Milyonlarca
ork, yüzlerce druid ve kıtada bulunan diğer insanlar bu manzaraya şahit
oluyordu. Kendisi için kurulan çadıra gidene kadar ihtiyarı sırtından indirmedi
Nafız, onunla beraber girdi içeri.



Dağın son
hali de gözler önüne serilmişti, karadan görünmeyen taraflarını öğrenmek
isteyen insanlar gemilere binip açılsa da, orkların bazıları güç hayvanlarını
kullanarak bu işi hallettiler.



Görünmez
alan varlığını devam ettiriyordu, ne karadan, ne havadan, dağa ulaşmak mümkün
değildi. Böyle bile olsa gördükleri yetmişti çevredekilere, yıllardır kurak ve
unutulmuş olan topraklar bir anıta dönüşmüştü adeta.



Buzul
Bölgeye bakan kısımda dört ork savaşçısı oyulmuştu kayalara. Omuz omuza vermiş
iki kişi, önlerindeki daha küçük iki orkla betimlenmişti.



İçlerinden
tek sağ olan Çekiçdöven’di, babası Demirdöven’in hemen önünde sertçe bakıyordu.
Hemen yanında, yüz sene önce ölen Alyon vardı, o da sırtını yasladığı babası
Cesuryürek gibi kararlı duruyordu. Çocuklarının arkasında duran iki kan
kardeşin bakışları tüm Ork Steplerini görüyordu, sonsuza kadar soydaşlarını
izleyeceklerdi.



Bir diğer
tarafta, denize bakan kalabalık figürler vardı. Alyon, kızı, oğlu, iki torunu
ve çocuklarının annesi ile beraber gülümsüyordu. Vahşi Bataklık kıtasında
yaşadıklarıydı Alyon’u bu heykelleri yapmaya iten.



 Çocukları doğana kadar önemli olan, öldükten
sonra unuttuğu karısını kendi elleriyle dağın üzerine işlemişti. Dev
boyutlardaki heykellerdi bunlar, görenlerin üzerine çöken doğal bir baskı
içeriyorlardı.



Kan, ter,
gözyaşı ve yapanların doğal enerjileri vardı üstlerinde, gücü yetersiz
kişilerin uzun süre bakmaya dayanmaları mümkün değildi.



Kıtanın en
ucundaki dağın denize bakan diğer kısmındaysa, sadece iki figüre yer alıyordu. Tahta
oturmuş bir ork ve druid idi bunlar. Han ve Ainle, Parthenia’ ya giden tüccarların
güzergâhından en net görünecek kısma yapmışlardı heykellerini.



Dosta güven,
düşmana korku salıyor; iki ırkın yeniden birleştiğini, dünyanın geri kalanının
ayağını denk alması gerektiğini söylüyorlardı. Tüccarlar çoktan resmetmişti bu
görüntüyü, türlü ulaşım araçlarıyla medeniyetlerindeki büyük güçlere
ulaştırmaya çalışıyorlardı.



Son olarak,
bir zamanlar doğduğu kabilenin karşısında Nafız’ın çalıştığı yer vardı. Dağın
dört yanındaki heykellerin, görenlerde oluşturduğu hissiyat bambaşkaydı. Eski
ork büyükleri saygı, Alyon’ un ailesi bağlılık, iki ırkın liderleri gurur ve
son olarak Nafız’ın oyduğu yer korku yaşatıyordu bakanlara.



Saçları
çılgınca savrulan Kan Tanrısı ve yanında duran bir başka ork savaşçısının
heykelleri ölüm niyeti saçıyorlardı. Bir elinde büyük yayını tutan savaşçının
etrafında atma hançerleri dönüyordu, bakışları keskindi, her an kınından
çıkmaya hazır bıçak gibiydi havası.



Sangre,
ustası Nafız ile beraber dağın üzerinde ölümsüzleştirilmişti. Hüzünlü babası
taşlarını taşırken, kardeş öğrenci sayılan Kitapkurdu yardımcı olmuştu.
Yüzyıllar boyunca orkların ibadet edecekleri dağın yapımı, nihayet sona
ermişti.



Toplanan
kalabalık peyderpey ayrılıyordu, iki kıtayı kaplayan kalkan sayesinde güvenlikleri
sağlansa da yapılacak birçok iş vardı. İsim töreni için kullanılan büyük
çadırın içinde, iki ırkın ileri gelenleri bunları tartışmak adına toplandı. İlk
ve en önemli gündem maddesi, savaşın sonuçlarının yorumlanması, buna göre yol
haritası çıkarılmasıydı.



“Sanırım, şimdiye kadar dünyanın geri
kalanı yolladıkları ordunun akıbetini öğrenmiştir. Yakın zamanda büyük çapta
saldırı beklemesem de, şansını denemek isteyenler mutlaka olacaktır. Öncelikle,
sınırlarımıza yapılmaya çalışılacak en ufak ihlale misliyle karşılık
vereceğimizi anlamalarını sağlamalıyız!”



Kitapkurdu
konuşmasını bitirdiğinde herkes sözlerine katıldı, bu sırada Üstat lafa
girecekti.



“Birleşen iki kıtanın yönetimi nasıl
olacak?”



“Bunu da ben açıklayabilirim!”



Kitapkurdu
hazırlıklı gelmişti toplantıya, bugün tüm meseleleri açıkça halletmeyi
amaçlıyordu.



“İki kıta, iki lidere sahiptir. Bu
kişiler, ırklarının hükümdarlarından çok koruyucularıdır. Dış tehditlere karşı
toprakları, halkı ve özgürlüğümüzü korumak için öncülük edeceklerdir.



Kalan tüm meseleler için bakanlıklar kurulup,
başlarına konusunda en iyi kişiler geçirilecek. Bu vesileyle, icatlar bakanı
olarak sizi seçtiğimizi belirtmek isterim Üstat Leonardo. Öncesinde yaşadığınız
şehrin tahsisi de dâhil olmak üzere, her türlü isteğiniz yerine getirilecektir.



Kurulan Ork-Druid İmparatorluğu kan
bağına, toplumsal statüye veya kimleri tanıyor olduğunuza zerre kıymet vermeyecek,
mevcut şartlarda işi en iyi kim yapıyorsa sorumluluk onun olacak.”



Orklar
kabile geleneklerini bozmayı düşünmüyorlardı ancak yeni topraklarla beraber
hepsi aynı standarda sahip olmak zorunda kalacaklardı.



Tüm gün
konuşmalar sürecekti, akşam olduğunda ise çadırda altı kişi vardı. Nafız,
Alyon, İki çocuğu, Han ve Ainle. Vahşi Bataklık’ın yeni lideri verdikleri sözü
yerine getirmek için bekliyordu, göğsünden çıkan küçük ama parlak ışık küresini
Nafız’a uzattı.



“Söz verdiğimiz şey, Ulu Ağacın yaşam
özü!”



“Han, istediklerimi getirdin mi?”



Nafız
seslenince, Orkların Yüce Han’ı alanlar arası halkasından dört ayı postu
çıkardı.



“Sangre’nin hayata dönmesi için
gereken nesnelerden ikisini toplamayı başardık. Ork Stepleri üzerindeki dört
totem hayvanın derisi ve Druidlerin Kutsal Ağacının Özü elimizde.”



İki nesneyi
kendi taşıma halkasına koyduktan sonra Han’a veren Kan Tanrısı, derin bir nefes
çekti.



“Şimdi sıra kalan dört taneyi ele
geçirmekte, çok değişik bir yolculuk bizleri bekliyor!”



---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



"Eğer nasıl biri
olduğumu bilseydiniz, şu anda beni selamlarken yüzünüzde gördüğüm o tatlı,
dostane gülümse kim bilir nasıl donup kalırdı dudaklarınızın kıyısında!"



Olağanüstü Bir Gece, Stefan
Zweig



 



İkinci Cildin Sonu




Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


299   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   300.5 



DISQUS - Mangaya Ait Yorumlar

*Not: Yorum Yazmadan Önce;

  • Spoiler,
  • Küfür, siyasi ve seviyesiz yorumlar,
  • İçerikle alakasız link paylaşımları yasaktır.
  • İçeriği çeviren gruplar dışında site reklamı yapanlar sınırsız uzaklaştırılacaktır.