29   Önceki Bölüm 

Zaman akıp gitmişti. Uğursuz bir fırtına gibi olan acımasız savaş gerçekleşmek üzereydi.

Zuli Nehri'nin öteki tarafında olan düşmanlar, pozisyon almayı bitiriyormuş gibi görünüyordu. Kuşatma yakında başlayacaktı. Brook askerleri savunma araç ve mekanizmalarına yerleştirmeye başlamıştı. Ortalama yaşlara sahip insanlar surun üstüne gelerek ahşap sopa ve küçük baltalar gibi basit araç gereçlerle yardım etmeye gelmişti sura.

Ancak, defans gücü hala yeterli değildi. Kral'ın Gardiyanları'ndaki asker sayısı yaralı ve tedavi altında olanlardan dolayı 400'ün altına düşmüştü ve neredeyse 1000 insan, herhangi bir askeri eğitime girmiş değildi. Chambord'un oluşturabileceği en güçlü savunma, toplayabildiği toplamda 1500'ün altında olan insan gücü olmuştu.

2000 iyi eğitimli düşman ile kıyaslandığında bu güç oldukça düşüktü.

Neyse ki, araziden kaynaklanan birçok avantaja sahipti Chambord. Ama bu avantajla bile, Chambord'un durumunun pek iç açıcı göründüğü söylenemezdi.

Güçlü bir büyücü ya da savaşçı, Azeroth Kıtası'nda bir savaşta çok önemliydi. Eğer düşmanlar Landes gibi bir ya da iki kişiye sahipse, zaten Chambord çoktan düşmüş demekti.

Fei bu konuda acayip endişeliydi.

Güneş yükselmeye başladıkça atmosfer geriliyordu.

Havada görünmez bir ateş vardı sanki. Birçok insan yanma hissiyatını, her nefes aldıklarında göğüslerinin tam ortasında hissetmişti.

Fei gözetleme kulesinin yanında duruyor ve savaşın başlamasını bekliyordu.

''Dobişko'' Gill Fei'den çok da uzakta değildi. Bacakları korkudan titriyordu durmaksızın, savaşın kanlı havası bu şımarık genç efendiyi dehşete düşürmüş ve onun kafasını bomboş bir hale getirmişti. Neyse ki Bazzer Gill'i korumaları için birkaç sadık korumasını göndermişti, yoksa Gill çoktan bayılırdı şimdiye.

Fei'yi şaşırtan asıl şey, Brook'a göre bu kırmızı giysili piçin hiçbir savaş kabiliyetine sahip olmayışıydı. Fei, Conca ve Oleg'i hallettikten sonra ona çok da dikkat etmemişti bu nedenden dolayı. Onun surdan kaçacağını düşünmüştü aslında, ama gerçekte onun çocuğunun yanına yürüyüp surda duracağını kim bilebilirdi ki?

''Bu çakal çocuğunu harbiden umursuyor, ha? Görünüşe göre biraz bile olsa insanlık kalmış içinde... Beklenmedik bir şey...''

Fei Bazzer'e bakmış ancak hiçbir şey söylememişti. Herkes soluklarını tutmuş savaşın başlamasını bekliyordu.

Hendeğin öteki tarafında.

Düşmanlar kare düzeninde on oluşuma sahipti şu anda. Chambord'a adım adım yaklaşıyorlardı. Kılıç ve mızrakları güneş ışığının altında parıldıyordu.

Sur ise oldukça sessizdi. Nefes almayı bile bırakmışlardı gerçekten, birbirlerinin kalp atışlarını duyabiliyorlardı.

Bazı yeni acemilerin bacakları titremeye başlamıştı aynı zamanda. Avuçlarının içi delicesine terliyordu, neredeyse kılıçlarını daha fazla tutamayacak seviyeye gelmişlerdi. Kanlı savaş başlamak üzereydi ve insanlar, bu savaşta hayatta kalmayı başarıp başaramayacaklarını bilmiyorlardı. Ancak aileleri uğruna savaşmak zorundalardı, geri çekilemezlerdi.

''Tap, tap, tap, tap...''

Düşmanlar uygun adımda ahenkli bir şekilde ilerliyordu. Siyah bir sel gibi, Chambord Kalesi'ne yavaş ve sağlam bir şekilde yaklaşıyor, bir ton baskıya neden oluyorlardı. Davula çarpan davul sopaları gibi bir ses çıkıyordu onlardan. Bu sesler de surdaki askerlerin kalbini vuruyordu, gittikçe daha hızlı bir hale geliyor ve surun üstündeki herkes için daha boğucu bir ortam hazırlıyordu.

Düşmanlar bir kalkan düzenini almışlardı hızlıca.

Orada yüz tane iki metre yüksekliğinde kara kalkan vardı ve gaddar şeytan yüzleri üstlerine oyulmuştu. Tüm düşmanları arkalarına alıp koruyor ve sağlam bir şekilde ilerlemeye devam ediyorlardı, bir şeytan sürüsü Chambord'a yaklaşıyormuş gibiydi. Düzenleri, taş köprüye yaklaştıkça değişmişti. Her bir sıradaki on kişi üç kişiye indirgenmiş ve böylece, hepsi bir sorun çıkmadan taş köprüyü geçmişti. Bunu yaparken hala uyumlarını koruyorlardı.

Diğerlerine karşı olan tek bir ses bile yoktu. Düşmanlar acımasız ve kesin ölüm makinelerine benziyorlardı, katı bir şekilde buna programlanmış gibilerdi. İnanılmaz bir disiplin örneği gösteriyorlardı.

Bu da, Fei'yi savaş başlamaya yaklaştıkça daha da kararsız bir hale getirmişti. Düşman oldukça iyi eğitimli bir orduya sahipti, bu konuda şüphe yoktu. Yanındaki düşmanlarla karşılaştırdığı zaman onları, Fei, bu savaşı kazanmasının çok zor olacağını biliyordu.

İki grup arasındaki uzaklık hızlıca azalıyordu.

On dakikadan kısa bir süre içerisinde, kalkan düzeni hendeğin Chambord tarafına adım atmıştı. Bunu bir kere yaptıkları anda Chambord'un okçularının saldırı mesafesine girmiş ve savaşı başlatmışlardı.

''Tink!''

Brook kılıcını çekti, sipere bir adım attı ve bağırdı. ''Okçular... Hazır!''

''Gıcır, gıcır, gıcır...'' Okçuların yaylarını çekmesiyle ortaya çıkan gıcırtılar kulakları doldurmaya başlamıştı. Yüz taneden fazla uzun mesafeli ok tam dolunay şekline getirilmişti. Okların parlayan uçları Azrail'in gülümsemesi gibiydi, Brook'un emrini bekliyorlardı.

Ama, tam o anda...

''Tap!''

Düşman hattının en önündeki kalkan düzeni her nedense bir anda ilerlemeyi kesmişti. Mızrak düzeni, kılıç düzeni, ok düzeni ve arka taraflarda kalan diğer altı düzen de art arda hareket etmeyi bırakmıştı.

Bütün bir düzen uyum içindeydi, sanki orada tek bir kişi varmışçasına aynılardı.

''Bu da ne?''

Fei bunu gördükten sonra kaşlarını çatmıştı. Düşman komutanının ne düşündüğünü bilmiyordu.

Brook'un da kafası karışmıştı aynı şekilde, ama rahatlamış falan değildi. Hızlıca bağırmıştı: ''Okçular hazır olmaya devam edin, konsantrasyonunuzu bozmayın. Kimse yerinden ayrılmaya izinli değil!''

Konuşmasının ardından, düşmanın düzeninde yeni bir değişiklik olmuştu. Dört siyah şövalye ortaya çıkmış ve kalkan düzeninin önüne doğru yürümüşlerdi. En önlerindeki şövalye üç metrelik bir mızrak tutuyordu, mızrağın ucunda ise bir miğfer vardı.

Brook'un yüzü değişmişti. Kılıcını geri çekmiş ve Fei'nin anına ilerlemişti hemen; eğilmiş ve yavaşça: ''Majesteleri, düşmanlar bir görüşme yapmak istiyor.''

''Görüşme mi?'' Fei gülmüştü.

''Bir mızrağın ucunda bir miğfer taşınması, Azeroth Kıtası'nda düşmanın bir görüşme yapmak istediği anlamına geliyor yani...'' Fei bu küçük ayrıntıyı kafasının bir köşesine koydu; bunu daha sonra kullanması gerekebilirdi.

''Ama bu şerefsizler büyük bir avantaja sahip, neyi görüşmek istesinler ki?'' diye düşünmüştü daha sonra da.

''Yaklaşmalarına izin verin!'' Fei Brook'a emretti. Düşman komutanının ne tür bir hileye başvurmaya çalıştığını bilmek istiyordu.

''Nasıl isterseniz!''

Brook arkasına döndü ve bir askerin müzakereyi kabul etme yanıtını bildirmesine izin verdi.

Cevabı gördükten sonra, dört şövalye atlarına binmiş ve surlara doğru yaklaşarak, Chambord'un ana kapısının önünde durmuştu.

“Efendimin emrini takiben, Chambord Kralı'nın gelip emri duymasına izin verin.”

[Bir] isimli kara şövalye mızrağını yere vurmuş ve kibirli bir şekilde bağırmıştı kafasını yukarı kaldırmasının ardından. Yıldız Seviye bir savaşçının gücüne sahip olması, surun üstündeki herkese sesinin net ve iyi bir şekilde ulaşmasını sağlıyordu. Surdaki herkes sesi duymuş ve bu sesin içindeki kibri hissetmişti.

''Ne demen lazımsa söyle lan, dümbük!''

Fei kaba bir şekilde bağırmıştı surun üstünden. Düşmanın tavrı onu sinirlenmişti, bu yüzden nazik olmak istiyormuş gibi yapmaya zahmet etmemişti.

Surun alt tarafında ise, [Bir]'in göz bebeği daralmıştı.

Chambord Kralı'nın Üç Yıldız Seviyesi bir savaşçı olan Landes'i yaralayan o ''canavar'' olmasını hiç beklemiyordu... ''Yok artık! İstihbarat servisimiz 'Kartal'ın verdiği bilgiye göre bu kral salağın teki değil miydi? Bu nasıl olabilir?''

Uzaklarda, nehrin öteki tarafından olan biteni gözlemliyor olan gümüş maskeli savaşçı da biraz şaşırmıştı aynı şekilde.

Ama hızlıca yüzüne bir gülümseme yerleşmişti. ''Bu gittikçe daha da ilginçleşiyor... Kral'ı kolezyuma yollamak, bu reklam ve sunuş asil hanımefendilerin dikkatini hemen çekecektir... Hahaha, bu, hayal ettiğimden bile daha ilginç oldu!''

Surun üstünde.

''Efendimiz son derece cömert ve kibar; o, hepinizin hayatta kalmasına izin verdi...'' [Bir] isimli kara şövalye gururla bağırmıştı, ''İyi dinle, Chambord'un Kralı. Efendimiz, eğer kapıları açıp teslim olmaya gönüllü olursanız; asil, yetkili ve bakanların tarafımızdan korunacağını, vatandaşların ise yalnızca köle haline getirilerek, öldürülmeyeceklerini söyledi...'' demişti [Bir] hızlıca, bunları söyledikten sonra ise bir anda ses tonu değişmiş, alaylı bir şekilde gülerek tehdit etmeye başlamıştı. ''Eğer teslim olmayı reddedecek kadar mal heriflerseniz krallığınızı fethedecek ve üç gün boyunca, bu krallıkta devamlı olarak katliamı sürdürecek, kan akmasını sağlayacağız. Tek bir varlık bile bu üç günden sonra sağ kalamayacak!''

Kara şövalyenin sözleri, surdaki herkes tarafından iyice duyulmuştu.

İnsanlar farklı tepkiler vermişti. Bazzer, Oleg ve birkaç diğer bakan, bu 'öneri'yle ve teslim olmayla ilgili düşünmeye başlamıştı. Ölümden korkan birkaç vatandaş ölmekten fazlasıyla korkmuş ve teslim olmak istemişti. Onlar için köle olmak, ölü olmaktan iyiydi. Elbette, bu herifi küçümseyen ve silahlarını daha da sıkı tutan insanlar da vardı.

Herkes genç Kral Alexander'a bakıyordu.

Karar bu krala aitti çünkü.

Fei direkt olarak reddetmemiş, öncelikle insanların yüzüne bakmıştı. Herkesin ifadesini gördükten sonra ise aklından geçenleri yavaşça söylemeye başlamıştı: ''Düşmanların bunu yapmasını beklemiyordum. Bu zor bir seçim, hahaha... Hadi bu konuda biraz konuşalım, beyler, ne düşünüyorsunuz?''

O bitirdiği anda, Bekçi Oleg bir adım atmıştı ileriye doğru, sabırsız bir şekilde.

Yağcı herif hafifçe gülümsemiş ve konuşmuştu. ''Büyük Kral'ım, bu Oleg uğrunuza savaşta ölmek için yanıp tutuşuyor. Ancak, düşmanların önerisini de düşünmeniz gerektiğine inanıyorum. 400'den az askerimiz var ve neredeyse herkes, bir şekilde yaralanmış durumda. Eğer savunmaya devam edersek, muhtemelen daha fazla dayanamayacak ve hatta düşmanları daha da kışkırtacağız. Daha sonra da kaledeki herkes ölecek... Oh, elbette! Elbette ben ölmekten falan korkmuyorum, sadece tüm krallığın bekasını düşünüyorum!''

Sanki bunu gerçekten umursuyormuşçasına konuşmuş olsa da, yüzündeki ifadeler gerçek hislerini açığa vurmuştu.

Bir müdür, Chambord'da bir yetkili olarak sayılıyordu, bu yüzden de düşmanlar tarafından korunacaktı o aslında. Ölmemesi ve bir köle olmaması lazımdı. Ödlek herifin teki olmasından dolayı ise, bu, Oleg için en iyi seçimdi.

Birçok insan Oleg'e küçümsemeyle bakmıştı, gözlerinden ok fırlatıyormuş gibilerdi... Ama Oleg hiçbir şey fark etmemiş gibi yapmayı tercih etmişti.



Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


29   Önceki Bölüm 



DISQUS - Mangaya Ait Yorumlar

*Not: Yorum Yazmadan Önce;

  • Spoiler,
  • Küfür, siyasi ve seviyesiz yorumlar,
  • İçerikle alakasız link paylaşımları yasaktır.
  • İçeriği çeviren gruplar dışında site reklamı yapanlar sınırsız uzaklaştırılacaktır.