Çığlığı andıran bir ses kulaklarımdan içeri doldu. Arkamı döndüğümde, sarp kayalıklara oyulmuş dar bir patikadan zırhlı savaşçıların naralar atarak akın ettiğini gördüm. Yüz kişiler miydi, yoksa iki yüz mü? Her halükarda, karşı konulamaz sayıdalardı.
Belki de değillerdi.
Tüm gücümle hançerimi fırlattım. Uğuldayarak dönen hançer, havada süzülüp zırhlı savaşçıları tek tek biçerek hepsini ışık taneciklerine dönüştürdü.
─Çok, çok uzun yıllar sonra…
“Ah, kahretsin, kahretsin!“
Dinlenmeye fırsat kalmadan, kulaklığımdan başka bir ses daha geldi. Pekala. Bunu elbette fark etmiştim. Bambu ormanında saklandığınızı sanıyor olabilirsiniz ama aradan gözüken zıplama görüntüsünün benim gözümden kaçması işten bile değildi.
Yukarıda.
Konsolu öyle bir eğdim ki neredeyse bileğimi burkuyordum.
─ Hayır, hayır. Ne evvel zaman önce, ne de çok uzun yıllar sonra.
─ Şu ankinden pek de farklı olmayan, yakın geleceğin biraz daha ötesindeki bir dünyada.
Kolumdan çıkan ışıklı iplikler düşmanı yakalayıp havai fişeklere çevirdi. Kazanmıştım. İşlerini tamamen bitirmeyi arkadaşlarıma bıraktım. Sandalyenin üzerindeki oturuşumu gevşetip çenemden akan teri sildim. Gözlerimi açtığımda, ne ara hava kararmıştı bilmiyorum ama, oda kapkaranlıktı.
─ Oyun oynayan, sıradan, liseli bir kız.
Camdaki yansımamda; gözlerim tuhaf bir turunculuk ile ışıldıyor, beni bir uzaylı gibi gösteriyordu.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.