Takım arkadaşlarıma sesli sohbette nazikçe teşekkür ettim. Ne de olsa yıllardır kasıldığım bir oyun, bu kadarını yapmam doğaldı. Ama bunu açıkça söylemeden alçak gönüllü bir cevap verdim.
“...Hiç de bile, ikinizin sayesinde oldu.“
Yine de, övgü dolu sözler duymak açıkçası beni mutlu etmişti. En son oyundaki atışım, akıl kaçırtacak türdendi. Su içerken elimin titremesi ve bardağın kenarının takır takır ön dişlerime çarpması ise sır olarak kalabilirdi.
KASSEN.
Son yıllarda oyun sektörünü kasıp kavuran, Sengoku dönemindeki meydan muharebelerini konu alan bir tam-dalış aksiyon oyunuydu. 360 derece görüş ve ses sayesinde, kendimizi neredeyse savaşın içindeymiş gibi hissediyorduk. Oyunun kolaylığı ve sunduğu geniş strateji yelpazesi ile her açıdan harikaydı. Oyuncu sayısının hem yurt içi hem de yurt dışında açık ara farkla birinci olmasının yanı sıra, sadece KASSEN’de uzmanlaşmış bir sürü profesyonel oyuncu da vardı. Benim levelim ise... eh, orta ile üst seviye arasında diyelim.
“Baksana, neden oyunu profesyonel bir iş haline getirmiyorsun?“
“Eminim ki başarabilirsin!“
“Ah, yok...“
...Olmaz, bu imkansızdı.
Ben o defteri uzun zaman önce kapatmıştım. Şu anda yapmam gereken şey...
Alarm sesiyle yerimden fırladım. Bağlantımı hızlıca kesip, hafif ısı yayan ve kısaca “Sumakon“ denilen kontakt lens tipi cihazı gözümden çıkarttım.
Ah, bugün perşembeymiş. Görüşümle beraber düşüncelerim de yerli yerine gelmişti. Haftada beş gün çalıştığım, mahalle arasındaki gizli sığınak tarzı kafe olan “Bambu Kafe“, nedense hafta sonları değil de perşembe günleri müşteri kaynıyordu.
İstemeden masanın kenarında duran enerji içeceğime elim uzandı, ama...
─ Dört paket makarna parası ediyor, boş yere içme!
Kendi yazdığım nottan tokat yemiş gibi oldum ve elimi hemen çektim. Okul ve günlük masraflarını yarı zamanlı iş ve evden gelen ufacık harçlıklarla karşılayan parasız -daha doğrusu fakir- bir öğrenci için, parayı boşa harcamak kesinlikle kırmızı bir çizgiydi.
“...Ben kaçtım, Yachiyo.“
Kitaplığımın üzerinde duran bir diğer enerji kaynağım olan Yachiyo’nun akrilik stand tapınağına seslendim ve aceleyle tek başıma yaşadığım apartmandan çıktım.
Zafer sonrası bir kutlama içeceği bile içemeyen bu fukara liselinin tek ulaşım yolu yürümekti. On beş dakika süren yolu on dakikada gidip Bambu Kafe’nin otomatik kapısından içeri girdiğimde...
“Neden hamburgerim soğuk?!”
“Bakar mısınız, siparişim nerede kaldı?“
“Ne oluyor orada ya!“
“Ö-ö-ö-özür dileriiim!“
...Off, burası da tam bir KASSEN’e dönmüş. Pekala, hadi başlayalım.
“Günaydın!“
Gece gündüz değişmeyen o klasik restoran selamıyla personel odasına dalıp otuz saniyede üzerimi değiştirdikten sonra savaş meydanına fırladım.
“Patron, fırına yeni hamburger köfteleri atıyorum, gerisi sizde.“
“Sağ ol Sakayori!“
“Hayashida-san, burayı bana bırakabilirsin, sen onun yerine sekizinci masanın siparişini alır mısın?“
“Baş üstüne, Sakayori! Tam zamanında yetiştin!“
“Ee, bizim Mio-chan’a ne oldu?“
“S-Sakayori ablaaa!“
“Nasıl yani, ‘ne oldu’ da ne demek?!“
Benden yaşça küçük olan, üstünden sular damlayan iş arkadaşım Mio-chan ve her nasılsa Mio-chan’dan bile daha sırılsıklam olan bir müşteri, donup kalmış bir vaziyette bana bakıyorlardı.
“Su istemiştim ama bu çalışan üzerime koca bir sürahiyi boşalttı!“
...Koca bir sürahiyi mi?
“Ö-özür dilerim! Suyu getirirken ayağım takıldı ve düştüm!“ Ah, işin aslı belli oldu. Pekala. Böyle zamanlarda...
“Birlikte özür dileyelim. Çok ama çok özür dileriz!“
Eh, Bambu Kafe’de sıradan bir gündü. “Ben molaya çıkıyorum!” En yoğun saatlerin yarattığı o fırtınadan bir şekilde sağ kurtulup, pestilim çıkmış bir hâlde kendimi personel odasına attım. Tam telefonumdan Yachiyo’nun yayınının öne çıkan kısımlarını izleyecektim ki… “Sakayori abla, az önceki şey için gerçekten çok özür dilerim!” Benden önce molaya çıkan Mio-chan, yanına geldiğim sırada ayağa fırladı. Daha geçen ay işe başlayan Mio Azuma’nın motivasyonu yerindeydi ama el becerisi için aynı şeyi söyleyemeyecektim. İnsanı gülümseten o tatlı sakarlıklardan, yüzünüzü kireç gibi yapan ciddi kazalara kadar, her gün her türden hatayı yapmayı başarıyordu. “Gerçekten… çok, çok özür dilerim! Resmen elim ayağıma dolaşıyor. Benim gibi işe yaramaz bir çaylağı eğitmek zorunda kaldığın için çok üzgünüm!” “Yapma ama, dünya tatlısı bir kardeşimin arkasını toplamak, tecrübeli olmanın en güzel yanlarından biri.” “Ah… Sen bir azizesin. Resmen bir azize. Abla, neden bana hiç kızmıyorsun? Yoksa bana kızmaya bile değmeyeceğini mi düşünüyorsun?...” Tabii ki hayır. Öyle düşünsem ne kadar rezil bir insan olurdum acaba? “Eh, bence birine hemen bağırıp çağırırsan, aslında yapabileceği şeyleri de yapamaz hâle gelir. Hem dürüst olmak gerekirse Mio-chan, bence sen hızlı öğreniyorsun. Az önceki o kalabalık grup siparişini gayet iyi idare ettin, ayrıca beni de büyük bir yükten kurtarmış oldun.” “G-gerçekten mi? Sırf nezaketten söylemiyorsun değil mi~?” “Hayır, ben ciddiyim.” “Çok şükür! O zaman mola dönüşü de elimden geleni yapmaya devam edeceğim!” Mio-chan bunu dediği gibi enerji dolu bir şekilde personel odasından fırladı. Bir saniye sonra koridorda bir şeye takılıp düşme sesini duydum, eh, neyse, en iyisi Mio-chan’a güvenmeye devam etmek. “…Of.” Derin bir nefes verip bütün ağırlığımı katlanır sandalyeye bıraktım. Bir süreliğine rahatlayıp duvardaki “Ellerinizi Yıkayın!” posterine boş gözlerle baktım. Bakışlarım yanındaki “Alkol Satış Kuralları”na, oradan “Uygun Üniforma Kullanımı”na kaydı ve en sonunda takvimde durdu. “Temmuz gelmiş bile…” Yedi… on dört… yirmi üç?... Ne zaman bir takvime baksam, ister istemez maaş gününe kaç gün kaldığını saymaya başlıyordum. Sonra da geriye doğru hesap yapıp günlük ne kadar harcayabileceğime bakardım. Şehre taşındığımdan beri geçen bir yılda edindiğim zavallıca alışkanlıklardan biriydi. Pekala. Görünüşe bakılırsa bu ayı da bir şekilde çıkaracağım gibi görünüyordu. Belki de bir tane enerji içeceği içsem fena olmazdı… Hayır, hayır. Tokyo’da tek başına yaşayan bir lise öğrencisiydim, her an her şey olabilirdi. Ne kadar zorlansam da her ihtimale karşı para biriktirmem lazımdı. —Bugünün 100 yeni, yarının 1.000 yeni olur. Bugün boşa harcadığın her kuruş için yarın kendine lanet edersin. Sinir bozucu olsa da annem dediğinde haklıydı. Üstelik sadece para konusunda da değil. Annem her zaman haklıydı, o kadar soğuk, o kadar mantıklı ve o kadar tecrübelidir ki ona bir kez bakınca bile hemen bakışlarınızı kaçırma isteği duyuyordunuz. Zaten bu yüzden daha fazla dayanamayıp evden kaçmıştım. Ortaokul son sınıfın kışında, sayısız kavgadan sonra, tam da planladığım gibi Tokyo’ya taşınmaya karar vermiştim. Okul taksitlerimi ve tüm yaşam masraflarımı kendim karşılama şartıyla memleketimden ayrılmıştım. Benim için yarı kaçış, yarı bağımsızlık ilanı gibi bir şeydi. Özgür olduğumu sanıyordum. Ama… —Hala daha Iroha’nın ağlaya ağlaya eve geri döneceğine eminim. Ne de olsa şımarığın teki. Ne kadar uzakta olursam olayım, annemin kelimeleri sanki yanı başımdaymış gibi en umulmadık anlarda kulağıma çalınıyordu. “...Kalbimizin derinliklerinde bir şarkı saklıdır, işte o çok kıymetli bir melodi…” Farkında olmadan Yachiyo’nun şarkılarından birini mırıldanıyordum. Bu en sevdiğim şarkısıydı. Çantamın yan cebinden kulaklıklarımı çıkarıp kendimi parçanın geri kalanına bıraktım. O yumuşak ses, üzerimdeki gerginliği silip süpürürken sonunda stresimin azaldığını hissettim. Elektronik seslerin arasından, Mio-chan’ın kafe katından gelen özür dileyen sesini yine duyabiliyordum. Molam bittiğinde savaş yeniden başlayacaktı. ーー “Ah, Iroha gelmiş.” “Günaydın~” Ertesi sabah, okula giden her zamanki yolumuz üzerinde Roka ve Mami ile buluştum. Birbirimizi en son dün oyunun içinde görmüştük. Sanal dünyadaki avatarları oldukça şık ve özenle tasarlanmış olsa da gerçek hayatta ikisi de çok daha dikkat çekiciydi. Gölgede duruyor olsak bile, sanki sadece onların üzerine vuran farklı bir ışık varmış gibi duruyorlardı. “Dün vardiyana yetişebildin mi?” “Göz altların mosmor olmuş. Sahi, hiç uyudun mu sen?” “Uyudum ya~” “Iroha ‘uyudum’ diyorsa bu muhtemelen topu topu üç saattir, değil mi?” Roka, kaşlarını endişeyle çatıp anında cevabı yapıştırdı. Onu telaşlandırmamaya çalışmam boşunaydı, beni çok iyi tanıyordu. “Bu resmen sabahlamak demek. Duymak bile uykumu getirdi.” Gerçekleri duymak mı uykusunu getirdi yoksa zaten mi öyleydi bilinmez, Mami ağzını ayırarak uyuşuk bir şekilde esnedi. Çok uzun süre bakarsanız uykusu size de bulaşıyordu, o açıdan tehlikeliydi. “Ne yapıyordun? İş mi?” “Yok. Sınava hazırlık ve tekrar falan. Finaller yaklaşıyor.” “Senin gibi biri için finaller çocuk oyuncağı Iroha, hiç çalışmasan da birinci olursun.” “Öyle kendini salıp rehavete kapılmak tehlikeli bir şey. En ufak bir açık verdiğin an sırtından vurulursun. Dünya böyle bir yer işte.” Eyvah. Bu laf yanlışlıkla ağzımdan kaçmıştı, annemin özlü sözlerinden biriydi. “Bu bir ‘anne sözüydü’ değil mi?” Evet. Suçüstü yakalanmıştım. ‘Yanlışlıkla oldu, yakaladın beni’ der gibi bir yüz ifadesi takındım; Mami ise karşılık olarak elini omzuma koydu ve bilmiş bir tavırla kafasını salladı. Neyi vardı bunun böyle? “Iroha her zaman KASSEN modunda, değil mi?” Roka tam üstüne basmıştı. Benim savaşlarım oyundan çıkınca ya da Bambu Kafe’de mesaim bitince sona ermiyordu. Aksine, asıl savaş burada başlıyordu. Birinci sınıfın ilk döneminden beri bırakmadığım okul birinciliğimi, gerekirse canım pahasına korumam lazımdı. Hayır, mesele sadece sınav notları da değildi. “Aa, Sakayori-san. Günaydın!” “S-Sakayori abla! Günaydın!” “Günaydın Sakayori-san. Geçen günkü şey için tekrar teşekkürler.” Ah, hepinize günaydın. “Sakayori-san, bugün de her zamanki gibi çok güzelsin.” “Vay anasını, resmen Sakayori abla ile konuştum!” “Keşke senin yerinde olsaydım.” Hal ve hareketlerim yerinde, notlarım mükemmel, hem derslerde hem sporda başarılıydım. Ve ancak kusursuz, açık vermeyen o liseli kız imajını sürdürerek ilerlemeye devam edebilirdim. —Kendini zorlamak, sadece tembel insanların uydurduğu bir bahanedir. Ben sadece yapabildiklerimden bahsederim. Bu kadar ilerlememe ve yol kat etmeme rağmen, hâlâ benden çok uzakta olan annemin sırtını hayal meyal görebiliyordum. Gerçi hayatımı ne kadar kusursuz yaşarsam yaşayayım, annem beni asla takdir etmeyecekti. Sahi, beni övmeyi ne zaman bırakmıştı acaba? Sanırım şuydu— Eh, şeydi— Şey— “Pekala, bunu anlayan var mı? Bugünkü altıncı dersimiz olduğuna göre… Sakayori-san.” “Efendim?!” İsmimin aniden söylenmesiyle, sürüklenen bilincim gürültüyle yere çakıldı. Kahretsin, neredeyim? Neler oluyor? Tam da ‘hata yaptım’ diye düşündüğüm an gardımı indirmiştim. Beden eğitimi dersinden sonraki altıncı dersin, yani Klasik Japonca’nın uykuya karşı verilen bir savaş olduğunu biliyordum. Yine de… “Buradaki narinu, naru fiilinin süreklilik hali ile nu bitiş yardımcı fiilinin birleşimidir.” “Ooo, etkileyici bir cevap.” “Sakayori-san’dan beklendiği gibi.” “O kadar muazzamdı ki tek kelimesini bile anlamadım.” Mükemmel lise öğrencisi Iroha Sakayori, hata yapmazdı. …Ucuz atlatmıştım. ーー “Pekala, ben kaçtım o zaman…” “Ç-çok ö-özür dilerim Sakayori abla! Bugün yine her şeyi batırdım. Gerçekten, gerçekten çok üzgünüm!” “Önemli değil. Her geçen gün daha az hata yapıyorsun Mio-chan. Bugün iyi iş çıkardın.” Siparişlerin kurşun gibi havada uçuştuğu yarı zamanlı işimden bugün de sağ salim kurtulmayı başarmıştım. Daha önce de dediğim gibi, Bambu Kafe nedense perşembeleri çok yoğun olurdu ama cumaların da kendine has bir kalabalığı vardı… Bugün, biraz yorulmuştum. Yine de… “Hehehe… Sonunda üç günlük tatil geldi. Uzun zamandır ilk kez, günde tam altı saat uyuyabileceğim.” Normalde uzun ve hızlı adımlarla geçtiğim yolu, bu gece ancak yarım adım boyundaki yorgun adımlarla yürüyordum. Başımı kaldırdığımda, binaların üzerinde asılı duran dolunay, gece göğünde başka bir dünyaya açılan bir gözetleme deliği gibi yuvarlak bir boşluk açmıştı. Son zamanlarda kendimi daha sık aya bakarken buluyordum. Evde yaşadığım zamanlar hiç dikkatimi çekmezdi. Nasıl bir zihinsel değişim geçirmiştim acaba? Çok güzeldi. Tam annemin sesini zihnimde tekrar duymaya başlayacakmışım gibi hissettiğim an, aceleyle kulaklıklarımı kulaklarıma tıkadım. Müziğe ihtiyacım vardı. Ve tabii ki o şarkıya… —Hmm. “Remember” şarkısını açtım. Tanıdık giriş müziği kulaklarımdan içeri süzülürken kalbim hafifçe havalandı. İçimdeki o gergin teller birer birer gevşedi. Üç dakika elli üç saniyelik garantili mutluluk. Kaç kez dinlersem dinleyeyim asla eskimiyordu çünkü bu benim favori idolümün, Yachiyo’nun çıkış şarkısıydı. Yachiyo, bir yapay zeka yayıncısı. Nereden geldiği belli olmayan bu gizemli diva, kelimenin tam anlamıyla dünyamı altüst etmişti. Kendisi sanal dünya Tsukuyomi’nin yöneticisi, eğitim rehberi ve navigatörüydü. Aynı zamanda Tsukuyomi’nin yüzü olarak düzenli yayınlar yapan bir sanatçıydı. Yaşı mı? Sekiz bin yaşındaymış. Korkunç derecede abartılı bir karakter geçmişi olsa da gerçek kimliğini kimse bilmiyordu. Kendisi yapay zeka olduğunu iddia ediyor; fakat yaratıcısı, tasarımcısı ya da moderatörü hakkında tek bir ipucu yok. Her hafta yeni söylentiler çıkıyor, çok uluslu şirketlerin ortak projesi olduğu, deniz aşırı hükümetlerin gizli programı, hatta bir dijital hayalet olduğu teorisine inananlar bile vardı. Ama bu hikayelerin sabun köpüğü gibi rastgele ortaya çıkışı, ironik bir şekilde hepsinin inandırıcılığını yok ediyordu. Bana gelince; Yachiyo ister bir şirketin, ister bir devletin, ister bir hayaletin ürünü olsun… Değerli idolüm Yachiyo’yu benimle aynı çağda dünyaya getiren her neyse, ona minnettardım. Hepsi buydu. Hiç ama hiç abartmıyordum: Yachiyo benim hayatımı kurtarmıştı. Köşeye sıkıştığımda, ne ileri ne geri, ne sağa ne sola gidemediğimde, Yachiyo şarkılarıyla bana kanat verdi ve uçmanın sorun olmadığını öğretti. Tam da şu an dinlediğim bu şarkıyla. “...Kalbimizin derinliklerinde bir şarkı saklıdır, işte o çok kıymetli bir melodi…” Günlerimi Yachiyo’nun desteğiyle atlatıyordum. Yayınlarını izlemek beni güldürüyordu. Şarkılarını dinlemek beni sakinleştiriyordu. Kimseye anlatamadığım dertlerimi, sohbet tabanlı danışma uygulamasına kaç kez döktüğümü hatırlamıyordum bile. Yayın yaptığı günlerde canlı izliyordum. Yapmadığı günlerde eski yayınlarını veya öne çıkan klipleri izliyordum. İştahımın olmadığı günlerde bile Yachiyo’yu izlemek, az da olsa bir şeyler yememe yardımcı oluyordu. Konserleri için bilet bulamasam bile gidebildiğim kadar yakınına gidip, görüntüsünü gözlerime mühürlüyordum. Sonra göz kapaklarımın arkasında çirkin anılar belirdiğinde, onları Yachiyo’nun hayatının en güzel anını yaşıyormuş gibi görünen haliyle siliyor ve uykuya dalıyordum. Ayaklarım işe ya da okula gitmek istemediğinde, onun şarkılarını dinlemek beni yeniden yürütüyordu. Bana hayatta olmanın sorun olmadığını hissettiriyordu. Yachiyo beni asla suçlamazdı. Beni asla acele ettirmezdi. Ve her zaman yanımdaydı. Hatta o, çoğu “insandan” bile daha kibardı. Eğer Yachiyo olmasaydı yaşamaya nasıl devam ederdim? Yaşamam gerektiğini biliyordum. Biliyordum ama… Aniden gözlerim dolmuştu. Evet… Bugün gerçekten biraz bitkindim. Baktığım ayın silüeti bulanıklaştı, yamuldu ve… “!!!” Ha? O neydi öyle? Ayın önünden bir şey geçmişti. Bir anlığına; küçücük bir şey… “Kayan yıldız!” “Bu bir kayan yıldızdı.” …Ne? Etrafımdaki seslerle irkilerek ellerimi birbirine kenetledim. —Tanrılara bel bağlayan herkes aptaldır. Annemin sesini yine duyabiliyordum ama kendime engel olamamıştım. Tanrılar, Budalar, lütfen, lütfen… “P-para…” …Cidden mi? Ben mi? Dileye dileye bunu mu dilemiştim ben? Bir lise kızına yakışacak en son şey falan olabilirdi. Ne kadar sıkıcı bir insandım ben böyle… Evet. Kesinlikle çok yorulmuştum. Kendi kendime alaycı bir gülümseme yerleştirip eve giden yolda yürümeye devam ettim. Ve ancak o zaman, gittiğim yön ile kayan yıldızın düştüğü yönün tamamen aynı olduğunu fark ettiğimde… “…Ne?” Tam eve vardığım sıradaydı; apartmanımın hemen yanındaki elektrik direğinin yedi farklı renkte parladığını gördüm. Yedi renk, ha… “Oyun elektrik direği mi…?” Oyun elektrik direği. Bu tamlamanın hiçbir mantığı yoktu. Yine de durumu açıklayacak başka bir cümle de bulamıyordum. Geriye doğru bir adım atarken ayakkabılarımın tabanı asfalta sürtündü. Bekle bir saniye, bu ne? Bu nasıl bir şeydi böyle? Nereden bakarsanız bakın, bu bildiğimiz bir elektrik direğiydi ve dışarıya resmen oyuncu ışıkları saçıyordu. Az önce evden çıkarken kesinlikle böyle değildi, değil mi? Emin olmak için göz kapaklarıma dokundum. Tamam, tamam. Akıllı lenslerim gözümde değildi.. Yani bu demek oluyordu ki… “Hah. Ne yani, sadece bir halüsinasyon muydu?” Tam arkamı dönüp gidecekken… …elektrik direği dışarı duman püskürtmeye başladı. Sanki beni durdurmaya çalışıyormuş gibi. …Bu bir şaka falan olmalıydı. Şokun etkisiyle unuttuğum o yorgunluk, iki katına çıkmış bir halde geri dönmüştü. Bu iyi değildi. Hem de hiç. Eğer bu gerçekten yaşanıyorsa, başım büyük dertte demekti. Merak edebileceğim milyon tane şey vardı; bir direk nasıl parlar, duman nereden geliyor, o kayan yıldız güya kimin dileğini gerçekleştirdi de bu oldu… Ama en büyük soru şuydu: “Neden… burası?” İşte bu. Dürüst olmak gerekirse bir elektrik direği parlamış, dans etmiş ya da şarkı söylemeye başlamış olsa umurumda olmazdı. Dünya bayram havasında saçmalıklarla dolu, görür, gülüp geçersiniz. Eğer herhangi bir direk olsaydı. Eğer şu direk olmasaydı… …tam olarak yaşadığım apartmanın yanındaki direk. Yedi renkte parlayan ve en olmadık anlarda dumanlar çıkaran bir “oyun elektrik direği“. Kapımın hemen önünde afet düzeyinde doğaüstü bir şey varken huzur dolu bir üç günlük tatil geçirecek kadar cesur değildim. Yine de işin trajik yanı şu ki, burası kefil olacak birisini talep etmeyen, aylık 38.000 yenlik döküntü bir daireydi. Bir telefonla koşup gelecek bir ev sahibim yoktu. “Neler oluyor?“ diye dışarı fırlayacak komşular da yoktu doğal olarak. Yani bu demek oluyordu ki… Eğer bu parlayan elektrik direğinden hoşlanmadıysam, icabına bakacak olan kişi de bendim. …Lanet olsun. Yumurta göte dayandı mı, yapmam gereken neyse onu yapmalıydım. Kendimi hazırlayıp öne doğru bir adım attım. Sonra bir adım daha. Ve bir tane daha. Sanki beni yanına çağırıyormuş gibi, o yedi renkli ışık yumuşakça yanıp sönüyordu. Elektrik direği neden parlıyordu? Şimdilik bunu düşünmeyelim. Parlıyor çünkü parlıyor, pekala, bu yeterliydi. Direğin tam ortasında kapı benzeri bir yer belirdiğinde bile “neden“ diye sormadım. O kapıdan bambu şeklinde bir kol filizlendiğinde, oraya ne zaman geldiğini de sorgulamadım. Ve hatta o kapı yavaşça, çok yavaşça iki yana açılan sürgülü kapılar gibi içeriye doğru açılmaya başladığında bile… “Hayır, açılma!” Refleks icabı ellerimle iterek kapıyı kapattım. Hayır. Açılması hiç iyi olmamıştı. Kimse açılacağından bahsetmemişti. Parlaması ile açılması tamamen farklı şeylerdi. Ama… “Off, ah, sen bana karşı mı geliyorsun?!” Beni geri itiyordu. Güçlüydü, hem de çok güçlüydü. Doğru ya: Mükemmel lise öğrencisi, ben, Iroha Sakayori, esasen spor antrenmanlarını ihmal etmiştim. Kapılar gürültüyle ardına kadar açıldı ve içerideki şey şuydu… Bir bebek beşiği mi? Fırfırlı yastıklar, pembe bir çıngırak, üzerinde dönen minik bir dönence ve diğer bebek oyuncakları… Ve hepsinin tam ortasında, o bebek eşyalarının sahibi… “Ingaa, ıngaaa!” “B-Bebek mi?!” —Hayır, hayır. Ne evvel zaman önce, ne de çok uzun yıllar sonra. —Şu ankinden pek de farklı olmayan, yakın geleceğin biraz daha ötesindeki bir dünyada. —Oyun oynayan, sıradan, liseli bir kız. —Söylenenlere göre, adı Iroha Sakayori. —Ona Iroha ♪ diyebilirsiniz. —Iroha evine döndüğünde, bir de ne görsün; orada yedi renkte parlayan bir elektrik direği duruyor. —Bu durumu garipseyip bakmak için yaklaşıyor ve direğin içinin parladığını görüyor. —Ve sonunda Iroha şöyle diyor: “……Neeee????”
-ch1 son-
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.