Yukarı Çık




1.5   Önceki Bölüm 

           
“Sadece yara bandı yeter, o kadar...“

“Olmaz. Mikrop kaparsa pütür pütür olur.“

*Pütür pütür* derken neyi kastettiğini merak ettim doğrusu. Etin mi yoksa derinin mi o hâle geleceği, işin korkutuculuk seviyesini epey değiştiriyordu.

“Hem daha sonra sana özel bir yemek yapacağım. Bekle beni.“

“Özel“ kelimesi tuhaf bir tınıya sahipti, içimde en ufak bir heyecan bile uyandırmamıştı. Yine de tam odadan çıkmaya yeltenen Mayu’yu durdurdum.

“Bugünlük kalsın. Ben yemeğimi... yani, seni sonra yerim.“

Kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz pişmanlığa kapıldım. Utanç verici bir pot kırmıştım. Çocukların bana dikilen bakışları, elimdeki yaradan daha çok sızlıyordu. Böyle modası geçmiş bir lafı anlayacak mıydı ki? Zihnim bu soruyla boğuşurken Mayu’nun yüzü ciddileşti. Aniden sağ elimden tutup beni Japon tarzı odanın dışındaki salona çekiştirdi. Sürgülü kapıyı kapattı ve bir anda, yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı.

“Sahi mi?“

“Nasıl yani?“

Sesime nedensiz bir kibarlık yerleşmişti.

“Ya, ya, sen Mayu-chan’ı mı yiyeceksin? Bu gece mi? Yaşasın!“

Verdiği tepkinin etkisi sarsıcıydı. İki elini birden havaya kaldırıp sevinç çığlıkları atıyordu. Genç bir kızın aklının içinde ne dolaşırdı böyle, sülfürik asit mi?

“Şey, onu sonra konuşuruz... şimdilik yara bandı getirir misin lütfen?“

Hâlâ elime saplı duran yemek çubuğunu göstererek konuyu saptırmaya çalıştım. İşe yaradı mı emin değildim ama Mayu gülümseyerek başını salladı ve sanki dünden razıymış gibi koşarak yanımdan ayrıldı. Ortamın durulduğundan emin olduktan sonra Japon tarzı odaya geri döndüm. Az önceki yerime oturdum ve sol elimle hâlâ etime gömülü olan çubuğu kavradım.

“Oha, kemiğe dayanmış resmen! Ah, ah, ah! Oh be, çıkardım sonunda. Tüylerim diken diken oldu yemin ederim!“

Odada tek başıma, çubuğu çekip çıkardım. Kan damlaları yüzeye sızdı, avucumun içine kırmızı çizgiler hâlinde yayıldı. Tatami hasırlarına damlayıp leke yapmasın diye kanı yalayıp temizledim. Üzerimde gezinen bir çift göz hissedince başımı yana çevirdim.

Kouta bana bakıyordu. Fakat asıl şaşırdığım şey, tabağındaki yakisobanın neredeyse bitmiş olmasıydı.

“Şey... teşekkür ederim.“

“Ne için? Yemeği yapan o ablaydı, birine teşekkür edeceksen ona et.“

Kouta başını iki yana sallarken duraksadı. “Onun için değil. Anzu’yu koruduğun için...“

Yüzünde mahcup bir tebessümle başını hafifçe öne eğdi. Bu tavrı, bana kanının ısınıp ısınmadığını yoksa beni bir müttefik olarak görüp görmediğini sorgulatmaya yetmişti.

Bu sırada Anzu hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davranarak kalan sobayı çiğnemeye devam ediyordu. İkisine karşı, sanki ortada büyütülecek bir şey yokmuş gibi bir tavır takınmaya çalıştım. Belki de Mayu’yla aramdaki ilişkinin doğası buydu. Bu durumu sıradan kanjilerle nasıl ifade edeceğimi ben bile bilmiyordum.

Yarama pansuman yaptıktan sonra çabucak Mayu’nun evinden ayrıldım. Onu gözleri yaşlı bir hâlde arkamda bırakmak zor gelmişti ama yarısı yalan bile olsa, onun her istediğine ayak uyduramazdım.

Apartmandan dışarı adımımı attığımda, geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkı yüzüme çarptı. Rüzgâr tenimi hafifçe ürpertiyordu.

“...Ne yorucu bir gündü,“ diye mırıldandım. Hidroklorik asit kadar yıpratıcı bir histi bu.

Abartılı bir şekilde sargı beziyle dolanmış avucuma baktım. Mayu, “Hiç yara bandı kalmamış,“ diye mazeret bildirmiş, sargıyı nasıl saracağı konusunda en ufak bir fikri olmamasına rağmen bezi bol keseden kullanmıştı. Hepsini söküp attım. Şimdiden elime o keskin ilaç kokusu sinmişti bile. Belki de bugün, tuhaf kokuların günüydü.

“Yine bir adam kaçırma olayına karışacağımı hiç düşünmemiştim...“ diye geçirdim içimden.

Hem de bu kez, bir suç ortağı konumundaydım. Zaman yerlerimizi değiştirmişti. Sadece çocukluk arkadaşları arasında geçen sıradan bir rekabet olsaydı, her şey çok daha katlanılabilir olurdu.

Kaçırılan o kardeşler... Onlarla kurduğum diyalogda bir tuhaflık vardı. Çelişkili ya da farklı hissettiren bir şeyler... Ne olduğunu tam olarak adlandıramasam da, o hafif tutarsızlık hissi yakamı bırakmıyordu.

“Ah,“ diye mırıldandım gerçeği idrak ederek.

Ufak bir soru sormayı unutmuştum. Geriye dönüp apartmana baktım. Pencerelerden sızan ışıklar binayı aydınlatıyor, etrafı saran karanlığın içinde adeta devasa bir gölge oyunu gibi dikiliyordu.

Yarın da sorabilirdim. O kadar da mühim bir mesele değildi, sırf bunun için geri dönmeye hiç niyetim yoktu. Üstelik şimdi odaya dönecek olursam, geceyi orada geçirmem bile gerekebilirdi. Ve böyle bir şey yaparsam, teyzemin kafama taş bir fener geçireceğinden adım gibi emindim. O yüzden, eğer yarına aklımda kalırsa sorardım.

“O çocukları neden kaçırdın?“

Sekizinci kişi, “Mushikisatsujin.“

Tavuk derisini severim. Somon derisini ve balık yanaklarındaki o eti de severim. Ancak birini sırf bu zevklerine bakarak yargılamak fazla sığ bir yaklaşım olurdu. Tıpkı bir insanın yalnızca kulağına değer verip geri kalan her şeyini çöpe atmak gibi. Bu tam bir ahmaklık olurdu. Geriye kalan bedenin gözleri, bir ağzı ve en önemlisi dört uzvu vardı. Gerçek değerini idrak edemeden bir köşeye fırlatıp atmak büyük bir israftı. Yamyamlık gibi zevklerim yoktu, insan bedeninden yapılma el sanatlarına da ilgi duymuyordum. Bu yüzden şimdilik bu konuyu bir kenara bırakıp geleceğe dair daha yapıcı fikirler üretmek istiyordum. Ne var ki kafama takılan bir sorun vardı: Öyle biriyle karşılaşırsam, oturup yalnızca sohbet mi edecektik? Dürüst olmak gerekirse biraz tez canlıyımdır; sevdiğim insanları sinir etme gibi bir huyum vardır. Aramızdaki sözlü atışmaların kavgaya dönüşmesi hiç de nadir rastlanan bir durum değildir. Tereddüt ediyordum. Aynaya bakmaktan korkuyordum. Ve iyi ya da kötü, şu an tam da aynadaki yansımam diyebileceğim birine yumruk sallıyordum. Tıpkı benim gibi olan biriyle henüz gerçek anlamda yüz yüze gelmemiştim. Geçmişe dönüp baktığımda bile böyle sadece bir kişi olmuştu, onunla olan iletişimimiz de saniyeler içinde olup bitmişti. Neden benim gibiler sanki nesli tükenmekte olan bir türleşmişçesine köşe bucak saklanıyordu ki? Dışarıda benim gibi niceleri olmalıydı. Gecenin bir yarısı açık olan marketlerde dolaşmayı severdim, güzel bir kadının dudaklarından dökülen her şarkıyı dinleyebilirdim. Eğer birisi yarı bilinçsiz bir hâldeyken canlıları öldürme gibi bir alışkanlığa sahipse ve gizlenme konusunda ustaysa, o kişi kesinlikle benim yoldaşımdı. Sonuçta aradığım şey benzerlikti, müzik zevklerimizin uyuşmaması o kadar da mühim değildi. Erkek vokalleri dinlemeyi tercih etseler bile, şu noktada onlara kapım açıktı. Yoldaş bulmak beklediğimden çok daha zor bir işti. Gelen e-posta ne kadar tekinsiz, ücretsiz olduğunu iddia eden o paralı siteler ne kadar sahtekâr olursa olsun, eğer beni kendim gibi biriyle tanıştıracaklarsa, aklımın sesini susturup oraya doğru adımlayabilirdim. Bugün de bir yoldaş bulma umuduyla marketin yolunu tuttuğumda, uzun otların arasında avını bekleyen vahşi bir hayvan misali pusuya yatmış bir düşmanla karşılaşmıştım. Yetişkin bir birey olup iş hayatına atıldığımda, hayatımın umut dolu ve pürüzsüz bir şekilde akıp gideceğini hayal ederdim. Ama ne yazık ki, evdeki hesap çarşıya uymamıştı.


Bölüm 2: “Ebeveynler ve İstişare“

“Acaba herkes ne yapıyordur?“

“Herkes derken?“

“Nagase-san ve Kawakita-san falan.“

“Okul arkadaşlarını mı kastediyorsun?“

“Evet.“

“Muhtemelen her zamanki gibi okul hayatlarına devam ediyorlardır.“

“Sence bizim için endişelenmişler midir?“

“Büyük ihtimalle.“

Böyle söylesem de, içten içe aslında hiç de umurlarında olmadığını adım gibi biliyordum.

“Peki ya annemle babam?“

“...Muhakkak endişelenmişlerdir.“

Muhabbetimiz orada tıkandı.

Ardından, içinde bulunduğumuz durumu zihnimizden uzaklaştırmaya çalışarak uykuya daldık.

Sabahın yedisinde, göz alan güneşin altında okulu çoktan geride bırakmış, Mayu’nun apartmanına doğru yol alıyordum. Bugünden itibaren aynı çatı altında yaşayacaktık. İçimdeki bu sabırsızlık, on iki yıl boyunca bir oyunun piyasaya sürülmesini bekleyip o gün geldiğinde âdeti olmadığı hâlde erkenden uyanan, çocuk ruhlu bir yetişkinmişim gibi hissettiriyordu. İşin aslı, bu biraz abartıydı. Gerçekte tek istediğim, gece hayatı yaşayan hemşire teyzemle yüz yüze gelmekten kaçınmaktı. Dün eve döndüğümde büyük bir kavgaya tutuşmuştuk. Şaibeli ilişkilere bulaştığım yönündeki suçlamalar ve yaşamayı hak etmediğime dair söylenen ağır sözlerin arasında, anlayışlı doktor amcam araya girmişti. Ayda bir kez yüzümü göstermem şartıyla evden ayrılmama müsaade etmişti. Teyzem ise bu fikre sonuna kadar karşı çıkmıştı. Fazlasıyla korumacı bir yapısı vardı, fakat en azından benden daha beter değildi.

Mayu’nun kapı ziline basarken, “Belki de biraz fazla erken geldim...“ diye mırıldandım. Kapıyı açmazsa dışarıda bekleyecektim. Ancak kapı aniden açılarak doğrudan suratıma çarptı.

“Ah, ah!“ Acının şiddetiyle gözlerim yaşardı.

“Selam, Mi-kun!“

Sızlayan burnumu tutarken, karşımda neşeden içi içine sığmayan bir Mayu duruyordu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1.5   Önceki Bölüm