Benim de bir kız kardeşim vardı. Bu ikisi kadar birbirimize bağlı olmasak ve genlerimizin yalnızca yarısını paylaşsak da mandalinaya bayılırdı. Teninin rengi hafifçe turuncuya çalana dek her gün yerdi. Mandalinaları soymak ve o beyaz liflerini ayıklamak benim görevimdi. Bana bir kez olsun teşekkür etmemiş olsa da, artık o anıları içimde hiçbir kırgınlık barındırmadan sıcaklıkla hatırlıyorum. Belki de nefret etmeyi gerektirecek bir durum yoktur ortada. Kız kardeşimi sevdiğimden falan da değildi üstelik.
İşini bitiren Kouji battaniyenin altından çıktı. Boynuna kadar örtünen Anzu’nun ise yalnızca o kirden arınmış yüzü dışarıdaydı. Bu hâliyle bana bir “teru-teru bozu“yu anımsatıyordu. Fikrini almak istedim.
“Anzu, şimdi biraz daha iyi misin?“
Kaşlarını hafifçe çatsa da usulca başını salladı. Ardından, bana o izni bahşeden cılız bir sesle mırıldandı. “Bana sadece Anzu diyebilirsin.“
“Anzu... Ah, ismimle hitap et diyorsun. Sorun olmaz mı?“
Bakışları, “Bana aynı şeyi tekrarlatma,“ der gibiydi. “Anlaşıldı, Anzu-chan.“
“Şu ’chan’ ekini getirme!“
Mayu’nun alışıldık laflarının tam aksine olan bu tepkisi karşısında omuz silktim. Görünüşe bakılırsa ona olan yaranma katsayım, hem X hem de Y ekseninde eksi ikiden sıfıra yükselmişti. Asıl soru, ibrenin pozitif yönde artmaya devam edip etmeyeceğiydi.
“Bekleyip göreceğiz.“
“Ha?“
Elimle boş ver der gibi bir işaret yapıp abisine döndüm. Yeri gelmişken, kimsenin Kouji’ye ağabey unvanıyla seslendiğini duymamıştım. Belki de baş başa kaldıklarında ona farklı bir şekilde hitap ediyordur?
Kouji havludaki kirli suyu sıkıp kendi bedenini silmeye koyuldu. Kendini alelacele temizleyişi, Anzu’ya gösterdiği o ihtimamla taban tabana zıttı. Bir “kuşun suya dalıp çıkmasından“ bile daha hızlı bir şekilde işini bitirdi.
“Ferahladım,“ dedi yüzünde beliren yumuşak bir tebessümle.
“Bunu duyduğuma sevindim...“
Bir yandan havadan sudan konuşurken diğer yandan da Kouji’nin bedenini süzmeye devam ediyordum. Teni tıpkı Anzu’ninki gibi solgundu ama göze çarpan bariz bir fark vardı.
Koltuk altları ve uyluk içleri gibi genellikle kıyafetlerin altında kalan bölgelerinde, muhtemelen iç kanamadan kaynaklanan morluklar göze çarpıyordu. Derisindeki bu renk değişimleri adeta küf tutmuş gibi duruyordu.
“...Kıyafetleriniz kuruduğunda onları buraya getireceğim.“
Kovayı kapıp odadan çıkmak üzere ayaklandım. İkisi de ne olduğunu anlamayarak başlarını yana eğseler de aceleyle odayı terk ettim. Sürgülü kapıyı arkamdan kapatırken kendi ayak seslerimin farkına vardım. Lavaboya geçip kirli suyu döktükten sonra havluyu soğuk suyla yıkadım. Suyunu sıktıktan sonra kendi kendime mırıldandım.
“Ben neyin içine düştüm böyle?“
Galiba eve epey belalı çocuklar getirdim, haksız mıyım Ma-chan? Başkalarının hayatlarına burnunu sokan biri değilimdir ama bu ufak tefek gözlemlerin birikimi beni onların hikâyesinin derinliklerine çekebilir. Bu tehlikeli bir durum. Kendimi merhametli biri olarak görsem de aynı zamanda oldukça çatışmacı bir yapıya sahibim. Gerçi muhtemelen ikisi de koca bir yalan.
“Mayu’nun üzerindeki yara izleri... Onların Mayu’ya ait olduğunu sanmıyorum.“
Dün gece yaşananları göz önünde bulundurunca, sırf ondan hoşlandığım için ya da başka herhangi bir açıklamayı mide bulandırıcı bulduğum için onun masumiyetini savunmak çok zor. Yine de Mayu’nun, özellikle de gözden ırak bölgeleri hedef alarak planlı ve şiddet dolu bir şekilde saldırabileceği fikrine inanmak güçtü. Eğer karşısındaki başka bir kadın olsaydı, diyelim ki Anzu güçlü bir direniş gösterseydi, Mayu anında tepki verebilir, belki bir tokat bile atabilirdi.
“...Ne tuhaf bir adam kaçırma vakası.“
Adam kaçıran kişinin ta kendisi olan Mayu’nun şu an yalnızca benimle ilgilendiği ortadaydı. Bu çocukları en başta neden kaçırmıştı? Asıl soru buydu. Umarım uyandığında onu özel bir sorguya çekmeyi unutmam. Öğrenmeye pek can attığımdan değil, sadece ne olur ne olmaz diye.
Çamaşır makinesinin uğultusunu dinleyerek bir süre tavana boş boş baktım. Yüzü andıran hiçbir leke yoktu; sadece temiz, yavan bir manzara. Ama insanı düşünmeye sevk ediyordu.
Mayu’nun uyurkenki yüzünü gözümün önüne getirdim: Bir heykel kadar ifadesiz.
Ardından uyuyan bedenini hayal ettim: Sanki nefes almayı bırakmışçasına, tamamen teslim olmuş bir hâlde.
Üç gün sonra, o sessizliği hiç beklemediğim bir patlamayla bozduğuna şahit olacaktım. Çıkardığı ses tarif edilemezdi. Bir canavarın kükremesinden çok farklı; keskin, kulak tırmalayan bir çığlıktı. O kadar şiddetliydi ki odanın hatlarını bile büküyormuş gibi hissettirmişti.
“Mayu? Hey, Mayu!“
Oturma odasında açık kalan gece yarısı reklamlarını arkamda bırakarak yatak odasına daldım ve ışığı yaktım. Gözleri karmaşayla buğulanmış, yattığı yerden çığlıklar atan Mayu’yu sarstım. “Acıyor, acıyor, acıyor, acıyor...“ diye sayıklıyordu durmaksızın; sesinde bir hınç, bir lanet tınısı vardı. Onu kaldırmaya çalıştığımda, ellerini başına kenetleyip kafa derisini yırtarcasına tırnaklayarak karşılık verdi.
“Hey, dur yapma!“
“Başım çok ağrıyor!“
Gerçekten de birden fazla yönden acı çekiyor gibiydi. Kan çanağına dönmüş gözleriyle boşluğa dik dik bakıyor, ağzından köpükler saçıyordu. Kemiklerinin, kaslarının ve damarlarının belirginleştiği o incecik koluyla tutuşumdan kurtulmaya çalıştı. Saçları darmadağın olmuş bir hâlde vahşice çırpınıyordu. Mayu’nun eli yanağıma çarptı ve ardından tırnaklarını acımasızca derime geçirdi.
Keskin, yakıcı bir sızı hissettim. Yara, basit bir çiziğin kanayacağından çok daha fazla kanıyor gibiydi.
“Çok acıyor!“
“Anlıyorum, anlıyorum! Sakin ol!“
Sözlerim ona ulaşmıyordu. Varlığım onu sadece daha da sinirlendiriyor gibiydi. İçimin derinliklerinde bir yerlerde, ilişkimizin gerçek doğasının bu olduğunu çoktan kabullenmiştim. Şimdi de kendi gözlerine zarar vermeye yelteniyordu. Kendini daha fazla yaralamasını engellemek için bileklerini neredeyse kıracak kadar güçlü bir şekilde kavradım. O an için kırmanın daha iyi bir seçenek olabileceğini düşünsem de iş o noktaya varmadı.
İnim inim inlemeye başladı. Bedeni hâlâ kaskatı kesilmiş olsa da, içinden gelen bir şeyleri bastırmaya çalışıyor gibiydi. İniltiler eşliğinde tüm vücudu sırılsıklam terlemeye başladı.
“Mayu?“
Farkında olmadan Mayu’nun ellerini bıraktım. Ve sanki tetiği çeken buymuş gibi, olduğu yere kusmaya başladı. Kasılmalar eşliğinde midesindekileri yatağa boşalttı. Kusmuğu bacaklarıma ve dizlerime sıçrarken, o asidik koku tüm odaya yayıldı. Ağlayarak kusmaya devam edişini izlerken onu teselli etmeye çalışmadım; sadece şok içinde olan biteni seyrettim.
Defalarca öksürüp öğürüyor, kısa bir an duraksadıktan sonra kusmaya devam ediyordu. Gözlerinden yaşlar, burnundan ise kusmuk akıyordu. Yine de tüm bunlar olurken midesini tamamen boşaltmaya çalışırcasına öne doğru eğilmeyi hiç bırakmadı. Sonunda yüzünü kusmuğa bulanmış çarşaflara gömdü. Onu nazikçe kaldırdım, o narin yüzünü sildim ve kendime çekip sarıldım.
“Geçecek.“
Omzuma yaslanmış bir hâlde nefes nefese kalmışken, anlamsız kelimeler mırıldanıyordu.
“Burada sadece Ma-chan ve ben varız. Ma-chan’a zarar verenler gelmeyecek. Asla gelmeyecekler. O yüzden, her şey yolunda.“
Sırtını sıvazladığımda biraz daha kustu; bu durum tüylerimi diken diken etmişti. Ama midemi bulandırmamıştı ve onu bırakmaya da hiç niyetim yoktu.
Bu kez Mayu benim bileğimi kavradı. Kesilmemiş tırnakları damarlarıma öyle bir battı ki bir an atardamarımı parçalayacaklarını sandım.
“Dur.“
Birisiyle konuşuyordu ve aklımda birkaç şüpheli vardı.
Mayu’nun gördükleri.
Mayu’nun hissettikleri.
Şüphesiz ki, aynı hisleri ben de paylaşıyordum.
Yaklaşık bir saat boyunca o hâlde kaldık. Titreyen Mayu, tüm bu süre zarfında bileğimi sımsıkı tuttu. Elim morarmış, neredeyse siyaha dönmüştü; sanki kangren olmak üzereydi.
Ama bu durum Mayu’ya bir nebze olsun huzur veriyorsa, gerisinin hiçbir önemi yoktu.
“Mi-kun, Mi-kun...“
“Geçecek.“
Alnındaki teri sildim ve dudaklarımdan yine o aynı teselli edici kelimeler döküldü.
“Yanağın... yaralanmış. Kanıyor. Acıyor olmalı.“
Kesik kesik bir ses tonuyla yaramı işaret etti.
“Ah, bu mu? Az önce bir ağaç dalına çizdirdim sadece.“
“Ah, anlıyorum. Acı veriyor gibi duruyor.“
Parmak ucuyla yaraya dokundu. Bu konuyu burada kapatıp asıl meseleye geçmeye karar verdim. “Daha da önemlisi Ma-chan, doktordan aldığın ilaçlar yanında mı?“
Kasten çocukları ikna etmek için kullanılan o yumuşak ses tonuyla konuşmuştum. Mayu ufak hareketlerle defalarca başını iki yana salladı.
“Neden doktora gitmiyorsun?“
“Çünkü... çünkü... Ondan nefret ediyorum. Bana hep yalan söylüyor.“
Demek ki Ma-chan, benden de nefret ediyorsun. Neyse, her halükârda ona her zaman elimin altında bulundurduğum ilaçlardan vereceğim.