Yukarı Çık




1.2   Önceki Bölüm 

           
“Gubah?!“ “Ogeh?!“ “Uboo?!“ 


Zırhlı şövalyeler birbiri ardına havada uçuşuyordu. Zırh kuşanan rakiplere yumruk atmanın hiçbir mantığı yoktu. Bunun yerine kendi ivmelerini kullanarak onları fırlatmak, üzerlerindeki metal yığınının ağırlığıyla yere çakılmalarını ve tam anlamıyla cehennemi yaşamalarını sağlıyordu. Yere çarpma açılarına göre boyunları kırılıp anında can verebilirlerdi elbette ama işlerin o raddeye varmaması için gücümü biraz dizginliyordum.


“Baba! Annem sana emanet!“


“Anlaşıldı! Fakat sen...“


Annemi babama emanet eder etmez ileri atıldım. Normalde saklanıp durumu tartmamız gereken bir andı ama siperimizden çoktan çıkmıştık; onlarla yüzleşmekten başka çaremiz yoktu. Şöyle bir göz ucuyla bakmak bile sayıca elliyi bulduklarını anlamama yetiyordu. Hepsiyle aynı anda savaşırsam, bu kalabalığın altında ezilip giderdim.


O hâlde yapılacak en önemli şey, liderlerini ezmekti. Diğerlerinden bir rütbe üstün görünen ve az önce emirler yağdıran şu şatafatlı şövalyeyi...


Gözümü ona dikip doğrudan üzerine doğru koştum.


“Komutanım! Dikkat edin!“


“?!!! Ne?! Neler oluyor?!“


Karşı taraf nihayet bir şeylerin ters gittiğini fark etmeye başlamıştı. Az önce burnu havada emirler yağdıran o adamın şimdi eli ayağına dolanmıştı.


“Ne yapıyorsunuz siz aptallar?! Üzerime gelen şu küstahı ezin geçin! Işık Tanrıçası adına!!“


Emre itaat eden birkaç şövalye yolumu kesmeye çalıştı ama aralarından sıyrıldım, yeri geldiğinde yumruklarımla onları geri püskürttüm ve komutan dedikleri o adamla aramdaki mesafeyi hızla kapattım.


“Uwaaa!!! Yaklaşma!!“


Komutan bariz bir paniğe kapılmıştı. Elindeki kılıcı alelacele fırlatıp attı ve onun yerine belindeki hançeri çekti.


(Ne yapmaya çalışıyor?)


Düşmanla çarpışacağınız zaman, uzun bir kılıç normal şartlarda çok daha avantajlı olurdu. Buna rağmen, onu fırlatıp atmış ve silah olarak etkinliği bariz bir şekilde daha düşük olan bir hançere geçmişti.


Bu gizemli hamlesinin sebebi çok geçmeden anlaşıldı. Hançeri bana doğrulttuğu anda, namlu göz alıcı bir şekilde parladı.


“[Kutsal Işık Mermisi]!!“


“Ne?!“


Hançerden ışıktan bir ok fırlamıştı. Bunu böyle mi tarif etmeliydim? Her halükarda, ok gibi hızla uçan bir ışıktı bu. Eğer isabet ederse, sonum hiç iyi olmazdı.


“Guh!“ 


Savurduğum kolum ışık okuyla çarpıştı ve onu geri püskürttüm. Haliyle koşmayı bırakıp geçici olarak olduğum yere mıhlanmak zorunda kalmıştım.


“Ne?!! [Kutsal Işık Mermisi]’ni geri mi püskürttün? Bu imkânsız...“


Işık okunu ateşleyen komutanın yüzünden şok okunuyordu; afallamış bir hâlde bakakaldı.


“Işık Tanrıçası’nın biz Aurora Şövalyeleri birliğine bahşettiği güç... İçinde kutsal kudret barındıran bu [Kutsal Işık Mermisi]... onun gibi köylü bir serseri tarafından defedildi. Böyle bir şeyin olması imkânsız!“


“Bir insan neden ışığın gücünü kullanıyor? Anlam veremiyorum ama...“


O kadar şaşırmıştım ki, farkında olmadan karanlık gücümün bir kısmını kullanmıştım.


“Köyümüzü işgal etmeye geldiğiniz yetmiyormuş gibi bir de köylüleri aşağılamaya kalkmayın!!“


Saldırıma kaldığım yerden devam ettim. Korkudan iki büklüm olmuş şövalye komutanıyla aramdaki mesafeyi tamamen kapattım.


“Hiiih!! Yaklaşma!! [Kutsal Işık Mermisi]! [Kutsal Işık Mermisi]! [Kutsal Işık Mermisi]! [Kutsal Işık Mermisi]! [Kutsal Işık Mermisi]! [Kutsal Işık Mermisi]!“


Paniğe kapılarak deli gibi ışık okları ateşliyordu ama tam da bu yüzden hiçbiri hedefi bulmuyordu. Artık onları geri püskürtmeme bile gerek yoktu, sadece sıyrılmam yetiyordu. Böylece dövüş menziline rahatça girebildim.


“Buraya kadar.“


Ve tam bu adamın korkudan titreyen suratına yumruğumu geçirmek üzereyken—


Bir şey yumruğumu durdurdu.


Bunu yapan, baştan aşağı paniğe kapılmış olan lider değildi.


“K-Kahraman-dono?!“ dedi komutan.


Bir anda ortaya çıkıp komutanla arama giren kişi, tıpkı onunki gibi bembeyaz, parıldayan bir zırh giyiyordu ancak yaydığı his tamamen farklıydı. Buram buram ihtişam saçıyordu. Güzel bir kızdı.


“Kahraman-dono?! Kahraman-dono!“ Dizlerinin bağı çözülen ve tir tir titreyen komutan, bir anda ayağa fırladı. “Bu köylü bize direniyordu! Işık Kilisesi’ne karşı geldi! Lütfen ona hak ettiği ilahi cezayı derhal verin!“


Suratına inmesi gereken yumruğum, aniden ortaya çıkan bu kızın kalkanı tarafından durdurulmuştu.


Üzerindeki zırhın uyandırdığı izlenimden, karşımda duran bu şövalyelerle aynı örgüte mensup olduğu açıkça anlaşılıyordu...







...köyümüzü işgal eden bu şövalyelerle aynı örgüte mensup olduğu açıkça anlaşılıyordu. 




“Komutan Vesage...“ 


Kız arkasını dönüp komutana baktı. 


“Neden kendi başınıza harekete geçtiniz? Size yedinci asker alma birliğinin durumunu kontrol etmeye gideceğimi ve ben dönene kadar beklemede kalmanızı söylemiştim.“


“Şey... kem küm, o iş...!“ 


Görünüşe göre tartışıyorlardı.


“Ayrıca bu ortam da neyin nesi? Sanki burayı zapt ediyormuşsunuz gibi bir hâl var. Komutan Vesage, burada tam olarak ne yapmaya çalışıyorsunuz?“


“Şey, ııı... Biz, Aurora Şövalyeleri birliği olarak, yeni üyeler toplamak maksadıyla...“


Komutan-san, yaramazlık yaptıktan sonra azar işiten bir çocuk gibi giderek kısılan bir sesle konuşuyordu. Kız onun söyleyeceklerini dinlemekten bıkmış olacak ki bu kez bana doğru döndü.


“Siz bu köydensiniz, değil mi?“


“Eh? E-Evet...“


O kadar nazik davranıyordu ki refleks olarak ben de aynı şekilde karşılık vermiştim.


Etraftaki şövalyeler ve o şövalyeler tarafından dışarı toplanan köylüler, dikkatlerini bu kıza vermiş, kıpırdamadan duruyorlardı.


“Gerçekten çok özür dilerim,“ diyerek başını öne eğdi. 


Görünüşe göre özür diliyordu, daha doğrusu özür dilediğine şüphe yoktu.


“Kilise mensuplarımızın köyünüze verdiği rahatsızlıktan dolayı en içten dileklerimle özür dilerim. Köylülerin huzurunu kaçırmamalarını kesin bir dille emretmiştim fakat iş bu noktaya gelmiş. Hepsi benim ihmalkârlığım yüzünden.“


“Eh, şey...“


“Şövalyelere silahlarını derhal kaldırmalarını söyleyeceğim. Köylülerin güvenliği ve özgürlüğü konusunda kendi adıma teminat veriyorum. Bunun da ötesinde, lütfen söyleyeceklerimi dinler misiniz?“


O esnada başını o kadar derin bir şekilde eğdi ki sadece saçlarının arkasını görebiliyordum. İçimden ’Ne kadar güzel saçları var’ diye geçirsem de şu an bunları düşünecek zaman değildi.


Etrafıma baktığımda, kızın sözleri üzerine şövalyelerin kılıçlarını kınlarına soktuklarını, mızraklarını bir kenara bıraktıklarını ve özür dilercesine başlarını eğdiklerini gördüm.


Tehlikenin şimdilik geçtiğini mi varsaymalıydım? Ancak gitmeye hiç niyetleri yok gibiydi. Sanki söyleyeceklerini dinleyene kadar yerlerinden bir milim bile kıpırdamayacaklarını belli ediyorlardı.


“Haine.“


“Haine?!“


Annem, yanında babamla birlikte yanımıza geliyordu. Göğsümden ağır bir soluk döküldü. En nihayetinde onu dinlemeye karar verdim.


“Buradan çok daha uzak bir yerden, Işık Başkenti’nden geliyoruz. Bizler Işık Kilisesi’yiz.“


“Işık Kilisesi mi?“


“Evet. Beş yaratılış Tanrısı’ndan biri olan Işık Tanrıçası Inflation-sama’nın izinden giden kiliseyiz.“


Beş yaratılış Tanrısı. Bu dünyayı yaratan beş Tanrı’dan bahsediyordu. Işık Tanrıçası Inflation, Ateş Tanrısı, Rüzgâr Tanrısı, Su Tanrısı ve Toprak Ana Tanrıçası. 


Bir zamanlar Karanlık Tanrı olan benim için onlar, beni mühürleyen nefret edilesi kimselerdi. Ancak görünüşe göre buradaki insanlar için birer inanç kaynağıydılar. Eh, bu gayet barizdi aslında. Ne de olsa onlar Tanrı’ydı.


“Ben de Işık Kilisesi’ni temsil eden ışık kahramanı Kourin Karen.“


Kahraman kelimesi aşina olduğum bir tabir değildi. Karanlık Tanrı olarak yaşadığım anılarımda bile böyle bir unvanı hatırlamıyordum.


“Peki, bu Işık Kilisesi ve Kahraman-sama’nın böylesine ücra bir yerde ne işi var?“


Konuşmanın gidişatına bakılırsa bu köyün temsilcisi olmaktan başka çarem yok gibiydi, bu yüzden Kahraman Karen-san’a bu soruyu yönelttim.


“Şu anda yeni şövalyeler arıyoruz.“


“Şövalye mi?“


“Evet, Işık Kilisesi’nin örgütlerinden biri olan Aurora Şövalyeleri birliği için... Personel eksikliği yüzünden sıkıntı çekiyoruz. Işık Tanrıçası’nın izinden giden masum insanları korumak için şövalyelerimizin sayısı ne yazık ki yetersiz kalıyor.“


Bunu duyduğumda, o burnu havada komutanın tüm köylüleri, özellikle de on ila yirmi yaş arasındaki gençleri toplamakla ilgili sarf ettiği sözler bir anda anlam kazanmıştı.


“Fakat bu tamamen gönüllülük esasına dayanan bir asker alımı! Şövalye birliğine katılmak isteyenleri bünyemize katmak amacıyla bölgedeki kasaba ve köyleri dolaşıyoruz.“


“Fakat buraya gelen şövalyelerin tavrı bariz bir şekilde farklıydı, haksız mıyım? Bırakın asker almayı, köyün gençlerini zorla kaçıracaklarmış gibi bir havaları vardı. Ve buna öncülük eden kişi de...“


Karen-san ile bakışlarımız aynı noktada buluştu. Yanlış hatırlamıyorsam adı Vesage idi.


“B-Başka çarem yoktu!“


İş bu noktaya geldikten sonra Komutan Vesage bahaneler savurmaya başladı. 


“Madem fırsatım oldu, söyleyeceğim. Kahraman-dono fazla yumuşak yüzlü davranıyor! Asker alma gibi ılımlı yöntemlere hiç gerek yok, burada savaşabilecek herkesi toplamalı ve Aurora Şövalyeleri birliğini olabildiğince güçlendirmeliyiz!“


“Sırf bunun için bu köyün gençlerini zorla askere almaya mı kalktınız?“


“Aynen öyle. ’Gönüllü asker alımı’ değil, ’zorunlu askerlik’!“


Komutan Vesage tepkime hırçın bir şekilde karşılık verdi.


“Haine-san.“


Karen-san da lafa girdi.


“Komutan Vesage’nin yöntemlerinin zorba olduğunu ben de kabul ediyorum, ancak beş Tanrı’nın lütfu bu dünyada giderek zayıflamaya başladı. Canavarlar her yerde kol geziyor ve onlara karşı savaşabilmek için insanları bir araya getirmek zorundayız.“


Karen-san bile böyle söylüyordu.


“Elbette kimseyi zorlamıyoruz. Ancak bu dünyayı korumak için herkesle omuz omuza savaşmak istiyorum ve bunu başarabilmek için sizden rica etmek zorundayım... Lütfen!“


Karen-san bir kez daha ensesini görebileceğim kadar derin bir şekilde başını öne eğdi. Bu kez yaptığı şey bir özür değil, bir ricaydı. Üstelik sadece bana değil, tüm köylülere yönelikti.


Fakat karşılığında aldığı tek şey huzursuzluk oldu. Elden ne gelir ki? Karen-san’ın samimiyeti gün gibi ortadaydı ama köylülerin de kendilerine ait bir hayatları vardı. On ila yirmi yaş arası, bir başka deyişle en güçlü iş gücümüzü elimizden alacaklardı, ki bu da köy için tam bir felaket demekti.


Muhtemelen kimse onlara katılmak istemeyecekti ancak Karen-san’ın tarafı, biri elini kaldırana kadar yerlerinden bir milim bile kıpırdamayacakmış gibi bir hava estiriyordu. Eğer bu durum iyi yönetilemezse, şövalyeler yeniden patlak verebilir ve insan avına kaldıkları yerden devam edebilirlerdi.


“......Anlaşıldı.“


Sıkıntılı bir nefes vererek öne çıktım.


Arkamdan “Haine!“ diye bir ses yükseldi. Annemin sesiydi ve o seste yatan endişe bir anlığına yüreğimi delip geçti.


“Ben geleceğim. O yüzden, lütfen sadece benimle yetinin. Diğer köylüleri ikna etmeye çalışmayın ve elbette onlara zarar vermeyin. Birliğe katılmam için şartlarım bunlar.“





Ben, Kuromiya Haine’nin Işık Kilisesi’ne katılmasına işte böyle karar verilmişti. Köy için kendimi feda ettiğim düşünülerek etraftan övgüler almıştım ama bu, benim kendime ait başka sebeplerim olmadığı anlamına gelmiyordu. O sebep... dünyayı görmekti.


1.600 yıl önce Tanrılar arasında patlak veren savaşta, ben —Karanlık Tanrı— galip gelen diğer beş Tanrı tarafından mühürlenmiştim; dünyayı tam da kendi arzularına göre yeniden şekillendirmiş olmalıydılar. Nitekim Işık Tanrıçası Inflation’ın kendi izinden giden bir kilise kurduğu anlaşılıyordu ve diğerlerinin de aynı yolu izlemiş olma ihtimali hayli yüksekti. Ben ortalarda yokken insanlara ne ölçüde müdahale etmişlerdi? İşte bunu araştırmak için yola çıkıyordum. Şayet kabul edilebilir sınırları aşan bir durum varsa, bir Tanrı olarak bunu düzeltmek benim boynumun borcuydu.


Aslına bakılırsa, bu çok daha önceden yapmam gereken bir şeydi. Sonuçta bir insan olarak reenkarne olmamın sebeplerinden biri de buydu. Yine de bu işi on sekiz yaşıma basana dek sürüncemede bırakmamın bir nedeni vardı. O neden...


* * *


“Haine, gerçekten... gerçekten gidiyor musun?“


Ayrılık vakti gelip çattığında annem ellerime sımsıkı sarılmıştı; bırakmaya da hiç niyeti yok gibiydi. Ben de... ellerini çekip alamamış, öylece kalakalmıştım.


“Yeter artık, bırak Haine gitsin.“


“Ama hayatım, Haine bu köyden daha önce bir kez olsun ayrılmadı biliyorsun. Ava gittiğinde bile en geç üç gün içinde şaşmaz bir şekilde dönerdi. Oysa şimdi şehre giderse kim bilir ne zaman dönecek...“


Narin bir bünyesi olan anneme göz kulak olamayacağım için ben de endişeliydim. İşin aslı, benim yüzümden endişelenip sağlığını daha da bozduğu zamanlar olmuştu. Elimde olsa ben de gitmek istemezdim. Kendimi buna hazırlamıştım ama bu veda beklediğimden çok daha can yakıcıydı.


Derken, babam annemle kenetlenen ellerimizi usulca ayırdı.


“Haine artık bir erkek. Kendi değerini kanıtlamak için dış dünyaya açılacağı o vakit elbet gelecekti. Ve o gün, bugündür. Eğer onun annesiysen, yeni hayatının bu ilk adımında Haine’i tebrik etmelisin...... Haine.“


“Evet, baba.“


“Sen muhtemelen hatırlamazsın ama henüz bir yaşındayken evden kaybolduğun bir gün olmuştu. Annenle ben çaresizce her yeri aramış ama gece çökmesine rağmen seni bulamamıştık; artık her şey için çok geç olduğunu düşünmüştük.“


“...“


“Fakat gece karanlığı çöktüğü an, aniden çıkagelmiştin. Eve tek başına dönmüştün. Sanki ufak bir gezintiye çıkmışsın da işin bitince geri dönmüşsün gibi bir hâlin vardı. O günden sonra annen inanılmaz evhamlı biri olup çıktı ama ben tam aksine sana hayran kalmıştım. ’Daha bir yaşındayken böyle büyük bir maceraya atılabiliyorsa, büyüdüğünde kim bilir ne büyük serüvenlere atılır?’ diye geçirmiştim içimden.“


Babam iki elini de omuzlarıma koydu.


“Anneni ve beni hiç dert etme. Sen tüm hayatını küçük bir köye sığdıracak bir adam değilsin. Git ve dünyayı gör. Bu olayı da bunun için önüne çıkan güzel bir fırsat olarak gör.“


Bunu söyledikten sonra babam kollarıyla beni sıkıca kucakladı.


Karanlık Tanrı’nın ruhu için bu beden, yeryüzüne inebilmek adına tamamen tesadüf eseri seçilmiş bir kılıftan ibaretti. Ne var ki şu anki benliğim için bu insanlar hiç şüphesiz... benim anne ve babamdı. Geçen on sekiz yıl boyunca beni sevgiye boğmuş, bana pek çok şey öğretmiş ve beni büyütmüşlerdi. Onlarla aramdaki bu bağın sahte olduğunu düşünmem imkânsızdı.


“Anne, baba... Sizi seviyorum.“


Anneme ve babama sarıldım; hayatımda ilk kez, bu insanların var olmadığı bir dünyaya doğru yola koyuluyordum. O an bir gerçeği daha idrak etmiştim... Ben Karanlık Tanrı’nın ruhunu taşıyan bir varlıktım ama her şeyden önce, ben bir insandım... Ben Kuromiya Haine’ydim.



Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1.2   Önceki Bölüm