Yukarı Çık




3.5   Önceki Bölüm 

           
Bölüm 06-07: İnsanlık Potası


İşte böylece, sahnem memleketimden Işık Başkenti Apollon Şehri’ne taşınmış oldu.


Işık Kilisesi’nin ana karargâhına ev sahipliği yapan bu yer, bu dünyanın standartlarına göre bile muazzam büyüklükte bir şehirdi.


İnsanların ve binaların sayısı, memleketimle kıyaslanamayacak bir seviyedeydi. Benim gibi bir taşralıyı resmen afallatmıştı.


— Ufufu, şaşırdın mı?


Bana eşlik eden Karen-san, tam bir taşralıya dönüşmüş olan hâlime keyifle bakıyordu.


— Apollon Şehri’ne ilk gelişin mi?


— Hayır, bir şehirdeki ilk tecrübem demekten ziyade, köyden ilk çıkışım demek daha doğru olur. Gördüğüm her şey beni şaşırtıyor.


— Öyle mi? Bana sorarsan, Haine-san’ın bambaşka bir yüzünü görmek benim için de şaşırtıcı oldu. Seninle tanıştığımdan beri, hep havalı biri olduğunu düşünmüştüm ne de olsa.


— Ah, Karen-san, şu nedir?


— Beni hiç dinlemiyorsun...


İlgimi çeken şey, şehrin dört bir yanında dolaşan araçlardı.


Normalde araç dediğin inekler veya atlar tarafından çekilirdi ama bunları çeken hiçbir şey yoktu. Araçlar kendi başlarına hareket ediyordu.


Üstelik bu taş döşeli yolda bu araçlardan sadece bir tane değil, bir sürü vardı ve sürekli gidip geliyorlardı.


Başka bir deyişle, kendi kendine hareket eden bu araçlar özel bir şey değil, gayet sıradan bir manzaraydı.


— O bir eter arabası.


— Eter arabası mı?


— Eterle çalışan bir araç.


— Ha?


Bir şeyler açıklamaya çalışıyor gibiydi ama açıklama sayılmazdı bu.


— Hıh... İnsanları yozlaştıran bir araç işte.


Bunu huysuz bir tavırla söyleyen kişi, beklendiği üzere bizimle birlikte olan Yüzbaşı Vesage’di. Onun komuta ettiği şövalye birliğinin yanı sıra, yeni üyeler toplamak için farklı bölgelere dağılmış olan diğer birlikler de Işık Başkenti’ne yaklaştıkça bizimle yeniden birleşmişti. Oldukça düzenli bir kalabalığa dönüşmüştük.


Bu grubun içinde, benim gibi askere alım çağrısını kabul eden bir sürü insan vardı.


Yüzbaşı Vesage sözlerine devam etti.


— Böyle bir şey var olduğu için insanlar Işık Tanrıçası’nın lütfunu unutup kibre kapıldılar. Hey, çaylak, bir taşralı olduğun için bunu sana baştan söyleyeyim. Işık Kilisesi bu tür makinelerin kullanımını kesinlikle yasaklamıştır. Bunu aklına kaz.


Gerçekten de, Işık Kilisesi’nin şövalyeleri onca yetişkin olmalarına rağmen ya yaya yürüyor ya da at biniyorlardı.


Oysa bu kadar kalabalıkken, şu eter arabası denen şeylerden büyük bir tane hazırlayıp herkesi onunla taşımak çok daha kolay olurdu.


— Yüzbaşı Vesage, lütfen hıncınızı Haine-san’dan çıkarmayın. Gerçekten, köyden beri çok huysuzsunuz.


— Fakat Kahraman-dono, birliğimize elli kişilik bir kota verilmişti. Oysa biz sadece bir kişiyle dönüyoruz. Kurucu-sama ve şövalye kumandanı buna ne der?!


— Eğer şikayet ederlerse, her şeyin benim suçum olduğunu söyleyebilirsiniz, hiç sorun değil. Ayrıca, bu tek aceminin, bu seferki üye toplama seferimizin en büyük başarısı olduğunu düşünüyorum.


— Hm?


— Eh?


Vesage ve ben aynı anda tepki verdik.


— Bu tek acemi derken... şu taşralıyı mı kastediyorsunuz?


— Evet. Haine-san, Yüzbaşı Vesage’nin ateşlediği [Kutsal Işık Mermisi] karşısında hiç tereddüt etmedi ve onunla kusursuz bir şekilde başa çıkabildi. Üstelik onu ilk kez görmesine rağmen.


— Ugh...


— Hızlı ve isabetli kararlar alabiliyor. Üstelik o kıvrak hareketleriyle, şu anki hâliyle bile bir savaş gücü olarak hiçbir eksiği yok. Aradığımız yetenek tam olarak bu değil miydi?


— Gnnn!!


Karen-san’ın söyledikleri gayet mantıklıydı ama benim tarafımdan bozguna uğratılan Yüzbaşı Vesage bunu uysalca kabullenemiyor, dişlerini gıcırdatıyordu.


Ben de durumu daha da kötüleştirmemek adına sessiz kalmaya karar verdim.


— A-Ama... her şey bu taşralının şövalye birliği giriş sınavında başarı gösterip gösteremeyeceğine bağlı.


— O konuda hiçbir sorun yok. Ben ona inanıyorum.


Neden bahsediyorlardı bunlar?


İkisinin bu konuşması karşısında içimde bir rahatsızlık kabardı.


Biz bu muhabbetin ortasındayken, yolculuğumuzun son durağına varmıştık.


Apollon Şehri’nin merkezinde yer alan Işık Ulu Kilisesi.


Işık Tanrıçası Inflation’un yolundan giden Işık Kilisesi’nin ana karargâhı buradaydı.


— Birliğe katılmak isteyenler, buraya toplansın!


Ulu Kilise’nin kapılarından geçtiğimizde, zırh giymeyen siviller hızla bir araya toplandı.


Bunlar, üye toplama seferinden getirilen kişilerdi.


Ben de onlardan biriydim ama bana ’birliğe katılmak isteyen biri’ denmesi pek de kafama oturmuyordu.


Karen-san ve Yüzbaşı Vesage çoktan başka bir yere gitmişlerdi.


Bir kahraman ve bir yüzbaşı olarak, yerine getirmeleri gereken kendi görevleri vardı.


— Beni iyi dinleyin ezikler! Işığın safında toplandığınız için sizi takdir ediyorum! Bugünden itibaren, Işık Kilisesi’nin gururlu üyelerinden birisiniz!!


Yeni gelenlere seslenen kişi, insana biraz boğucu gelen kel bir ihtiyardı.


Görünüşe göre bir şeyler çoktan başlamıştı.


— Ancak, genel olarak ’Işık Kilisesi’ desem de içeride pek çok rol vardır. Işık Tanrıçası’na dualar sunan rahipler, o rahiplerin hizmetine bakan kişiler; ve sonrasında kilisenin askeri gücü, ona bağlı Aurora Şövalye Birlikleri, yani Işık şövalyeleri! Çoğunluk bunlardan oluşur ama... ah, doğru ya!


Kel ihtiyar, sesine havalı bir ton katarken yüzüne ’şimdi çok ilginç bir şey söyleyeceğim’ dercesine kurnaz bir ifade yerleşti.


— Aranızda Işık Kahramanı olmayı hedefleyen biri varsa, kendi iyiliği için şimdiden vazgeçsin. Şu anda aktif görevde olan Karen-sama’yı aşacak birinin ortaya çıkması için en az otuz yıl geçmesi gerekir!!


Sözlerini bitirdiğinde kalabalıktan inanılmaz bir tezahürat koptu.


— Ön konuşmayı hallettiğimize göre... ezikler, şimdi sizi bir sınava tabi tutacağım. Endişelenmeyin, size zor bir şey yaptırmayacağız. Sadece bunu kullanacağız.


İhtiyar bunu söylerken elindeki bir şeyi havaya kaldırdı.


Uzakta olduğum için tam seçemiyordum ama bir tür levhaya benziyordu.


— Buna element levhası denir ve elementinizi belirlemeye yarayan bir araçtır. Bu dünyadaki her şey, bu dünyayı yaratan beş Tanrı’nın ilahi lütfunu almıştır. Toprak, ateş, su, rüzgâr ve ışık; işte bu beş element.


İhtiyarın elindeki levhaya dikkatlice baktığımda, kusursuz bir beşgen şeklinde olduğunu ve her bir kenarında toprak, ateş, su, rüzgâr ve ışık Tanrılarının sembollerinin bulunduğunu görebiliyordum.


— Bir kişi bu element levhasını tuttuğunda, merkezdeki bu ibre elementinizi belirleyecektir. Biz, Işık Kilisesi olarak, elbette ışık elementini memnuniyetle karşılıyoruz. Element levhasının ibresi ışık elementini gösteren kişiler, koşulsuz olarak Aurora Şövalye Birlikleri’ne katılacaktır!!


Bu açıklamanın ardından asıl sınav başladı.


Adaylar sıraya girmiş, sırayla element levhasını tutuyorlardı.


— Rüzgâr elementi! Reddedildi! Su elementi! Reddedildi! Işık elementi! Geçti!


Bu ses Ulu Kilise’nin içinde yankılanıp duruyordu.


Çok geçmeden sıra bana geldi. O kel ihtiyarın yüzü bir anda tam karşımda belirdi.


— Sen... sen Kuromiya Haine’sin, değil mi?


— Eh? Doğru ama, adımı nereden biliyorsunuz?


— Neyse ne. Her halükarda, şunu tutmayı dene bakalım.


— Hm?


İhtiyar beşgen levhayı bana uzatırken böyle demişti. O sırada, element levhasının ibresi ışık sembolünün biraz solundaki bir noktayı gösteriyordu.


Muhtemelen bu ihtiyarın elementi oydu.


— Ha doğru, ben Aurora Şövalye Birlikleri’nin yüzbaşı yardımcısı Grades. Eğer şövalye birliğine katılırsan, doğrudan senin amirin olacağım. Bunu söylemeyi unuttum.


— Lütfen böyle şeyleri herkese söyleyin. Bu ne biçim bir açık kayırmacılık böyle?


— Kahraman Karen-sama bana seninle iyi ilgilenmemi söyledi. Ayrıca Vesage’ye karşı olan isyanını da duydum. Eğer anında bir savaş gücüne dönüşebileceksen, seni memnuniyetle karşılarım, hepsi bu.


Demek öyle.


Her halükarda, element levhasını Yüzbaşı Yardımcısı Grades’ten aldım.


Bakalım, ne gösterecek...


— ......Hm?!


Element levhasından çatırtı sesleri gelmeye başladı.


Element levhasının ibresinin neyden yapıldığını bilmiyordum ama muhtemelen metalden yapılmıştıı.


Çatırtı sesleri devam etti. Ve hemen ardından, ibre hiç kimse dokunmadığı hâlde bükülüverdi.


— Neeee?!!


Tam karşımda durup ona bakan Yüzbaşı Yardımcısı Grades de şaşkına dönmüştü.


Element levhasının ibresi hiçbir elementi göstermeden kendi kendine kırıldı ve doğrudan gökyüzünü işaret etti.


Karanlık Tanrısı olarak, elementim elbette karanlıktı.


Karanlık için hiçbir girdisi bulunmayan bu element levhasının, elementimi doğru bir şekilde tespit etmesinin imkânı yoktu.


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

3.5   Önceki Bölüm