Yukarı Çık




1.7   Önceki Bölüm 

           
Anzuko sessizliğini korudu. Gözleri bir anlığına etrafta gezindikten sonra iyice battaniyenin altına gömüldü. Bu sessiz kabullenişini bir onay sayarak odadan çıkmaya hazırlandım.


“Teşekkür ederim...“


Bir böceğin kanat çırpışından bile daha cılız bir sesti bu. Belki de kimsenin duymasını amaçlamamıştı. Ancak taşranın erken saatlerindeki o derin sessizlikte, tek bir kelime dahi etmemek en doğrusuydu.


“Dün olanları Kota’ya anlatmamı söylemişti...“


Sanki bir bahane sunarcasına eklemişti bunu. İçimden, *Rica ederim,* diye mırıldanarak odadan ayrıldım.


Başkaları için karşılıksız bir şey yapmanın verdiği o tatmin duygusu bir anlığına zihnimde canlandı.


Birbirimize kahvaltı yedirip biraz şakalaştıktan sonra odadan ayrıldık. Kapıdan çıkar çıkmaz Mayu o çocuksu hallerini bir kenara bıraktı. Dünden beri sürdürdüğü o sessiz ve ifadesiz tavrına bürünmüş, yanımda adeta buz gibi bir havayla yürüyordu. *Yasak aşk yaşayan bir çift otelden çıkarken böyle mi hisseder acaba?* diye geçirdim içimden. Bunun, Mayu’nun dünyayla başa çıkma yöntemi olduğunu biliyordum. Okula giden yol boyunca ben de sessizliğimi korudum; yalnızca merdivenleri çıkarken tutunabileceği bir tırabzan misali elimi ona uzattım.


Sınıfa vardığımızda Mayu doğruca sırasına yöneldi. Ayakkabı çantasını masasının yanına astı ve sanki masayı öpüyormuşçasına üst bedenini sıraya yasladı. Onun o halde uyuyakaldığını görünce, *Bu güzelliğe yazık oluyor,* diye düşündüm.


Kimse onunla konuşmaya yeltenmedi. Okul bitene dek hiç rahatsız edilmeden uyudu.


Sınıftaki o koşuşturmaca arasında, dağıtılan iki el ilanının başlıklarına göz attım. Biri öğrenci konseyinin bülteniydi, diğeri ise okul gezisiyle ilgiliydi. Okulun en tuhaf öğrencilerinin yürüttüğü öğrenci konseyi bülteni oldukça doburaydı. İçeriği, son zamanlarda Japonya’yı kasıp kavuran cinayet serisine dair basit bir uyarı notundan ibaretti: “Tehlikeli eşyalar taşıyan biriyle karşılaşırsanız dikkatli olun.“ Kâğıdın geri kalanı, konsey üyelerinin düşüncelerini, tarzlarını ve kabadayılıklarını sergiledikleri köşelerle doldurulmuştu. Böyle bir grupla ters düşmek istemezdim. Kâğıdı buruşturup bir uçak yaptım ve çöp kutusuna fırlattım. *Fıyuuv.* Okul gezisiyle ilgili olan diğer kâğıtta ise birikim fonundan çekilen miktar ve gidilecek yerin telefon numarası gibi velilere yönelik detaylar yer alıyordu. Şöyle bir göz gezdirdikten sonra katlayıp çantama attım.


Yaklaşık üç hafta sonra bir okul gezimiz vardı. İstikametimiz Kyushu’ydu. Uenuma-sensei’nin yaklaşık bir ay önce umursamaz bir tavırla açıkladığı üzere, üç gece dört günlük bir Kuzey Kyushu turuna çıkacaktık. Bunu duyduğumda, öğrenci konseyi başkanı Sugawara Michizane’nin Dazaifu Tenmangu Shrine’ında kaç tane “dua“ edeceğini merak etmeden duramamıştım.


Normalde Mayu okul çıkışında kendiliğinden uyanırdı ama bugün uyanacağına dair en ufak bir belirti yoktu. Biraz tereddüt etsem de, sonradan uğrayabileceğim gazabı düşününce ehvenişeri seçmeye karar verdim.


Sınıfın arka tarafından sessizce Mayu’nun sırasına yaklaştım ve omzunu hafifçe sarstım. Daha önce hiç böyle bir şey yapmadığım için doğal olarak birkaç meraklı bakışı üzerime çekmiştim.


Mayu mahmur bir halde bir şeyler mırıldandı, uykulu gözlerle başını kaldırdı ve dudaklarının kenarından süzülen salyayı hüpleterek geri çekti. Sonunda beni tanıdığında usulca mırıldandı: “...Mii-kun?“


“Evet, hadi gidelim, olur mu?“


“Nee—“


Mayu aniden üzerime atladı. Tüm vücudumla ona destek olup düşmesini zar zor engelledim. Ve dudaklarımız birleşti. Oldukça şok edici bir andı. Ünlem işareti.


Sınıftaki tüm sesler bir anda kaybolmuş, sanki sadece kendi içlerinde yankılanmaya başlamıştı. Kasların kasılması, kemiklerin çatırdaması, eklemlerin sürtünmesi, kalp atışları... Ve Mayu’nun dilinin ağzımın içinde dolanırken çıkardığı o ses; tükürüğü toplayışı, her köşeyi yalayışı ve duyulabilir bir şekilde hüpletmesi. Tam o anda sersemliğinden kurtulmuş gibi göründü ve hızla geri çekildi.


“...Hata ettim,“ diye mırıldandı Mayu, dudaklarındaki ıslaklığı parmağıyla silerken. İfadesiz bir yüzle başını kaldırıp bana baktı. Sınıf arkadaşlarımla arama aşılması imkânsız bir duvar örmüşüm gibi hissediyordum. *Ama hey, tren istasyonunun önünde böyle aptalca davranan bir sürü çift yok mu sanki?* Bunu yüksek sesle dile getirmek istedim ama olası sonuçları göz önünde bulundurarak çenemi kapalı tuttum. Şaka yapıyorum tabii.


Mayu, içindeki kâğıt yığınına dönüp bakmadan bile çantasını hızla kaptı. Ardından vakit kaybetmeden sırasından kalktı. Açıkçası, artık burası bize göre bir yer değildi. Zaten hiçbir zaman böyle bir yere ait olmak istememiştim ama şimdi resmen dışlandığımı hissediyordum. Yine de, özellikle kaçırılma olayını öğrendikten sonra, yerel öğrencilerle dolu bu okulda bir dostluk falan kurmayı zaten hiç beklememiştim.


(⁠^⁠^⁠)(⁠^⁠^⁠)


Mayu ile birlikte koridora çıktık. Sınıfta yaşanan o pota karşı hiçbir özel tepki göstermedi. Her zamanki sakinliğiyle, dağılmış kıyafetlerini düzeltti.


Yine de, şu ana kadarki davranışlarından o çocuksu yanını yalnızca bana gösterdiğini anlayabiliyordum. Onun için özel biri olmak güzel bir histi. Her şeye rağmen, odasındaki o dağınıklıktan yola çıkarak durumunu tahmin ettiğim çantasının içini kontrol etmek istedim.


Hafif çantasını bana uzatırken, “Sorun olur mu?“ diye sordu. 


Çantayı açmaya karar verdim. Dibi renkleri solmuş kâğıtlarla, adeta bir el ilanı dağıyla doluydu. Ne bir ders kitabı ne de bir defter bulabildim. Yoksa hepsi yatak odasında mı yığılıydı? Elimi çantaya daldırıp bütün kâğıtları çıkardım. Görünüşe bakılırsa birinci sınıftan beri birikmişlerdi; aralarında giriş töreninde dağıtılan belgeler bile vardı. Hepsini rulo yapıp çöpe atmaya karar verdim.


“Bekle,“ diye seslendi sınıftan biri. 


Arkamı döndüğümde Kaneko’nun kapıya yaslandığını gördüm. “Ne istiyorsun, sınıf başkanı?“


Sesimdeki o sertliğe rağmen, Kaneko belirsiz bir tebessümle yanımıza geldi. Bir parmağıyla alnını kaşıyor, diğer elini beline koyuyordu; meşgul bir hali vardı. *Öyleyse bizi ne diye rahatsız ediyorsun?* diye geçirdim içimden.


“Hayır, seninle değil. Ben Misono-san ile konuşmak istemiştim,“ diyerek durumu düzeltti.


Adının geçmesiyle Mayu anında tepki verdi. Tavrı dünkü kadar düşmanca değildi ama o mesafeli hali çok daha belirgindi.


“Şey, bunu sana dün sormak istemiştim. Okulumuzun hiç iyi bir yanı yok mu sence?“


Mayu cevap vermeden önce bana kısa bir bakış atıp, “Pek sayılmaz,“ dedi.


“Oh... Anlıyorum.“


Kaneko’nun yüz ifadesi, bu soruyu sorduğuna pişman olduğunu haykırıyordu adeta. Ama yine de devam etti: “Bir de, siz ikiniz... çıkıyor falan mısınız?“


Bunu sorduktan sonraki ifadesine bakılırsa, asıl aklındaki soru buydu. Ne var ki Mayu’nun tepkisi tamamen kayıtsızdı.


“Bu bilginin sana ne gibi bir faydası dokunacak ki?“


Kaneko afallamış görünüyordu ki, tam o esnada yan sınıftan bir öğrenci alaycı bir ses tonuyla lafa girdi: “Eğer flört etmeye vaktiniz varsa, neden kendo antrenmanlarına biraz daha ağırlık vermiyorsunuz?“


Sugawara Michizane olarak bilinen bu öğrenci, Öğrenci Konseyi Başkanı ve Kendo Kulübü Kaptanı gibi pek çok unvanı elinde bulunduran, okulda oldukça popüler biriydi. Sahip olduğu başka unvanlar da vardı elbet ama şu an için bunun pek bir önemi yoktu. Kendinden bahsetmeye bayılan, benim gibi insanlardan tamamen zıt karakterde biriydi.


Bu beklenmedik kurtarıcının ortaya çıkmasıyla Kaneko’nun yüzü biraz olsun rahatladı. Ancak Mayu, şakalardan pek anlayan biri değildi. Söylenenleri ciddiye aldı ve aynı ciddiyetle karşılık verdi. Öğrenci konseyi başkanı bir anlığına şaşalasa da durumu hemen toparladı. Kaneko’ya keskin bir bakış atarak onu açıklama yapmaya zorladı.


Kaneko, her ne kadar bıkkın görünse de öğrenci konseyi başkanıyla dostane bir sohbete daldı. Aramızda görünmez bir bariyer oluşmuştu; bu sohbetin bize göre olmadığının açık bir işaretiydi.


“Gitmeliyiz,“ diye önerdim.


Mayu basit bir “Tamam,“ diyerek elimi tuttu. Ayakkabı dolaplarına varana dek el ele yürümeye devam ettik.


Odamıza döner dönmez Mayu büyük bir enerjiyle, “Hadi yaramazlık yapalım!“ diye ilan etti. Ama ben çantamdan yedek kıyafetlerimi çıkarana kadar o çoktan rüyalar âlemine dalmıştı bile. Yüzüstü uyurken boynunu incitebileceğinden korkarak onu kucağıma aldım ve yatak odasına taşıdım. Onu yatağa yatırdığımda içimde “yaramazlık yapma“ gibi bir istek kalmamıştı. Bu yüzden üzerini bir battaniyeyle örtüp odadan çıktım. *Acaba ne zaman uyanır...?*


Utanarak söylüyorum ki, pirinç pişirme konusunda hiçbir yeteneğim yok. Ben bir şekilde idare edebilirdim ama o ikisinin yemek işini çözmem gerekiyordu. Günlük kıyafetlerimi giydikten sonra geleneksel Japon kapısını kaydırarak açtım.


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1.7   Önceki Bölüm