’’Guanciale’’ tavada cızırdayarak hafifçe kızarıyor, yağını ağır ağır salıyordu. Eriyen domuz yağından yükselen buhar ve iştah açıcı rayiha, tavandaki havalandırma deliklerine süzülmeden hemen önce Ageha’nın duyularını esir aldı. Her gün bu kokunun içine gömülmesine rağmen bıkmak nedir bilmiyordu.
İnce kıyılmış sarımsakları serpip tavayı hızlıca bir kez salladı. Fokurdayan spagetti tam da al dente kıvamına gelmek üzereydi, bu yüzden tavayı ateşten aldı. Tavanın soğumasını beklerken maydanozları kabaca doğradı. Ardından, yarısının sadece sarısını ayırarak tavaya birkaç yumurta kırdı. Genç şef son olarak karışıma ’’parmigiano’’ peynirini çırparak yedirdi ve sosun kıvamını hafifçe bağladı.
Baş şef, “Bu ’’scaloppine’’ çöpe gidiyor,“ dedi. “Tavada otuz saniye fazla kalmış. Rin, müşteriden özür dile ve müesseseden bir kadeh şarap ikram et.“
İkisi bir ağızdan, “Emredersiniz, şef!“ dedi.
’İşler ne zaman sıkışsa Matsunaga’nın dikkati dağılıyor. Onun amatörlüğünün faturasını Rin’in ödemesi hiç adil değil.’
Mutfaktaki o alışılmış kargaşaya kulak kabartan Ageha, makarna süzgecini kaynar sudan çıkardı, şöyle bir silkeledi ve içindekileri sıvı altın rengindeki karışımın içine boca etti. Son dokunuş olarak bir miktar bianco ekledi. Baharatını ayarlayıp tadına baktı.
’Nefis.’
Her şeyi tabağa aktardı ve üzerini taze otlarla süsledi.
Ageha, “’’Spaghetti Alla Carbonara’’ hazır!“ diye seslendi. Sesi mutfakta yankılanmıştı. Tabağı tezgâha götürüp saygılı bir şekilde baş şefe sundu.
Baş şef tadına bile bakmadan tabağı tezgâhın diğer ucuna doğru kaydırdı. Bir garson zarif bir hareketle tabağı kapıp salona doğru gözden kayboldu. Ageha, mutfağın ta öbür ucunda olmasına rağmen Matsunaga’nın delici bakışlarını üzerinde hissedebiliyordu.
Hattaki diğer aşçılardan biri, “Ona aldırma. Sadece kıskanıyor,“ dedi.
“Neden ki? Daha iyi bir istasyonda çalışıyor. Sapore, primo tabaklarından ziyade secondo tabaklarıyla bilinir.“
“Ondan on yaş daha genç olduğun için olabilir mi?“ Aşçının hafif kırışık yüzü alaycı bir tebessüme büründü.
“Ama sen öyle değilsin, Yama-san.“
Yama küçümseyerek sırıttı
“Ben şarap gibiyimdir, anlarsın ya. Yeterince zaman geçince...“
“Sirkeye dönüşürsün.“
Kahkaha atmasını zar zor bastıran Yama, dirseğini onun kaburgasına geçirdi. Aynı alaycı tebessümü paylaştılar ve Yama kendi istasyonuna döndü. Baş şef, sanki bu boşluğu doldurmak istercesine vakit kaybetmeden Ageha’ya yaklaştı.
Baş şef başıyla Rin’i işaret ederek, “Sıra sende,“ dedi.
“Şef Kirishima?“ Ageha şaşkınlıkla önce baş şefe, sonra da garson kıza baktı.
“Müşteri ’’carbonara’’yı hazırlayan şefi çağırıyor. On iki numaralı masa.“ Rin’in neşeli sesi mutfakta yankılanmıştı. Bu ses, onun o cıvıl cıvıl aurasına çok yakışıyordu.
Ageha çağrılma nedenini kafasında tarttı. Tabağına güveniyordu.
Kirishima, “Öyle düşünüyorsan göğsünü gere gere git,“ dedi.
’Sanırım yüzümden okundu.’
Önlüğünü çıkardı, ellerini kurulayıp tezgâhın etrafından dolaştı ve masalara doğru yöneldi. Müşterinin ne söyleyeceğini düşünürken adımları refleks olarak kesildi ve neredeyse dengesini kaybediyordu.
’Onun burada ne işi var!?’
On iki numaralı masa yemek salonunun tam ortasındaydı ve masada, dünyanın kendi etrafında döndüğünü ima eden bir edayla oturan bir kız vardı. Göz göze geldiler. Ageha takınabileceği en kibar gülümsemeyi yüzüne yerleştirdi. İhtimalin çok düşük olduğunu biliyordu ama tesadüf denen bir şey de vardı. Bunun ilk karşılaşmalarıymış gibi davranarak doğal adımlarla masaya yaklaştı ve hafifçe eğilerek kendini tanıttı.
“Merhaba. Adım Ageha Shikimi. Bu akşamki makarnanızı ben hazırladım.“
“Görünüşe göre ben kazandım, Saya.“
Küçük kız onu görmezden gelerek kıkırdamalar eşliğinde karşısındaki genç kadınla konuştu. Resmi, lila rengi elbisesinin açıkta bıraktığı omuzları hafifçe sarsılıyordu.
Yelekli kadın, yüzünde hiçbir duygu belirtisi olmadan, “Sadece sizin taraf seçebildiğiniz bir şeye iddia denemez,“ diye karşılık verdi.
Ageha bu ani diyalog karşısında afallamıştı. Taktığı maske çatırdamaya başladı.
Küçük kız sanki onun yüz ifadesini okumuş gibi, “Bunun ilk karşılaşmamızmış gibi davranıp davranmayacağın üzerine bahse girmiştik ve ben kesin bir zafer kazandım,“ dedi.
Çocuğun yüzündeki o ifade anında çok daha keskin bir hâl aldı. Gülümsemeye dair tüm izler sökülüp atılmış, geriye sadece bir fareye dik dik bakan bir yılanın sureti kalmıştı. Ageha ağırlık merkezini yavaşça alçaltırken ARMS’ını harekete geçmeye hazırladı. Buna karşılık Saya da sandalyesini yavaşça geriye doğru itti. Ageha bunu fark edince bakışlarını Saya’ya çevirdi. Burada çıkacak bir kavganın kariyerini bitireceğini biliyordu ama bu, tek taraflı olarak ortadan kaldırılmaktan çok daha iyiydi. Saya, Ageha’nın her hareketini analiz etmeye devam ederken ayağa kalkmaya başladı.
“Bir kayıp için neden bu kadar üzülüyorsun? Senin için bu kadar önemliyse iddiadan vazgeçebilirim.“ Küçük kızın bu iğnelemesi alevlenmek üzere olan ateşi söndürdü. Kâhya tekrar yerine oturdu.
“Peki ya sen, ’’ristorante’’ndeki bir müşteriye böyle mi davranıyorsun?“
“Kendini bile tanıtmayan insanlara evet.“ Ageha’nın sesindeki o kibar ton kaybolmuştu.
“Ama sen benim kim olduğumu zaten biliyorsun?“
Aslında bilmiyordu ama kızın verdiği ipucuyla durum değişmişti. Kızın o çocuksu görünümünün analizini etkilemesine izin verdiği için kendine kızdı.
Kaika kâhyasına dönerek, “Belki de Saya’nın kendini tanıtmasını istiyordun?“ dedi.
“Geç tanışma için özür dilerim. Adım Saya Saionji, Kai-Ojousama’nın yaveri olarak görev yapıyorum.“
Ageha bu resmiyeti es geçerek Kaika’yı sorguya çekti.
“Beni nasıl buldunuz?“
“Olan biteni bu kadar çabuk kavramandan etkilenmiştim. Bu değerlendirmemi geri mi almalıyım?“
’Özel yapım bıçağım,’ diye düşündü ve sessiz kaldı.
“Notlarını yüksek tutabildiğime sevindim.“
“Shizan-sensei nasıl?“
“Gerçekten bunun için mi endişeleniyorsun?“
“İyi bıçak yapar.“
“Mükemmel. Sana bir puan daha veriyorum.“
“Bunun ne kadar ağırlığı var peki?“
“Geçme notuna keyfi olarak karar verdiğim için bunun bir önemi yok.“
Ageha bu anlamsız gibi görünen dürtüklemelerden yorulmuştu, omuzlarını düşürdü. Gündüzkü hâline geri döndü ve asık suratını düzeltti.
“Yani, Shizan-sensei?“
“Hâlâ çekiç sallamaya devam ediyor. Gerçi yönteminin değerini pek anlayabilmiş değilim. Kalıba dökülmüş alaşımların daha dayanıklı olması gerekmez mi?“
“Farkı anlamak için onu gerçekten hissetmelisin.“
’Bir tanesini sana sapladığımda anlarsın.’
Ageha bakışlarını Kaika’nın kömür karası gözlerinden kaçırdı. Shizan’ın ona ihanet edip etmediğini düşündü ama sonra bu düşünce silsilesini yarıda kesti. Shizan bilgi sızdırmış olsa bile bunun teknik olarak bir ihanet sayılmayacağını fark etti, zira en başından beri aralarında bir gizlilik anlaşması yoktu. Shizan bıçağın ne amaçla kullanılacağını bilmiyordu.
“Seni ispiyonlamadı. Saya sadece bıçağı ona verdi ve bir yerde düşmüş olarak bulunduğuna inandırdı. O da bunu kabul etti, biz de seninle iletişime geçmesini bekledik ama o bunun yerine bıçağı sana kuryeyle gönderdi. Bugün eline ulaşmış olması lazım.“
Kaika sanki onun zihnini okumuş gibi içindeki şüpheyi söküp aldı. Sesi, daha zorlu bir av bekliyormuş da hayal kırıklığına uğramış gibi çıkıyordu.
“Kendinize hâkim olduğunuz için minnettarım.“
Ageha minnet dolu bu sözlerine rağmen eğilerek selam vermedi. Kaika onun izini sürmek için çok daha şiddetli ve etkili yollara başvurabilirdi.
“Kendime hâkim olduğumdan değil. Bu bir zarafet meselesiydi. Ayrıca, ne düşünürsen düşün, buraya düşman olarak gelmedik.“
“Olanlardan sonra buna inanmak zor.“
“Senin yaptıklarını mı kastediyorsun? Sanki ilahi bir takdirmiş gibi konuşma. Aslına bakarsan durumdan hiç memnun değilim ama intikam duygusu seçici olmalıdır, aksi takdirde basitliğe dönüşür.“ O melek gibi gülümsemesi yüzünden hiç eksilmemişti.
Ageha onun sözlerindeki öfkeyi sezebiliyordu fakat bu öfke, kızın dışa dönük hareketleri ve konuşmasıyla o kadar kusursuz bir şekilde örtbas edilmişti ki kendi hissiyatından şüpheye düştü.
“Her neyse, artık ’’cucina’’ya dönmen gerekmiyor mu? Sapore tıklım tıklımken bir şefinden mahrum kalamaz, değil mi?“
Sanki kızın sözleri kadere yön veriyormuş gibi, yemek salonunda yüksek sesli bir şangırtı koptu. Ageha mutfağa doğru göz ucuyla baktığında Matsunaga’nın baş şefin önünde defalarca eğilip kalktığını gördü.
“Daha sonra konuşuruz. Yarın sabah buraya gel.“
Kaika onu hatta dönmesi için ikna ederken, Saya ona küçük bir kâğıt parçası uzattı. Ageha kâğıdı isteksizce aldı ve buruşturup pantolonunun sağ cebine sokuşturdu. Topuklarının üzerinde dönerek artık bir savaş alanına dönmüş olan mutfağa doğru hızlı adımlarla ilerledi. Sadece birkaç dakikalık yokluğu bile o gecenin servisine çoktan zarar vermişti.
“’’Carbonara’’ nefisti. ’’Guanciale’’yi beyaz şarapla buluşturmak tam bir dâhilik.“
Kaika’nın sözleri gururunu okşamıştı. Neredeyse duraksayacaktı ama kendini tuttu. Bu son yorumun muhtemelen kızın söylediği tek samimi şey olduğunu hissetti fakat bu his, baş gösteren kibrinin bir oyunu ya da daha kötüsü, kızın sözlü manevralarının bir kurbanı olmasından kaynaklanıyor olabilirdi.
’’Cucina’’ya dönerken Rin’i gördü.
Rin çevik hareketlerle tabakları tepsisine dizerken, “Şikâyet miymiş?“ diye sordu.
“Ah, hayır. Nefis olduğunu söyledi. Bir de dâhi olduğumu.“ Ageha ancak o zaman gülümsemeyi hatırladı.
“Bu harika! Az önce yüzünü görünce endişelenmiştim.“
Kızın o çekici yüzündeki samimi endişeye hayran kalmıştı. Gözleri dürüstlüğünü açıkça yansıtıyordu.
“Bu kadar yoğunken görev yerimi bu kadar uzun süre boş bıraktığım için suçluluk duyuyordum, hepsi bu.“
Kısa sohbetlerini noktalayıp hızlıca birbirlerinden uzaklaştılar. Rin’in yüksekten bağladığı at kuyruğu savruldu ve sanki onu ileri doğru itiyormuş gibi Ageha’nın sırtına hafifçe çarptı. ’’Primo’’ şefi, o tekinsiz ikiliye dair tüm düşünceleri zihninden silip atarak kendini tekrar kaosun içine bıraktı.