Yukarı Çık






           
Her şey o unutulmaz sözle başladı.


“Hazine avcısı olalım.“


Henüz on yaşına bile basmamış biz çocuklar için bu sözler, hayatımızı sonsuza dek şekillendirecek bir dönüm noktasıydı. Bunu söyleyen, bir arkadaşım... çocukluk arkadaşlarımdan biriydi.


“Hazine avcısı olalım. Dünyanın dört bir yanındaki hazine mahzenlerinden şan ve servet koparıp alalım. Tek bir hedefimiz olsun: Dünyanın en güçlü kahramanları olmak. Altımız omuz omuza verirsek bu hayali gerçeğe dönüştürebiliriz.“


Bu arkadaşım oldum olası pervasız biriydi ama bir o kadar da güçlü ve cesurdu. Bize bu kadar güvenmesinin somut hiçbir dayanağı yoktu, yine de çizdiği bu gelecek tablosu gözlerimizin önünde altın gibi parlıyordu. Aramızdaki en çevik ve en el çabuğu olan diğer arkadaşımız, bu fikre ilk atılan kişi oldu. Grubun kitap kurdu çekinerek ona katıldı; sessiz ama güvenilir arkadaşımız ise başını sıkıca sallayarak onay verdi. Hep peşimde dolanan küçük kız kardeşim ise benim ne diyeceğimi bekliyordu. Ben de varım, dedim.


Dünyanın dört bir yanındaki harabelere dalıp içlerindeki Yadigârları yağmalayan hazine avcıları, öteden beri en çok rağbet gören mesleği icra ediyordu. Başka hiçbir meslek, dünyada önemi olan her şeye; güce, şöhrete ve servete ulaşmak için böylesine kestirme bir yol sunmuyordu.


Elbette hazine avcılığının kendine has riskleri de vardı. Ölümcül tuzaklara, korkunç canavarlara veya tuhaf hayaletlere kurban giden avcıların hikayeleri dilden dile dolaşırdı. Arkadaşımın o sözlerine ilham kaynağı olan o meşhur avcının hikayesi bile kan donduran detaylarla doluydu. Ne var ki bu riskler, içimizde harlanan o macera ateşinin yanında birer çiy damlasından farksızdı; hayalimizi yüksek sesle dile getirdiğimiz o gün başlayan bir maceranın ateşiydi bu.


Avcı olma yolculuğumuzun ilk adımı eğitimdi. Her birimiz belirli bir rol üstlenip yeteneklerimizi bilemeye başladık. Güçlü, cesur ve pervasız arkadaşımız eşi benzeri görülmemiş bir Kılıç Ustası’na dönüştü; aramızdaki en hızlı ve en çevik olanımız ise bir Hırsız oldu. Bu, illa bir şeyler çalan değil; tuzakları etkisiz hâle getirip grubuna zindanlarda yol gösteren bir roldü. İster lütuf deyin ister lanet, diğer arkadaşlarımın her biri de hazine avcılığının farklı bir alanında olağanüstü yeteneklere sahipti.


Eğitime başladığımızda, bu yeteneklerin onlarda kendini göstermesi pek uzun sürmedi... ama bende durum farklıydı. Altımız—dört arkadaşım, kız kardeşim ve ben—arasında, her konuda ortalamanın altında kalan tek kişi bendim. Her şeyde çuvallayan tek kişi. Kahramanlığa giden yolda hiçbir ışık göremeyen tek kişi.


O günden bu yana beş yıl geçmişti.


***


Berbat bir sabahtı. Gökyüzünü kaplayan kalın, kara bulutların altından yeryüzüne düşen yağmur damlalarının aralıksız uğultusu kulaklarımı dolduruyordu. Üç gündür süren lanet olası hava yüzünden çamura bulanan toprağın ve suyun kokusu havaya sinmişti. Sokakları ancak soluk, gri bir gün ışığı aydınlatıyordu.


Sağlam yapılı taş bir binanın önünde, her yaştan kadın ve erkeğin oluşturduğu uzun bir kuyruk vardı. Kimisi ruhsuz gözlerle boşluğa bakıyor, kimisi bir şeylere bağırıp çağırıyor, birkaçı ise insan dışı ırkların fiziksel özelliklerini taşıyordu. Kuyruktaki herkesin tek ortak noktası, anında adam öldürecekmiş gibi durmalarıydı. Üzerlerinde ne idüğü belirsiz bir deriden yapılma, yıpranmış zırhlar ya da onları tepeden tırnağa örten kalın paltolar vardı. Hatta bir ikisi tepeden tırnağa çelik zırh kuşanmıştı. Çoğunun belinde kılıç veya ateşli silahlar asılıydı.


Yağmur yüzünden in cin top oynayan bu ıssız sokağın köşesinde, tuhaf ve ateşli bir kalabalık toplanmıştı. Kuyruktaki herkes en ufak bir umut ışığının peşindeydi: Güçlerini ünlü hazine avcılarına kanıtlayıp onların gruplarına kabul edilme şansı.


Tarih boyunca hazine avcılığı hep en çok rağbet gören meslek olmuştu. Dünyanın dört bir yanındaki harabelere—kayıp medeniyetlerin izlerini taşıyan hazine mahzenlerine—girer ve içlerindeki Yadigârları çıkarırlardı. Son derece tehlikeli bir işti ancak yeterince yetenekli bir avcı güç, şöhret ve servet kazanabilirdi. Bu, yalnızca soyluların veya nam salmış tüccarların erişebileceği türden bir ihtişamdı.


Avcıların çoğu birkaç üyeden oluşan gruplar hâlinde çalışırdı. Deneyimli avcılardan oluşan bir grupta yer almak, tek başına avlanmaktan çok daha güvenliydi. Aynı şekilde, aktif olarak çalışan avcılar da gruplarına katabilecekleri yetenekli kişilerin arayışındaydı. Bugün burada düzenlenen etkinliğin amacı da tam olarak buydu.


Onca yağmurun katılımı düşüreceğine dair umutlarım vardı ama ne yazık ki hepsi buradaydı. İç çekerek kuyruğun en arkasına geçtim. Tepelerinde bir tente ya da herhangi bir siperlik olmadığı için önümde bekleyenler iliklerine kadar ıslanmıştı. Kapüşonumu çekebildiğim kadar yüzüme çekip paltomun içine gömülerek beklemeye başladım. Böylesine uzun bir kuyrukta tek başına dikilmenin insana kendini yalnız hissettiren bir tarafı vardı.


“Aaaah! Neden bu kadar kalabalık burası lan?! Alın beni içeri artık!“ Kuyruğun en önlerinden gelen bu isyankâr bağırış, paltomun içine biraz daha gömülmeme neden oldu.


Kuyruk zaten kaplumbağa hızında ilerliyordu, bir de bu berbat hava işleri iyice çekilmez kılıyordu. Adamın neden çileden çıktığını anlıyordum ama hepimiz aynı gemideydik. Avcıların çoğu, özellikle de onun gibiler, kavgaya meyilli ve epey çabuk parlayan tiplerdi. Şu an isteyeceğim en son şey, etrafımda bir arbede kopmasıydı.


Bir avcının yeteneğini belirleyen unsurlardan biri de cüssesiydi. Benim boyum ortalama bir erkeğinkine yakın olsa da, kuyruktaki adamların çoğu benden en az bir kafa uzundu. İnsanlığın asla karşılaşmaması gereken o ölümcül canavarlara kafa tutacak güce ve cesarete sahip ucube heriflerdi bunlar. Tek yapabildiğim, işler çirkinleşmeden ortalığın durulması için dua etmekti. Neyse ki dualarım bu kez kabul olmuştu; kuyruğun başından başka bir taşkınlık sesi gelmedi.


Kuyruk bir adım kadar ilerledi. Kimseyle göz göze gelmemeye özen göstererek kapüşonumun altında büzüşmeye devam ederken, hemen önümde duran kişi arkasını döndü ve o güzel, mavi gözlerini bana dikti.


“Selam. Sen de mi bir gruba girmeye çalışıyorsun?“ diye sordu; bu kasvetli havaya tezat oluşturacak kadar neşeli bir ses tonuyla.


“Şey... Evet.“ Soruyu duymazdan gelmek başıma daha büyük iş açabilirdi ancak ne olur ne olmaz diye gözlerimi ondan kaçırdım.


Onlu yaşlarının sonlarında bir avcı olduğu her hâlinden belli olan bu kızın, bakımlı, açık kahverengi saçları ve kocaman mavi gözleri vardı. Üzerinde uzun bir palto, belinde ise epeyce büyük bir çantanın asılı olduğu kalın bir kemer bulunuyordu. Kıyafeti tam da sıradan bir avcıdan beklenecek türdendi ancak o kusursuz saçları ve dostane yüz ifadesi, tehlike kaynayan hazine mahzenlerine alışkın birinin profiline hiç uymuyordu. Üstelik kıyafetlerinde neredeyse tek bir leke bile yoktu.


Toplumun avcılara gösterdiği saygı göz önüne alındığında kadın avcılara rastlamak pek de sıra dışı bir durum değildi. Fakat tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, böyle görünen avcılar ikiye ayrılırdı: Ya bu işe yeni bulaşmış, içi umut ve hayallerle dolu çaylaklar olurlardı ya da her maceradan sonra daha da parlayan, kahramanlığa doğuştan yetenekli, tıpkı eski arkadaşlarım gibi su katılmamış ucubeler olurlardı. Karşımdaki kızın ilk kategoriye girdiğinden yüzde doksan emindim ama yine de gardımı indiremezdim. Bu sektör, insan kılığına girmiş ucubelerle dolup taşıyordu.


Kız kıkırdayarak o şüpheci bakışlarıma karşılık verdi; ardından yeniden o neşeli ifadesine bürünüp elini uzattı. En azından tanışmak için el sıkışmak yerine yumruk savuracak tiplerden değildi. Zihnimde ona gizlice “E“ tehdit seviyesini biçtim. E, en azından dış görünüş itibarıyla muhatap olması güvenli duran avcılara verdiğim bir dereceydi.


“Adım Rhuda Runebeck, Seviye 3. Gerçi Seviye 3’e daha yeni geçtim ama neyse, orası ayrı.“


(⁠^⁠^⁠)


Seviye 3 mü? Bu, ortalamanın içinde yer aldığı ve göründüğünden çok daha yetenekli olduğu anlamına geliyordu. İçimden tehdit seviyesini sessizce D’ye çıkardım. En azından bir çaylak olmadığı kesindi.


Hazine avcılığı dünyasının denetleyicisi konumundaki Kâşifler Birliği (ya da kısaca Birlik), avcıları yeteneklerinin bir göstergesi olarak kabul edilen seviyelere göre sınıflandırırdı. Hâl böyle olunca, avcılar kendilerini tanıtırken seviyelerini de söylemeyi âdet edinmişti. İstatistiklere göre avcıların yüzde yetmişi Seviye 3’ün ötesine geçemezdi. Rhuda’nın bu yaşta o seviyeye ulaşmış olması, bariz bir potansiyeli olduğunu gösteriyordu. Gardımı yüksek tutmaktan zarar gelmezdi; orta sınıf avcılar bile sıradan bir vatandaşa kıyasla insanlık dışı derecede tehlikeli sayılırdı.


Konuşmak için ağzımı araladım. Buraya kadar bir damla bile su içmeden koşturduğum için sesim epey kısık çıkmıştı. “Ben... Krai Andrey. Memnun oldum, Rhuda.“ Uzattığı eli sıkmadım.


Başkentte avcı olarak geçirdiğim beş yıl boyunca kazandığım en değerli şey, tehlikeyi sezme güdüsüydü. O eli tuttuğum an, Rhuda beni yere çalabilir, elimi un ufak edebilir ya da oracıkta canımı alabilirdi. Elbette aynı ihtimaller, uzattığı eli havada bıraktığım için de geçerliydi.


Rhuda bir an için kaşlarını çatsa da hemen ardından o gülümseyen ifadesine geri döndü. “Sen de mi tek tabanca takılıyorsun? Buradaki herkes barut fıçısı gibi. İnsanın canını sıkıyor.“


Cevap vermedim.


“Şimdiye dek hep tek başıma çalıştım ama son zamanlarda duvara toslamışım gibi hissediyorum. Sonra da avcılara yapılan bu büyük çağrı kulağıma çalındı.“ Elini, belindeki kınında duran hançerin üzerine koydu.


Hazine mahzenleri türlü tuzaklar ve gizli geçitlerle doluydu. Üzerinde taşıdığı tek silah göğüs göğüse çarpışmak için pek de ideal sayılmadığına göre, canavarlarla savaşmaktan ziyade mekanizmaları etkisiz hâle getirme konusunda usta olmalıydı. Her halükârda, tek başına çalışan bir avcı hafife alınacak bir şey değildi. İçimden Rhuda’nın tehdit seviyesini sessizce C’ye yükselttim.


Bir hazine mahzeninde yolunu bulmak birden fazla beceri gerektirirdi ve tüm bu yetenekleri tek bir kişide toplamak hiç de kolay bir iş değildi. Yalnız çalışmanın kendine has avantajları yok değildi elbette; ancak bana kalırsa, mayın tarlasından farksız bir yere tek başına dalmak düpedüz delilikti.


Avcı camiasında zaten yeterince çatlak vardı ama tecrübelerime göre, tek tabanca takılan avcılar arasındaki delilik oranı çok daha yüksekti. Birlik bile bir mahzeni keşfe çıkmadan önce grup kurmayı tavsiye ederdi. Bu da demek oluyordu ki, Rhuda bu cana yakın tavırlarına rağmen ya grupla çalışmasını imkânsız kılan ciddi bir kişilik bozukluğuna sahipti ya da astarı yüzünden pahalıya gelecek başka bir sorunu vardı. Her iki ihtimal de benden koca bir “hayır“ alırdı.


Ne diyeceğimi bilemeyerek dudaklarımı zoraki bir gülümsemeyle kıvırdım; bu da son birkaç yılda edindiğim o bir avuç yetenekten bir diğeriydi. Ne yapacağını bilemediğinde, sadece gülümse ve başını salla.


“Tek başına mı? Bu resmen ölüme susamak değil mi?“


“Aynen öyle! Ben de onu diyorum işte! Beyaz Kurt’un İni’ne girmeyi denedim ama beni biraz aştı.“ Rhuda’nın gözlerinde, sanki iki çift laf etmeye hasret kalmış gibi bir parıltı vardı. “O yüzden gelip bir gruba katılayım dedim. Seviye 3 olan beş kişi falan toplarsak orayı temizleriz diye düşünüyorum.“


“Ha! Beyaz Kurt’un İni mi? Nereye geldiğinin farkında mısın sen?“ Araya giren bu alaycı ses tonu, Rhuda’nın yüz ifadesinin anında sertleşmesine neden oldu. Ses, kuyrukta önümüzde duran dağ gibi bir adamdan gelmişti.


Adam, kan lekeleriyle dolu bir paltonun altına metal plakalarla desteklenmiş deri bir zırh kuşanmıştı. Rhuda’nın tam aksine, kılıcının savaş görmüş yıpranmış kabzasına varıncaya dek her hâlinden deneyimli bir savaşçı olduğu akıyordu.


Yüzümü buruşturdum. Avcıların büyük çoğunluğu sürekli kavga etmeye yer arardı; üstelik bir avcının ne kadar çabuk parladığı, dövüşteki gücüyle doğru orantılıydı. Birlik üyeleri, kana susamışlığın gerçek bir avcının fıtratında olduğuyla ilgili sık sık şaka yapardı.


Beklendiği üzere Rhuda, kendinden iki kafa uzun olan bu adama anında bağırarak karşılık verdi. “Ben seninle mi konuşuyordum? Derdin ne senin?!“


“Heh, Seviye 3 mü? Beyaz Kurt’un İni ha? Burası çaylakların takılacağı bir yer değil!“ İri yarı adamın yanakları alaycı bir sırıtışla seğirdi. Kuyruktaki diğer insanlar da dikkatlerini ona ve Rhuda’ya çevirmişti; kimisi bıkkınlıkla, kimisi de meraktan izliyordu ama tek bir kişi bile araya girip onları durdurmaya yeltenmedi.















Çaktırmadan bir adım geri çekildim. Mümkün olduğunca kavgalardan uzak durmak, avcı olduğumdan beri öğrendiğim bir diğer önemli dersti.


Güç avantajları nedeniyle avcıların sivillere zarar vermesi yasaktı. Asayişi sağlayan şövalyeler tarafından suçüstü yakalanırlarsa, hem cezai işlem görürler hem de gururları incinirdi. En çabuk parlayan avcılar bile bu kurala uymaya özen gösterirdi.


Öte yandan, avcılar arasındaki kavgalar çoğunlukla görmezden gelinirdi. Bu yüzden, sıradan bir sivil kadar zayıf olmama rağmen, bir avcı kavgasının ortasında kalsam kimse beni kurtarmaya gelmezdi. Daha da kötüsü, karşılık vermediğim için beni suçlar ve acınası bulurlardı. Dünya ne hâle gelmişti böyle?


“Buradaki herkes ortalığın tozunu attırmaya dünden razı! Yani, insaf ama—Steps üye alımı yapıyor! O ekip buralarda yeni olabilir ama yakında çok can yakacaklar. Senin gibi kafası çamur dolu bir çaylak araya kaynadığında, hepimizin adını lekeleyecek!“


Klanlar, (genellikle) birbirine bağlı kalan birkaç avcı grubundan oluşurdu. Bir klana katılmanın çeşitli avantajları vardı: bilgi paylaşımı, eşya takası ve ihtiyaç anında grup üyesi ödünç almak bunlardan birkaçıydı. Aynı klan içindeki bazı gruplar, özellikle tehlikeli hazine mahzenlerine girmek için güçlerini birleştirirdi. Bu bağlantılar, bir avcının kariyerini olabildiğince sorunsuz hâle getirmek için hayati önem taşırdı. Birliğin, gruplara bir klana katılmalarını veya klan kurmalarını tavsiye etmesinin nedeni de buydu.


Bugünkü üye alım etkinliğine de bir klan ev sahipliği yapıyordu: Zebrudia başkentinin en ünlü klanlarından biri olan ve gelecek vadeden birçok gruba destek veren Steps, ya da resmî adıyla “First Steps“. Sektörde köklü bir geçmişleri olmamasına rağmen nüfuzları her geçen gün artıyordu. Görebildiğim kadarıyla, başkentteki her avcı onların adını biliyordu.


Normalde gruplar ihtiyaç dâhilinde üye alırdı; ancak Steps, yılda bir kez tüm grupları için büyük bir üye alım etkinliği düzenlerdi. Geçmişi, yaşı veya seviyesi ne olursa olsun katılan herkes, bu etkinlikteki grupların seçmelerine girme hakkına sahipti. Bir avcı, herhangi bir grup üzerinde iyi bir izlenim bırakması şartıyla o grubun yeni üyesi olarak kabul edilebilirdi.


Doğal olarak, Steps’e bağlı gruplar oldukça yüksek kalibredeydi. Klanın o titiz incelemesinden geçebilen çok az kişi vardı, ancak bağlantısı olmayan yetenekli bir avcı için bu etkinliğin neden hayatta ele geçecek en büyük fırsat gibi göründüğünü anlayabiliyordum.


Ne var ki, günün sonunda yanıldıklarını anlarlardı; Steps yalnızca başkentin kaymağının kaymağını işe alırdı. Tıpkı arkadaşlarım gibi, bu klan üyelerinin yetenekleri de sıradan bir yetenek kavramının çok ötesindeydi. Çoğu adayın o şişkin egosu paramparça olurdu.


“Pardon?!“ diye hırladı Rhuda. “İlanda seviye ve tecrübenin önemsiz olduğu yazıyordu. Ayrıca ben Seviye 3’üm, mankafa!“


“Öyle mi? Birileri sana Seviye 3 olunca büyüklerle oynayabileceğini mi söyledi? O seviye Steps’te sıradan sayılır!“ diye karşılık verdi iri yarı adam.


Bir bakıma haklıydı. Seviye 3 sadece yolun yarısı demekti. Tanınmış grupların çoğu bu rakama pek bel bağlamazdı. Öte yandan, Seviye 3 Rhuda’nın yalnızca şu anki durumuydu. Avcıların yüzde yetmişi kariyerlerini bu seviyede noktalardı ama doğru yeteneğe sahip herhangi bir avcı basamakları daha da tırmanabilirdi. Seviye 3’e tek başına ulaştıysa, bir grupta deneyim kazanmak onu kısa sürede yeni zirvelere taşıyabilirdi. Rhuda gibi adaylar, etkinliğin seviye şartı aramamasının tam da asıl nedeniydi. Ne kadar yetenekli bir avcı olursanız olun, her zaman Seviye 1’den başlardınız.


Adamın Rhuda’ya sataşmak için öne sürdüğü bahanenin oldukça zayıf olduğunu düşünsem de çenemi kapalı tuttum. Gereksiz laf etmenin sırası değildi. Ben sessizce izlerken bile Rhuda ve adam sanki ben orada hiç yokmuşum gibi birbirlerini kışkırtmaya devam ediyordu. Bu iyiye işaretti.


Rhuda’ya hakaretler yağdıran o devasa adam, elini belindeki kılıca—yaklaşık bir metre uzunluğundaki uzun kılıcına—attı. Rhuda’nın nefsi müdafaa için taşıdığı hançerin aksine, onun silahı hazine mahzenlerindeki canavarlar ve hayaletlerle çarpışmak için dövülmüştü.


Doğruyu söylemek gerekirse, paramı Rhuda’ya yatırmazdım. İri kıyım adamın Seviye 3’ten aşağı kalır yanı yoktu. Buna rağmen kızın geri adım atmaya hiç niyeti yoktu.


Zerre kadar korkmamış bir hâlde, “Kavga mı istiyorsun? İyi, gel bakalım,“ dedi. Düzgün şekilli dudakları vahşi bir sırıtışla kıvrıldı. Karşısındaki devi taklit ederek elini hançerinin üzerinde gezdirdi. Sonra aniden, göz alıcı tek bir hareketle silahını çekti.


Zaten hazine avcıları pek insan sayılmazdı. Bir avcı sivil biriyle kavgaya tutuşursa, şartlar ne olursa olsun suçlu avcı bulunurdu; ancak iş avcıların kendi aralarındaki şiddete gelince, silahını ilk çeken taraf topa tutulurdu. Rhuda kadar öfkeden deliye dönmüş olan adamın kılıcını ondan önce çekmemesinin nedeni şüphesiz buydu; adam kavgaya yabancı değildi. Artık Rhuda kıyasıya pataklansa bile kimsenin sempatisini kazanamayacaktı. Kanunlar, bu tür atışmalarda seviye farkına zerre kadar aldırış etmezdi.


Bense burada kendi hâlimde takılıyordum. Bu belanın içine nasıl düşmüştüm ben?


İçimden rüzgâra, yağmura ve önümde kopan yaygaraya lanet okurken, kuyruğun en önündeki taş binadan beyaz üniformalı bir adam çıktı. Adamın üniforması, yakasındaki gümüş sırma işlemeli ayak izi motifi—First Steps’in nişanı—dışında imparatorluk subaylarınınkini andırıyordu.


Adam en az Rhuda’nın karşısına dikilen o dev kadar ürkütücü görünüyordu. Yüzündeki yara izlerinin daha da belirginleştirdiği ölümcül bakışlarını her iki tarafa da fırlattıktan sonra, en az onlar kadar yüksek bir sesle bağırdı. “Kesin şunu, ikiniz de! Kavga edecekseniz, gidin başka yerde edin! Yoksa daha o kapıdan adımınızı bile atmadan ikinizi de kapı dışarı ederim!“


Rhuda’nın rakibi dilini şaklatıp yarı yarıya çektiği kılıcını kınına geri soktu. Dudaklarının kenarı seğiren Rhuda da hançeriyle onu takip etti. Ardından kuyruk o kaplumbağa hızındaki ilerleyişine geri döndü.


***


Binanın içindeki atmosfer heyecandan o kadar ısınıp yoğunlaşmıştı ki, bunu neredeyse elle tutabilirdiniz. Eskiden bir bar olduğu anlaşılan mekânın havasında hafif bir alkol kokusu asılı kalmıştı. Bütün masa ve sandalyeler kenara itilmiş, gözleri umutla parlayan avcıların sıraya girmesi için geniş bir alan açılmıştı.


Benimle aynı anda içeri alınan Rhuda, gözlerini kocaman açmış etrafa bakıyordu. Belli ki dışarıdaki kavga çoktan unutulup gitmişti. “Vay canına, bunların hepsi avcı mı?“ diye haykırdı.


Duvarlar boyunca birkaç masa yerleştirilmişti ve her bir istasyonun başında First Steps’in beyaz üniformalı birkaç üyesi duruyordu. Söz konusu istasyonlardaki gruplar, tanınmış birkaç avcıdan oluşanlardan tutun da yalnızca liderleriyle nam salmış olanlara kadar her türden ve boyuttan avcıyı barındırıyordu. Bazı gruplar kaba kuvvete dayalı alım yaparken, diğerleri belirli bir yetenek setinin peşindeydi. Gruba girmeyi uman tüm adayların, seçtikleri grubun seçmelerine katılmak üzere sıraya girmesi gerekiyordu.


Her grubun kendine has bir üye alım yöntemi vardı. Elbette bunların arasında mülakatlar veya yetenek gösterileri gibi standart yöntemler de bulunuyordu, ancak bazı grupların her şeyden çok içgüdülerine güvendiğini duymuştum.


Bir süre odayı inceledim ama yüzünde şaşkın bir ifade olan Rhuda’nın hâlâ olduğu yere çakılıp kaldığını fark ettim. Kendimi bu kadar kötü hissetmeseydim onu duymazdan gelirdim.


“İlk seferin mi?“ diye sordum.


“Senin değil mi?“


“Benim beşinci falan sanırım.“


(⁠^⁠^⁠)


“Beşinci mi?! Yani o kadar çok... Boş ver. Özür dilerim,“ dedi, nedense benden özür dileyerek.


“Önemli değil. Sanırım buradaki çoğu kişi şansını tekrar denemek için gelmiş.“


Hazine avcılığında tek önemli şey beceriydi; yetenekli olanlar anında kapılırdı. Ancak bu, yeteneksizlerin hiç şansı olmadığı anlamına gelmiyordu. Kalabalığın içinde benim gibi beceriksizliğini kabullenip yine de buraya damlayan başkaları da olmalıydı. Kim bilir, belki de inatçılık bende var olan tek yetenekti.


Nereden başlayacağımı biliyordum. Daha iyi görebilmek için kalabalıktan biraz uzaklaştım. Görünüşe bakılırsa, üye arayan grupların sayısı her zamankinden fazlaydı. Her grup üye alım etkinliğine her yıl katılmazdı ama bu kez dikkate değer grupların hepsinin burada olduğunu görebiliyordum. Kuyruğun nedeni de buydu.


Sanki o sabah daha yeni tanışmamışız gibi, Rhuda dibimden ayrılmıyordu. “Hey, Krai, beni biraz aydınlatır mısın? Nereden başlayacağımdan emin değilim.“


“Tabii. İyi bir avcının bana borçlanmasına hayır demem.“


Rhuda bir yerlerde ölüp gitmediği sürece kariyerinde kesinlikle Seviye 3’ü aşacaktı. Sözlerim üzerine yüzündeki ifade biraz yumuşadı.


“Uzun zamandır başkentteyim,“ dedim, “bu yüzden ünlü avcıların çoğunu tanırım. Bence bugün şansın yaver gidebilir.“


Her şeyden önce, bir avcı öylece rastgele bir gruba gidip kabul edilmeyi bekleyemezdi. Her grubun farklı bir felsefesi vardı ve belirli bir ihtiyacı karşılamaya çalışırlardı. İyi bir gruba katılmanın hayatınızı kurtaracağı fikrinde doğruluk payı olsa da, çaylakların uyum sağlamakta zorlandığı da duyulmamış şey değildi.


Sadece bu da değil, grup içindeki yetenek uçurumu korkunç bir kalp kırıklığına yol açabilirdi. Rhuda’nın potansiyeli olduğunu düşünüyordum ama imparatorluk başkenti dünyanın dört bir yanından en iyi avcıları kendine çekiyordu. Bazıları insan gibi görünse de derilerinin altında bambaşka bir şey yatıyordu—arkadaşlarım bunlardan sadece birkaçıydı.


“Ne yapabileceğini ya da ne yapmak istediğini bilmiyorum. Hançerine bakılırsa dövüşmek pek sana göre değil.“ Onu baştan aşağı süzerek ekipmanlarını inceledim. Hançerinin yanında, hareketlerini kısıtlamayacak kadar küçük, içinde maymuncuklar ve diğer aletlerin bulunduğunu tahmin ettiğim deri bir çanta vardı.


Her avcının kendine has güçlü ve zayıf yönleri vardı. Genellikle tek başına çalışan avcılar, canavarlara ve hayaletlere karşı tek başlarına hayatta kalabileceklerini çoktan kanıtlamış olduklarından kaba kuvvet saldırganları olarak işe alınırlardı. Çoğu zaman bu adamların dövüşmeye karşı doğal bir yatkınlığı olurdu.


Ancak, tuzakları etkisiz hâle getirme ve düşman tespiti konusunda daha yetkin olan yalnız avcılar, kendilerini hiçbir engele takılmadan bu zanaata adamış eski grup üyelerinin gerisinde kalma eğilimindeydi. Rhuda çabalarının karşılığını gösterecek daha fazla şeye sahip olmadığı sürece bir grupta Hırsız olarak yer bulamazdı. Şüphesiz o da bunun farkındaydı, bu yüzden sırf onu kızdırmamak adına bu gerçeği tekrarlamayacaktım.


Benden bir şey söylememi beklerken odanın sonunu işaret ettim. “En baştan söyleyeyim, buranın bir düzeni var: Grup girişten ne kadar uzaksa, seviyesi o kadar yüksektir.“ Tıpkı avcılara Kâşifler Birliği tarafından seviyeler verildiği gibi, klanlara ve gruplara da verilirdi. Özellikle odanın en ucunda, etrafına en çok adayın üşüştüğü büyük masayı işaret ettim. “Şu an üye alımı yapanlar arasındaki en güçlü grup o: Ark Brave. Onları hiç duydun mu? Yirmi bir yaş ortalamasıyla en iyilerin de iyisidirler. Sadece altı kişiyle Seviye 7 bir hazine mahzenini fethettiler.“


Ark Brave, başkenti istila eden o cehennem zebanisi kadar güçlü avcılar arasında bile istisnai ucubelerle doluydu. Her bir üye, ilahi bir lütuftan başka hiçbir açıklamayla izah edilemeyecek bir yetenek setine sahipti ve liderleri bir kahraman olarak nam salmıştı.


Kıyaslama yapmak gerekirse, Rhuda’nın fethetmeyi umduğu Beyaz Kurt’un İni Seviye 3 bir hazine mahzeniydi. Birlik, seviye belirleme konusunda bilimden ziyade sanata başvurabilirdi ama Seviye 3, içeriye Seviye 3 avcılardan oluşan bir grupla girilmesini tavsiye ettikleri anlamına geliyordu. Sadece bir seviye yüksek bir hazine mahzenini tamamlamanın on kat daha zor olduğu söylenirdi; bu da Rhuda’nın becerileri ile Ark Brave’inkiler arasındaki o ölçülemez uçurumu kanıtlıyordu.


“O gruba girersen başarın neredeyse garanti demektir. Giremesen bile, üyelerden birinin edeceği en ufak bir övgü sözü, buradaki diğer grupların seni kapmak için sıraya girmesine yeter de artar.“


Çaylak bir yalnız avcı bile Ark Brave’i duymuş olmalıydı. Rhuda biraz gözü korkmuş bir hâlde fısıldadı: “Meraktan soruyorum ama... sence şansım var mı?“


“Orası sana kalmış. Ama bildiğim kadarıyla Ark Brave böyle bir etkinlik aracılığıyla hiç yeni üye almadı.“


Başkentteki en büyük isimlerden biriydiler; şehirdeki tüm genç gruplar arasında ya en iyisi ya da en iyinin bir tık altıydılar. Grubun yapısının çoktan tam anlamıyla oturmuş olmasından bahsetmiyordum bile. Masalarında sıraya giren hiçbir adayın gerçekten gruba girmeyi beklediğini sanmıyordum. Sadece çevre edinmek, hatta sadece Cesurlar’la şahsen tanışmak için oradaydılar. Rhuda kalabalığı izlerken omuzları düştü, dudaklarından uzun ve yılgın bir nefes döküldü. Seviye 7 hazine mahzenini duyar duymaz kendi sınırını görmüştü.


Odayı işaret etmeye devam ederek ona her grubu isim isim anlattım. Bunu yaparken etkinlikte birkaç yeni yüz de gözüme çarptı; görünüşe göre klanın çoğu buradaydı. Saydığım isimlerin çoğu, başkentte birkaç aydır bu işi yapan herkese tanıdık gelirdi. Bu bilgilerin kokusunu almak o kadar da zor değildi; Rhuda sadece tek başına avlanan bir çaylaktı. Kaldı ki ben bile Steps’teki her grubu tanımıyordum.


Odadaki tüm grupların özetini bitirdiğimde Rhuda bana yorgun gözlerle baktı. “Onlar hakkında gerçekten çok şey biliyorsun, değil mi Krai? Sadece dinlerken bile yoruldum.“


“Bir şey değil.“


“Burnumu sokmak gibi olmasın ama sen nereye girmeyi düşünüyorsun?“


“Hmm... Belirli bir yer yok. Ben pek bir işe yaramam.“


Hiçbir uzmanlık alanım yoktu. Her işin altından kalkan o çok yönlü adamları unutun; ben hiçbir işin ustası değildim. Ben buydum işte. Ne cesaretim ne de gücüm vardı. Hâlâ kendime inandığım o günlerde içimde yanan o cılız tutku ateşi çoktan sönüp gitmişti.


Söylemeye gerek yok, avcılık tehlikeli bir işti. Avcıların yüzde yetmişi son nefeslerini hazine mahzenlerinde verirdi. Benim gibi bir adam bu tür riskler için yaratılmamıştı. Yeteneğimi falan bahane ediyordum ama belki de asıl sorun cesaretsizliğimdi. Öğğ, kusacaktım.


“Öyle mi? O zaman, senin için de mahsuru yoksa, benimle bir grup kurmaya ne dersin?“ diye sordu Rhuda, gereğinden fazla neşeli bir sesle. Sanırım ciddiydi. Yüreğim sıkıştı, nefes almakta zorlandım.


Rhuda, kendilerine avcı diyen o eşkıya denizinin içindeki iyi kalpli biriydi. Bu teklifi ne yarım ağızla ne de şaka yollu yapmıştı. Ancak benim için, ona ayak bağı olma düşüncesi bile acı vericiydi.


“Teklifin için minnettarım ama ben acınacak hâlin de ötesindeyim. Kariyerin uğruna kendine uygun bir gruba katılmalısın.“


“Ah, anladım sanırım.“


Elimi belimden sarkan gümüş zincire attım. O soğuk his kalp atışlarımı biraz olsun düzene soktu.


Havayı dağıtmak istercesine Rhuda konuyu değiştirdi. “Hey, o masayı neden boş bıraktılar acaba?“ Ark Brave’in arkasındaki büyük, boş masayı abartılı bir şekilde işaret etti.


“Siz ikinizin gerçekten dünyadan haberi yok, değil mi?“ Az önceki iri kıyım adam alaycı bir sırıtışla gümbür gümbür yanımıza geldi. Belki sıcaktan yüzü kızarmıştı; o devasa pazıları ve vahşi deri zırhı ışığın altında çok daha tehditkâr görünüyordu. Keyfi...


(⁠^⁠^⁠)


...öncesine göre yerine gelmişti. Belki de bir başarı elde etmişti.


Rhuda ona ters ters baktı. “Ne istiyorsun? Seni fena haşlayacaklar.“


“Gevşe biraz, ufaklık. Büyük avcı akıl hocan Yüce Greg sadece sana dostça bir tavsiye vermeye çalışıyor.“


Yüce Greg mi? Adını hiç duymamıştım. Elbette ben sadece sektörle uzaktan yakından alakası olan herkesin bileceği o en tepedeki yüzde birlik kesimi tanıyordum. Tanımadığım bir sürü çetin ceviz vardı, o yüzden belki de bu iri yarı adam hâlâ adını duyurmaya çalışıyordu.


“O masa, Ark Brave ile birlikte First Steps’i kuran grup için. Görünüşe göre bizi yine ektiler.“


“Klanı kuran grup mu?“ Rhuda gözlerini kırpıştırdı.


Yüce Greg, sanki çok gizli bir bilgi veriyormuş gibi fısıldayarak biraz daha yaklaştı. “Steps yıllardır bu işi yürütüyor ama bugün kendi taraflarından katılım her zamankinden daha fazla. Tek bir üye bile kaybetmeden Seviye 7 bir mahzeni daha yeni temizleyen Cesurlar var, normalde üye alımı yapmayan Haçlar ve Yıldız Işıkları var... Bir de şu köşede, üzerlerinde Steps nişanıyla tek başlarına dikilen tipler var.“


Yüce Greg gözleriyle odanın köşesini işaret ederek, kollarını kavuşturmuş duvara yaslanan hoşnutsuz görünümlü bir avcıyı gösterdi. Avcı, odadaki diğerleri gibi üye alımı yapan klan üyeleriyle aynı üniformayı giymiyordu ama buna rağmen yakasında ve kollarında gümüş ayak izlerini tasvir eden rozetler ve manşetler vardı. Klan üyelerinin nişanlarını görünür kılması zorunluydu.


“Sence o Steps avcıları üye alımı yapmadıkları hâlde neden buraya damladılar? Bunun bir nedeni olmalı,“ diye ekledi manidar bir şekilde.


Yüce Greg dersine iyi çalışmıştı ama ben ondan biraz daha fazlasını biliyordum. “O adamlar Steps içindeki yalnız avcılar,“ dedim.


“Yalnız avcılar bir klana katılabiliyor mu?“ diye sordu Rhuda şaşkınlıkla.


Başımı salladım. “Gruplar istediğin kadar küçük olabilir. Sadece gruplar bir klana katılabildiği için, yalnız bir avcı içeri girmek adına kendini bir grup olarak kaydettirebilir. Tabii bunun için oldukça yetenekli bir avcı olman gerekir.“


Ya da tıpkı Rhuda gibi biraz şans ve yeteneğe sahiptiler ve aldıkları riskli kararların meyvelerini toplamışlardı.


Duvara yaslanan adamdan bakışlarımı çevirip boş masanın etrafında amaçsızca dolanan bir kızı işaret ettim. Kısa siyah saçları vardı; üzerinde siyah deri bir savaş kıyafeti ve belinde bir hançer taşıyordu, hareket kabiliyetini en üst düzeye çıkarmak için vücudunu saran bir donanımdı bu. Muhtemelen Rhuda’dan biraz daha gençti.


“Bu Tino Shade. Steps’in Seviye 4 yalnız üyelerinden biri. Oldukça ünlüdür.“


“Şu küçük kız mı?“


“Senin yerinde olsam öyle demezdim. Yaşı ve görünüşü seni yanıltmasın; buradaki diğer kabadayılar kadar çabuk parlayan biridir.“


Tino da tıpkı Rhuda gibi bir Hırsız’dı—Rhuda’nın gelecekte neye dönüşebileceğinin bir kanıtıydı. First Steps’e mensup bir başka ucube olan bu kız, Beyaz Kurt’un İni’ni tek başına silip süpürebilirdi.


Yüce Greg ilk kez dikkatini bana verdi, hem de epey ilgili bir tavırla. “Pek avcıya benzer bir hâlin yok ama işini iyi bildiğin kesin.“


“Keşif her şeydir. Ayrıca, o aslında tanıdığım birinin çırağı.“


Kapüşonumu biraz daha aşağı çektim. Daha net olmak gerekirse, Tino benim bir arkadaşımın çırağıydı. Başka bir deyişle, arkadaşım bu ucubeden bile daha büyük bir ucubeydi. Ne gelişme ama.


“Tanıdığın biri mi?“ diye sordu Rhuda.


“Yine de neden burada olduğunu bilmiyorum,“ dedim. Tino yalnız çalışırdı. Belki de her şeyden bıkmıştı ve nihayet bir gruba katılmak için buradaydı. Grupların kendi klanları içinden üye alması oldukça normaldi. Elbette klan içinden işe alınmanın böyle bir etkinliğe gelmekten çok daha iyi yolları vardı.


Yüce Greg kollarını kavuşturdu ve kibirli bir şekilde güldü. “İşte ben de bundan bahsediyorum. Etrafta bir söylenti dolaşıyor. Yıllardır üye almayan o ilk Steps gruplarından biri burada olacakmış...“ dedi, gözleri karanlık bir heyecanla parlayarak. Sesinde sanki bir hayalet hikayesi anlatıyormuş gibi bir ton vardı. Sonunda Yüce Greg o ismi telaffuz etti. “Grieving Souls.“


Bütün bedenim titredi. Sanki sonsuz bir boşluğun kenarında tek başıma dikiliyormuşum gibi hissettim.


Durumumdan habersiz olan Yüce Greg sırıttı. “Grievers işleri sıkı tutar, üstelik küçük bir gruptur. Bırakın gruplarına katılma şansı yakalamayı, onları böyle bir etkinlik dışında görmeniz bile imkânsızdır. Şuradaki adamlar kendilerini onlara göstermek için can atıyor,“ dedi, sesine sızan bir heyecanla. Rhuda şaşkınlıkla izliyordu.


Grievers. Bu ismi ne zaman duysam midem bulanırdı. Bu, birkaç yıl önce taşradan başkente taşındığımızda arkadaşlarım ve benim grubumuza taktığımız lakaptı. Beş ucubeden oluşan bu genç grup kısa sürede basamakları tırmanmış, Ark Brave’e rakip olacak kadar güçlenmişti. Ancak grubun resmî adı Grieving Souls’du.


Ne olduğunu anlamadan boğazım kurumuştu. Sırtımdan aşağı soğuk terler boşanıyordu. Yüce Greg’e o ismi söylememesi için yalvarma dürtüsüyle yanıp tutuşuyordum ama bu çok şüpheli olurdu. Kendime dair her bir zerreyi gizleme çaresizliğiyle kapüşonumu çekiştirdim.


Ben titreyerek paltomun içine daha da gömülürken Rhuda endişeyle, “Ne oldu? İyi misin?“ diye sordu. Kusacaktım.


“Görünüşe göre söylentiler zırvalıktan ibaretmiş. Onca tantanadan sonra belki altında bir şeyler vardır diye düşünmüştüm.“ Yüce Greg, sonuçtan pek de etkilenmemiş bir hâlde omuz silkti. Steps’teki tüm gruplar yüksek seviyeliydi, sadece Ark Brave ve Grieving Souls değil. Çabuk parlayan Yüce Greg bile bir grubun gelmemesinden şikayet edecek değildi. Ancak aynı şey odadaki diğer avcılar için söylenemezdi.


“Hey, neler oluyor burada?! Nerede bu Grievers?!“


Sayısız göz, sesin kaynağına, alev kırmızısı saçları olan ve sırtında sıradan bir insanın taşıyamayacağı kadar büyük bir çift elli kılıç taşıyan bir çocuğa çevrildi. Kısa boyuna rağmen, kıyafetlerinin altından belli olan kaslı bir yapısı vardı.


Kendimi tekrar etmek gibi olmasın ama bir avcının ne kadar çabuk parladığı, dövüşteki gücüyle doğru orantılıydı. Bu velette, kimsenin (Yüce Greg’in bile) söylemeye cesaret edemediği şeyi dile getirecek yürek vardı. Odadaki herkesi alt edebileceğini bildiğini gözlerinden okuyabiliyordum. Muhtemelen bu özgüveni de sonuna kadar hak etmişti. Sırtındaki devasa kılıcın insan eliyle yapılmadığını gösteren kendine has bir parıltısı vardı. Şüphesiz bir hazine mahzeninden elde ettiği bir şeydi; şimdiye dek gördüğüm en bariz Yadigâr’lardan biriydi. Benden açıkça daha genç olmasına rağmen, etrafına yaydığı aura onu pervasız bir aptal olarak damgalamamı engelliyordu.


Çocuk kimsenin onayını umursamadan bağırmaya devam etti. “Siz eziklerin hepsi cehenneme kadar yolunuz var! Buraya kadar en tepedeki adamları görmeye geldim ben!“


Yüce Greg onu merakla izledi. “Deli fişek. Bana buradaki herkesi karşısına almaya çalıştığını söyleme,“ diye mırıldandı. Yüce Greg kaba saba biri gibi görünebilirdi ama yaşıyla birlikte biraz da mantık kazanmıştı.


Hazine avcılarının müttefiklere ihtiyacı vardı. Ortalığı karıştıranların haberi tez yayılırdı. Ne kadar iyi bir avcı olursanız olun, kötü bir şöhret gerçekten ayağınıza bağ olurdu. Çocuk muhtemelen şimdiye kadar paçayı sıyırmıştı ama şu an, hepsi Steps’e karşı en azından bir nebze olumlu hisler besleyen ve çoğu kendi Yadigâr’larını taşıyan yetenekli dövüşçülerle dolu bir odada dikiliyordu.


(⁠^⁠^⁠)


Şimdilik odadakiler, belki de buradaki avcıların belirli bir kesiminin hislerine tercüman olduğu için çocuğun öfke nöbetine devam etmesine izin verdi. Onunla aynı fikirde olmayanlar ise bu durumu acınası bir eğlenceyle izliyordu. Çocuk şimdi masadan masaya geçiyor, grup üyelerine öldürücü bakışlar atıyordu. Ancak günün sonunda neredeyse kimse onu ciddiye almıyordu. Kuduz serserilerle başa çıkmayı deneyimli avcılardan daha iyi kimse bilemezdi.


Neredeyse ağzından ateş püskürecek olan çocuk, sürüsünün gözünü korkutmaya çalışan bir canavar gibi kükredi. “Bir gün dünyanın en güçlü avcısı olacağım! Şimdiden Seviye 4’üm. Bu ’başkentin en güçlü grubuna’ bana katılmaları için bir şans verecektim ama artık geçti!“


Mangalda kül bırakmıyordu, orası kesindi. Bu çocuk bir yerlere gelecekti—ya da genç yaşta ölecekti, ikisinden biri. Görünüşüne bakılırsa hâlâ onlu yaşlarında olmalıydı, bu da Seviye 4’e ulaşmayı oldukça büyük bir başarı kılıyordu. Arşa değen egosu ve küstah kibri pek takdir edilecek özellikler değildi ama kavgaları kazanmaya devam edebildiği sürece bunun zerre kadar önemi yoktu. Ne de olsa avcı olmak tam olarak buydu.


Rhuda’nın yanakları seğiriyor, bu aptalın ondan daha yüksek bir seviyede olmasının yarattığı bariz yıkımı gözler önüne seriyordu. Gerçi bu tamamen kötü bir haber sayılmazdı—bir grupla çalışarak seviye atlamış olma ihtimali hâlâ vardı.


Çocuk etrafta tepinirken, sonunda klandan biri öne çıktı. Bu, üye alımı yapanlardan biri değil, o ana dek odanın bir köşesinde tek başına dikilen Tino Shade’den başkası değildi. Umursamaz adımlarla çocuğun yanına yaklaştı ve ona, insanın omurgasından aşağı ürpertiler gönderecek bir bakış fırlattı.


“Ha? Ne istiyorsun?!“


“Anca havlıyorsun. Isırdığın yok. Seni istemiyoruz.“


Eyvah eyvah. O buz gibi ses tonu bana fena hâlde tepesinin attığını söylüyordu. Grieving Souls onun akıl hocasının grubu olduğuna göre onu suçlayamazdım. Daha önce çocuğun tavırlarını görmezden gelen diğer Steps üyeleri şimdi telaşla yanlarına koşuyordu.


“Hey, Tino, buraya üye alımı yapmaya geldik, unuttun mu? Olay çıkarma, yoksa hepimizin işini berbat edeceksin!“


“Onun işini bir saniyede bitiririm. Lizzy olsa böyle yapardı. Grieving Souls’a katılacak olan kişi benim. Yeterince güçlendiğimde katılabileceğime söz verdi.“


Tino, o devasa kılıcı taşıyan çocuğun bir kol mesafesindeydi. Onun da sigortası en az çocuğunki kadar çabuk atıyordu.


O saldırmaya hazırlanırken, daha fazla klan üyesi onu sakinleştirmek için etrafına üşüştü. İkiliden hangisinin daha çok soruna yol açtığını kestirmek giderek zorlaşıyordu. “Boş ver şu aptalı. Tam bir zaman kaybı. Olay çıkarmamak için emir aldık, unuttun mu?! Hepimizin başını belaya sokacaksın!“


“Ha?! Kime aptal diyorsun lan sen?! Gebertirim seni!“


“Sana, seni aptal! Cehenneme kadar yolun var. Burada iş yapmaya çalışıyoruz!“


Artık bu klan üyeleri bile aynı dilden karşılık veriyordu. Yüksek seviyeli bir klan olsun ya da olmasın, avcıların hepsi aynıydı. Bu ucubeler güçlerini göstermek için ellerine geçen her fırsatta salyalarını akıtırdı.


Ateşe körükle gidilmiş gibi kargaşa hızla büyüdü. Neyse ki yakında hiç mobilya yoktu ama her an silahlarını çekmelerini bekliyordum. Çektikleri an, içlerinden biri ölene ya da hevesini alana kadar bu arbedeyi durdurmanın hiçbir yolu olmayacaktı. Bir hazine avcısı kavgası felaketten farksızdı.


En azından şu an binadaki herkes avcıydı, bu yüzden sivil kayıplar için endişelenmeme gerek yoktu—yani, Yadigâr’lar devreye girene kadar. Onlar bir iki binanın çatısını rahatlıkla uçurabilirdi.


“Evet, gününü göster ona!“ diye alay etti Yüce Greg, etrafındaki pek çok kişiyi de kışkırtarak. İçlerinden bazılarının, ne yazık ki, First Steps üyesi olması beni dehşete düşürmüştü. Olayları yatıştırmak artık masada değildi.


Orada öylece şaşkına dönmüş bir hâlde dikilen Rhuda’nın kolunu çekiştirip kulağına fısıldadım: “Rhuda, bugünlük pes edip defolup gidelim buradan. Bunlar bir başlarsa durdurmanın imkânı yok. Arada kaynarsan ölürsün.“


Avcılar diğer yanağını dönecek tipler değildi. Bir kez saldırıya uğradıklarında daha sert karşılık verirlerdi. Bu, tek bir serseri okla bile tetiklenebilecek korkunç bir döngüydü; yani kavga, ayakta tek bir adam kalana dek bitmeyecekti.


Tino omuz silkip çizmesinin ucuyla yere vurdu. Bu tiki biliyordum—çocuğun kafasını tekmesiyle uçurmak üzereydi. İyi eğitimli bir avcı yeri tekmeleyerek krater açabilir ya da bir duvarı parçalayabilirdi. Ağır silahlara karşı bağışıklığı olan hayaletler bile tek bir tekmeyle yere serilebilirdi.


“Ne? Bekle!“


“Bak, işe yarayan tek özelliğim tehlikeyi sezme güdüm. Kavga kopmadan önce buradan gitmeliyiz.“


“Ama ben buraya bir gruba katılmak için geldim!“


O gemi çoktan kalkmıştı. Buradaki herkes kas kafalının tekiydi. Ölürsen bir gruba katılamazdın. Son beş yılımı bu şekilde düşünerek hayatta kalmıştım. Rhuda’nın yüksek seviyeli avcıların nasıl dövüştüğüne dair hiçbir fikri yoktu.


Buraya gelmemeliydim... Üzerime çöken pişmanlık dalgasıyla neredeyse hıçkırarak ağlayacaktım. “Tamam! Sana bir grup bulmanda yardım edeceğim ama bir dahaki sefere, anlaştık mı?! Şimdi hayatta kalma zamanı!“


“Tamam, tamam. Anladım.“


Binanın zaten sıcak olan havası bizi canlı canlı haşlamaya hazırdı. Çocuğun çektiği ve kelimenin tam anlamıyla alev alev yanan devasa kılıç ise daha da sıcaktı. Bunun gibi Yadigâr’ların hepsinin kendine has yetenekleri vardı. Kızıl alevler sönmeden ya da etrafa yayılmadan kılıcın ağzı boyunca kükrüyor, Tino’nun çelik gibi sert ifadesini aydınlatıyordu.


Bütün gözlerden kaçınarak Rhuda ve ben çıkışa doğru emeklemeye başladık. O an kendimi acınası hissediyordum ama daha da önemlisi, güvendeydim. Arkamda dönen o rahatsız edici atışmaya katılanlar için aynı şeyi söyleyemezdim.


“Önce öldür, sonra düşün. Lizzy bana bunu öğretti.“


“Sen kaşındın, kızım. Gel bakalım, ama sana acıyacağımı sanma!“


“Sen kiminle uğraştığını sanıyorsun, ha?! Çıkalım dışarı, hemen!“


Eğer ulu orta kavga ederlerse, devriye gezen şövalyeler bunu anında öğrenirdi. Dışarıdaki insanlar avcı skandallarına karşı zaten yeterince hassastı. Çapraz ateşte bir sivil kalırsa, bu ikilinin başı fena hâlde derde girerdi.


Onları kışkırtan daha fazla ses yükseldi; bunların Steps üyelerine ait olduğunu düşünmek bile beni dehşete düşürüyordu. Ortalık tam bir kaos içindeydi.


“Göster gününü! Kavga! Kavga! Kavga!“


“Onları cesaretlendirmeyin—“


Bir çığlık. Kaba ıslıklar ve alaycı tezahüratlar. Tam bir kargaşa. Biz çıkışa doğru sıvışırken, birisi sonunda Tino ve çocuğa kavga etmeleri için işareti verdi. Dizlerimi olabildiğince hızlı sürüyerek, acı içinde emekleyip uzaklaştım.


Tam çıkışa ulaşmadan önce, tehlike bölgesinden sağ salim kurtulacağımı sandığım anda, odanın içinden şiddetli bir rüzgâr esti. O sıcak hava anında dağıldı ve rüzgârın şiddetiyle kıç üstü geriye savruldum. Kapüşonum başımdan düştü. Arkamdan gelen Rhuda kısa bir çığlık attı.


Üzerime bir gölge düşmüştü. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Dehşet içinde başımı kaldırdım.


“Ne ara...?“ diye mırıldandı Rhuda şaşkınlıkla.


Siyah elmaslar kadar berrak gözler sessizce bana bakıyordu. O koca ağızlı çocukla yüzleşmesi gereken Tino’ya aitti bu gözler. Pürüzsüz, çıplak bacaklarıyla tam önümde durduğunda, özenle kesilmiş saçları savruldu. Yüzündeki...


(⁠^⁠^⁠)


...ifade artık buz gibi değil, şaşkındı.


“Şey, yardımcı olabilir miyim?“ diye sordu Rhuda çekinerek.


Tino cevap vermedi ama en az onunki kadar titrek bir sesle konuştu. “Ne yapıyorsunuz, usta? Ne zamandır buradasınız?“


Öğğ, kusacaktım.


Hayalimizin başladığı o günlere dönelim.


On beş yaşına basıp reşit olduğumuzda, altımız planladığımız gibi bir araya geldik ve Seviye 1 bir hazine mahzenine girerek rüştümüzü ispatladık. Hazine mahzenleri konumlarına, tuzaklarının zorluğuna, tehlikelerine ve içerdikleri Yadigâr’lara göre sıralanan her türden ve boyuttan yerlerdi. Seviye 1 mahzenler, çaylak avcıların gözdesi olan en kolay mahzenlerdi. Yıllar süren zorlu eğitimlerden geçmiş, sonsuz bir adanmışlığa sahip biz avcılar için hiçbir zorluğu yoktu.


İlk hazine mahzenimizi tarihteki tüm çaylak gruplardan daha hızlı temizlemiştik. Ancak hazine avcısı olarak geleceğimiz giderek somutlaşırken, yeteneklerimin arkadaşlarımın gerisinde kaldığını inkâr edemezdim. Doğruyu söylemek gerekirse, eğitimimiz boyunca içimde hep bir şüphe vardı ama gerçek bir hazine mahzeniyle yüzleştiğimde bu gerçek yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Aslına bakarsanız, sanki ayağım takılmış da dipsiz bir kuyuya düşüyormuşum gibi hissetmiştim.


O zamanlar yeteneklerimiz arasındaki fark pek önemli olmasa da, birkaç yıl içinde onların avlarına ayak uyduramayacağımı biliyordum. Dâhi arkadaşlarımın arasında, sadece benim sıradan bir hazine avcısı kadar yeteneğim vardı—ki bu bile kendime fazla kredi vermek demekti. Ben ayak bağının vücut bulmuş hâliydim.


Aynı zamanda birbirimize ne kadar uzak olduğumuzu da fark ettim. Arkadaşlarımla aynı yaşta olabilirdim, aynı ortamda büyümüş olabilirdim ama ben şiddetli bir fırtınanın ortasındaki bir yağmur damlasıydım. Arkadaşlarımın her birinin benden çok daha fazla manası vardı, benden çok daha güçlüydüler ya da başka harika yeteneklere sahiptiler. Benim hiçbir şeye yatkınlığım yokken, kız kardeşimin bile büyüye karşı doğal bir yeteneği vardı. Kan bağıyla kardeş olmamamız pek de önemli değildi; asıl canımı yakan bu uçurumdu.


Kendimi bildim bileli altımız arkadaştık. Avcılık hayalimiz olmadan önce bile hep bir aradaydık. Bizim de kendimize göre anlaşmazlıklarımız ve kavgalarımız olurdu ama diğer tüm arkadaşlar kadar iyi anlaşırdık. Büyüdüğümüz kasaba o kadar küçüktü ki, kendimizi neredeyse bir aile gibi hissediyorduk.


Grubun en zayıf halkası olarak ben bile yeteneklerimiz ve gelişimimiz arasındaki o bariz farkı görebildiğime göre, şüphesiz diğerleri de bunu görüyordu. Bütün o yıllar boyunca bundan hiç bahsetmemiş olmaları, onların nezaketinin bir kanıtıydı.


İlk mahzenimizi tamamladığımızın ertesi gecesi, ilk defa bir handa kaldık ve ben gözümü bile kırpmadım. Gözyaşlarım yastığımı ıslatırken, bütün gece bu kararla boğuştum ve sonunda kararımı verdim: Her şeyden vazgeçecektim.


Hazine mahzenleri servet ve tehlikeyle yoğrulmuştu. Hazine mahzenlerinin yapı taşları olan mana materyalleri nasıl Yadigâr’ları üretiyorsa, içeri girmeye cüret eden avcılara düşman olarak canlı hayaletler de yaratıyordu. Grupta kalırsam bir gün tüm arkadaşlarımı tehlikeye atacağımdan korkuyordum. Kaçınılmaz olanla yüzleştiklerinde beni geride bırakacak olsalardı hiçbir sorunum olmazdı (ölmem dışında tabii) ama bunu asla yapmayacaklarını biliyordum. Üstelik ölmek de istemiyordum.


Hayatımın hayalinden vazgeçmek can sıkıcıydı ama arkadaşlarımı tehlikeye atmaktan kesinlikle daha iyiydi. Yine de maceram çaylaklara yönelik bir hazine mahzenini temizlemekle sona erecekti ki bu başlı başına komik bir hikayeydi. Arkadaşlarımın ünlü avcılar olmasını dört gözle bekleyebilir, böylece bir zamanlar onların grubunda olduğumla övünebilirdim.


Ertesi gün arkadaşlarımı handa topladım ve onlara hayalimden neden vazgeçtiğimi açıkladım. Gece boyunca bütün gözyaşlarımı akıttığım için gözlerimin kupkuru olduğundan emindim.


Yıllar önce yolculuğumuza ilham veren—daha sonra Kılıç Azizi’nin çırağı olacak ve çok yönlü kılıç ustalığıyla geniş kitlelerce tanınacak olan—arkadaşım Luke Sykol, en az benim kadar ciddi bir ifadeyle konuştu. “Dün gece düşünen tek kişi sen değildin. Krai, madem belirgin bir rolün yok, o zaman liderimiz sen olmalısın.“


“Az önce söylediğim tek bir kelimeyi bile duydun mu sen?“


Bu benim hem başlangıcım hem de sonum olmuştu. Arkadaşlarımın yetenekleri benim tahmin ettiğimden çok daha hızlı ve patlayıcı bir şekilde çiçek açtı, seviyeleri hızla artan mahzenleri birbiri ardına fethetmelerini sağladı. Sadece bir yıl sonra onlara ayak uyduramaz hâle gelmiştim ama tek bir basit nedenden ötürü liderleri olarak kaldım—basitçe söylemek gerekirse, bu adamlar aptaldı. Öyle olsalar bile, dünyanın en güçlü aptallarıydılar.


Avcılığa olan tutkum kısa sürede yerini her şeyi yiyip bitiren bir ölüm korkusuna bıraktı—üstesinden gelemediğim bir korkuya. Alçakgönüllülükten değil, saf dehşetten dolayı avcılığı o an orada bırakmak istiyordum. Yine de liderleri olarak kaldım.


Ve şimdi, yıllar sonra, sürekli yükselen, sürekli büyüyen bu ucubeler sürüsünün hâlâ lideriydim.


***


“Bu adam mı Griever? Hiç sanmıyorum. Kendi kıçıyla yerleri silmekle fazla meşgul.“


“Biz kavga ederken neredeydi bu?“


“Hah, dışarıdaki kuyrukta benim arkamdaydı.“


İnsanlar benim hakkımda konuşuyordu. Bunu hak etmiştim; onların yerinde olsam ben de aynı şeyi yapardım.


Grieving Souls’a ayrılan masaya yayılmış bir hâlde bakışlarımı etrafta gezdirdim. Grubun diğer üyeleri bu tür etkinliklere nadiren katılırdı, bu yüzden masa tamamen bana kalmıştı. Şu anda şehir dışındaydılar, başkentin ötesindeki bir hazine mahzenine girmişlerdi. Dürüst olmak gerekirse, burada olsalardı bile onları asla buna alet etmezdim.


Odadaki bütün gözler üzerimdeydi ama kimse yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Bunu hak edecek ne yaptım? diye düşündüm. Sadece biraz fazla uyumuştum. Üzerime düşeni yapmıştım, bu yüzden buradan tüyüp gitmeye çalışıyordum! Burada olmamın ne anlamı vardı ki?!


“Demek yalnızlık buymuş,“ dedim alaycı bir gülümsemeyle.


Mideme kramplar giriyordu. Hiç şüphe yok ki, odadaki açık ara en kırılgan avcı bendim. Kavgadan şaka olsun diye ya da saf tembellikten kaçmaya çalışmıyordum. Gerçekten dehşete düşmüştüm. Beni süzen bunca insanın, sadece bir Griever üyesi değil, aynı zamanda onların lideri olduğumu öğrendiklerinde nasıl tepki vereceklerini merak ediyordum.


Beni masaya sürükleyen Tino, dedikodu yapanlara öldürücü bakışlar atarken yanaklarını şişirdi. “Endişelenmeyin, usta. Sizin ne kadar harika biri olduğunuzu biliyorum.“


“Senin yüzünden büyük bir psikolojik ızdırap çekiyorum.“


Tino Shade, çocukluk arkadaşlarımdan biri olan Bastırılmış Gölge Liz Smart’ın çırağıydı—önce öldürür, sonra soru sorardı; tam bir katliamcı ucubeydi. Tino’yla başkente ilk geldiğimiz zamanlarda tanışmıştık ve o zamandan beri Liz’in kanatları altındaydı. Ben, Ark Brave ve diğer birkaç grup First Steps’i kurduğumuzda bile Tino çok geride kalmamıştı.


Tino, Liz’i bir abla gibi sever, ona kısaca “Lizzy“ derdi ve hatta bana bir lider olarak saygı duyardı. Griever ucubelerinin geri kalanı kadar hızlı gelişmesine rağmen, artık Grieving Souls’un âdeta maskotu hâline gelmişti.


Bu arada, bana “usta“ demesinin bahanesi, Grieving Souls’un lideri ve First Steps’in klan ustası olmamdı. Başka bir deyişle, bu ucube sirkinin elebaşı bendim. Klanı ilk kurduğumuzda ona buna kafa sallamış ve kendimi bu role sıkışmış bulmuştum. Sadece bunu düşünmek bile kusma isteği uyandırıyordu.


“Sen neden buradasın? Çıkman gereken bir av yok mu?“ diye sordum.


(⁠^⁠^⁠)


Tino dirseklerinden birini kavradı ve yavru köpek bakışlarıyla büzüldü. Bu yalvaran tavrı ve çabuk parlayan mizacı, akıl hocasının öğretilerinin birer yan ürünüydü.


“Ama ben, şey... Bugün Grieving Souls’un yeni üyeler aradığını duydum.“


“Ben öyle bir şey demedim. Sadece uğrayacağımı söyledim.“


O bile sadece klan ustası yardımcısının kendi fikrim olan etkinliğe hiç katılmadığım için beni azarlamasından kaynaklanıyordu. Her seferinde olup biteni gözlemlemiştim ama bu her zaman bir aday kılığına girdiğim zamanlardı.


Bir kenara bırakırsak, böyle belirsiz bir söylentiye bel bağlamak doğru değildi. Avcıları asla anlayamayacaktım. Ama daha fazla adayın gelmesi için tek gereken buysa, bir dahaki sefere söylenti yaydığımdan emin olurdum. Grieving Souls bir yana, gelecek vadeden yeni üyeler arayan bir sürü grup vardı. Bir dahaki sefere ya da bugünden sonra bir daha asla gelmeyecektim gerçi. Herkes uslu uslu duramaz mıydı sanki?


Dramatik girişimle odanın şaşkına dönmesinden sonuna kadar faydalanarak Tino’yla sohbet ederken, yan masadan sinir bozucu derecede yakışıklı bir adam bana yaklaştı. Bizimle arasına saygılı bir mesafe koyan kalabalık, ona yol açmak için ikiye ayrıldı.


İpeksi sarı bukleleri ve dost canlısı mavi gözleriyle bu adam, imparatorluk ordusunun üniformasına saygı duruşu niteliğindeki Steps’in beyaz üniforması içinde herkesten daha iyi görünüyordu. İmparatorlukta doğup büyümüş, şu anda imparatorluğun en güçlü avcılarından biriydi—civardaki sadece beş Seviye 7 avcıdan biri. Türümüzün kusursuz bir örneği, bir kahraman ve Ark Brave’in lideriydi. Evet, karşımızda duran adam Gümüş Fırtına Ark Rodin’den başkası değildi. Ne pislik ama.


Bu adam tesadüfe bakın ki çocukluk arkadaşlarımın rakibiydi. Kendisi ve bir sürü sevimli kızdan oluşan bir grupla takılıyordu. Sinirlerimi asıl bozan şey, inanılmaz derecede güçlü olmasının yanı sıra aslında alçakgönüllü ve gerçekten iyi bir adam olmasıydı. Onu bu kadar dayanılmaz bulacak kadar sığ olduğumu düşünmek bile sinirlerimi daha da bozuyordu. Gerçekten korkunç bir döngüydü.


“Selam Krai, neden bu kadar geciktin?“


“Hiç. Fazla uyumuşum.“


Ark içten bir kahkaha attı. “Ha! Şakaların beni hep koparıyor.“


Şaka değildi ki.


“Ustamdan uzak dur, çapkın herif,“ diye tersledi Tino.


Ark avucuyla masaya vurarak daha da yüksek sesle güldü. Ne korkutucu bir adam.















(⁠^⁠^⁠)(⁠^⁠^⁠)(⁠^⁠^⁠)(⁠^⁠^⁠)(⁠^⁠^⁠)(⁠^⁠^⁠)(⁠^⁠^⁠)(⁠^⁠^⁠)(⁠^⁠^⁠)


Arkadaşlar arasında falan olabilirdik ama Tino’nun insanların kafasını koparmaktan vazgeçmesi gerekiyordu. Onu daha iyi eğitmeliydik.


Dost canlısı kız mıknatısına döndüm ve biraz kabadayılık taslayarak cevap verdim. “Çok heyecanlıydım, o yüzden uyku tutmadı.“


En azından uyku konusunda yalan söylemiyordum. Dün gece o kadar endişeliydim ki sabaha kadar gözümü kırpmamıştım. Klan ustası yardımcısından bu kadar korkmasaydım, en başta bu kadar çok çabuk parlayan ucubenin karşısına asla çıkmazdım. Ne var ki, avcıların dünyasında önemli olan tek statü güçtü ve bu da beni hiyerarşinin tam anlamıyla en dibine yerleştiriyordu.


“Anlıyorum. Gölgelerden daha iyi gözlem yapabilmek için aday kılığına girdin. Ama bu pek adil değil, öyle değil mi? Kurallar üniformalarımızı giymemiz gerektiğini söylüyor ama sen giymiyorsun—nişanımızı bile takmamışsın.“


“Fazla uyudum dedim ya. Kulaklarını aç biraz.“ Hazırlanmaya vaktim olmamıştı.


Ark gözlerini kısarak beni baştan aşağı süzdü. Ne kadar muhteşem ve dâhi olursa olsun, o hâlâ bir avcıydı. Bu da zaman zaman başkalarını dinlemediği anlamına geliyordu. Aslına bakılırsa, avcılar genellikle hiç dinlemezdi.


Kimseyi falan gözlemlediğim yoktu. Diğer grupların üye alımında hiçbir parmağım yoktu ve bizim grubumuz yeni birini aramıyordu. Bugün burada boy göstermem sadece göstermelik olmalıydı.


“Usta, bu çok kaba. Onu klandan atalım.“


Ark kahkahayı bastı. “Çok komiksin, Tino. Bayılıyorum buna!“


“Keşke herkes senin kadar bağışlayıcı olsaydı, Ark,“ dedim.


Eğer Ark’ın yerinde Yüce Greg ya da Tino’yla kavgaya tutuşan o çocuk olsaydı, şimdiye kadar en az üç kavga patlak vermiş olurdu.


Tino ona hırlayıp elinden kaçarken Ark onun başını okşamaya çalışıyordu. O küçük ucubeyi evcilleştirmeye çalışmak büyük cesaretti. İstediği kadar okşayabilirdi ama bu kız adamı ısırırdı.


Fark edilme korkusuyla nadiren halk arasına çıkardım (çıktığımda da kılık değiştirirdim), bu yüzden Ark klanımızın buradaki en tanınmış avcısı olmalıydı. Odadaki bazıları klanımızdan, bazılarıysa dışarıdan olan bir dizi avcı, muhtemelen Ark’ı bölmek istemedikleri için yaklaşmadan bizi yakından izliyordu. Etkinlik tamamen bitene kadar benimle takılsa harika olurdu.


“Hiç cevher bulabildin mi?“ diye sordum, bu da daha fazla gözün Ark’a çevrilmesine neden oldu.


Ark Brave hâlâ aday avcıları değerlendirme aşamasındaydı; eğer Ark umutlu adaylardan tek birinin bile adını verirse, o kişi anında gruplarına katılırdı. Ark o kadar ileri gitmese bile, sadece onun sözü bile istedikleri herhangi bir yere girmelerini sağlardı.


Ark bir süre kaşlarını çattıktan sonra başını iki yana salladı. “Dürüst olmak gerekirse henüz değil. Potansiyeli olan birkaç kişi gördüm ama gireceğimiz türden hazine mahzenlerinde kendi yüklerini taşıyıp taşıyamayacaklarını sorarsan...“


Bilmeliydim.


Ucubeler benzer alevlerin içinde dövülürdü. Avcıların gücü mahzenlerdeki geçmiş deneyimleriyle doğru orantılı olduğundan, daha ilk andan Ark Brave’e doğrudan katılabilecek yeni bir üye bulmak hiç de kolay bir iş değildi. Böyle bir avcı olsaydı, zaten çoktan adını duyurmuş olurdu.


Bu üye alım etkinliği daha çok işlenmemiş elmasları bulmak için tasarlanmıştı. Grupların o imkânsız derecede yüksek standartları tarafından oyuncak edilen adaylar için üzülüyordum.


Ark’ın gözlerinde bir ışık titreşti ve sakince sordu: “Peki ya sen, Krai?“


Ben nereden bileyim? Baktığım bile yok ki.


Odaya şöyle bir göz gezdirdim. Göz göze geldiğim her avcının yüzü garip bir gülümsemeyle çarpılıyordu. Bakışlarım, duvarın dibinde tuhaf bir şekilde dikilen Rhuda’nınkilerle buluştu. Yanındaki Yüce Greg bana kocaman açılmış gözlerle bakıyordu. Bir çift Steps avcısı tarafından zapt edilen o kavgacı kızıl saçlı çocuk bana dişlerini gösterdi. Tino’ya bir bakış attım, omuzları seğirdi. Kusma isteği uyandıran türden bir ilgiydi bu.


“Şu an kadromuz tam ama gözüme çarpan biri olsaydı, onu alır mıydın?“ dedim şaka yollu.


Ark gözlerini kapattı ve bir an düşündü. “Pekâlâ. Sözüne güveneceğim, Krai.“


Bütün oda bir anda telaşlı fısıltılara boğuldu. Aklı başında hiçbir avcı, bırakın başkentin en umut vadeden genç grubunu, kendi grubuna kimi alacağına dışarıdan birinin karar vermesine izin vermezdi.


Grubundaki kadın Büyücü, “Ne diyorsun sen, Ark?!“ diye çıkıştı.


Dikleştim, kollarımı ve bacaklarımı aşırı abartılı bir şekilde kavuşturdum. “Öyle mi? Herkes uyar mı?“ diye sordum sırıtarak.


Ark yutkundu. “Mümkünse sadece bir kişi. Aynı anda çok fazla çaylağı eğitmeyi göze alamayız.“ Cömertliğinin sınırı yoktu.


Sadece bir kişi, ha? İlginç bir düşünce. İyi gidiyorsun, Ark.


Bu işe yarayabilirdi. Kesinlikle biraz heyecan yaratırdı ve eğer laf yayılırsa bir sonraki üye alım etkinliği çok daha büyük bir sükse yapardı. Daha büyük bir salon kiralamam gerekecekti. Tek sorun, yetenek avcılığı konusunda benim hiçbir gözümün olmamasıydı.


Şimdiye kadar sadece biraz potansiyeli olan bir çöp parçasına, fena sayılmayacak tecrübeye sahip komik bir çöp parçasına ve oldukça güçlü ama pervasız bir çöp parçasına rastlamıştım. Ark Brave’e önereceğim türden yeteneklerin yanından bile geçemezlerdi ve gizli potansiyellerine dair hiçbir fikrim yoktu. Ark bana açık çek vermişti ama bunu ciddiye almazsam aramızda gerginlik kalırdı. İşin kolay yolu klan içinden yalnız bir avcı önermekti, zira bu statü yüksek bir yetenek tabanını garanti ediyordu.


Gözlerim Tino’nunkilerle buluştu. Yüzü kızardı. “Gurur duydum, usta. Bu gerçekten bir onur ama benim kalbim sizin grubunuza ait. O gösteriş budalasının grubuna katılamam. Lütfen ikinci seçeneğinizi önerin.“


“Liz’in sana ne saçmalıklar yedirdiğini gerçekten kontrol etmeliyim,“ diye mırıldandım.


Arkadaşlarım Ark Brave’in ezeli rakipleriydi. Ancak Cesurlar’ın aksine, Grievers üyeleri küçük hesaplar peşinde koşardı. Bu arada Ark kesinlikle sahte biri değildi. İliklerine kadar yakışıklıydı.


Bir süre odayı taradım, potansiyel adayları kontrol ettim ama nafile. Ettiğim o havalı lafı geri almak utanç verici olurdu ama Ark’a şansımın yaver gitmediğini söylemeyi düşündüm. Bununla birlikte, odadaki ucubelerin nefeslerini tutmuş bana baktığını görünce, bu maskaralığı sürdürme isteğime engel olamadım. Bir hazine avcısı olarak hevesimi kaybetmiş olabilirdim ama bu, havalı klan liderini oynayamayacağım anlamına gelmiyordu.


Kaşlarımı çatarak en düşünceli ifademi takındım. “Dur bakalım. Zamanı geldiğinde bir Griever olarak aramızda görmek istediğim biri var aklımda.“


Odanın diğer ucundan düşmanca bir ses, “Hey!“ diye bağırdı. Az önceki o ateşli çocuk avcıların elinden kurtulmuş, dramatik bir şekilde parmağını bana doğrultmuş dikiliyordu. Ne de olsa Seviye 4 bir avcıydı. Buradaki çoğu kişi için oldukça zorlu bir rakip olurdu. “Diz çökün ve bana yalvarın, sizi ezikler!“ diye bağırdı zorlukla nefes alırken. “O zaman belki o berbat grubunuzu düşünebilirim!“


Bu çocuk kesinlikle utangaç değildi.


“Senin zaten bir grubun yok mu?“ diye sordum.


“Sana ne?!“


Şey, evlat, bu seni işe almakla ilgili.


^⁠_⁠^^⁠_⁠^


Elimi çeneme koyup çocuğu inceledim. Yetenekli görünüyordu, orası kesindi ve cesareti de vardı. Ark kırbacı şaklatmak için orada olursa ona adap da öğretilebilirdi. Belirli bir alanda güçlü bir kola sahip olması, potansiyeli olduğu anlamına geliyordu. Diğer Grievers üyeleriyle bir çatışmaya girse kendini öldürtürdü ama Ark’a ne kadar baş ağrısı çıkaracağı umurumda bile değildi.


Ellerimi yüksek sesle çırptım ve çocuğa gülümsedim. “Adın ne senin, evlat?“


“Gilbert Bush! Araf Kılıcı Gilbert!“ diye bağırdı, duygularını zar zor kontrol altında tutarak.


Araf Kılıcı sırtındaki o devasa Yadigâr kılıç olmalıydı, zira başkentte düzgün bir unvan kazanmış sadece bir avuç avcı vardı.


Ark, Gilbert’ı dikkatle süzdü. Onun o keskin gözlerinin bile bir veletten başka bir şey gördüğünden şüpheliydim.


Konuşmaya hazırlanarak ellerimi tekrar çırptım. “Pekâlâ, Gilbert. Bir şartla tavsiyemi alırsın.“


“Ne şartı?!“


Yetenekten falan anladığım yoktu. Rhuda biraz potansiyeli olan bir çöp parçası, Yüce Greg komik bir çöp parçası ve Gilbert da pervasız bir çöp parçası gibi görünüyordu. Ama gerçekten çöp olup olmadıklarını kim bilebilirdi ki? Ben uzman olmadığım için iş tamamen şansa kalacaktı, bu yüzden kimi seçtiğimin pek bir önemi yoktu.


“Beni duydun. Şartım şu... kaybetme. Kazanmak bir avcının en önemli niteliğidir. Katılmaz mısın?“


Gilbert—hayır, aslında tüm klan—tamamı zırvalıktan ibaret olan her bir kelimemi ağzımın içine bakarak dinliyordu. Öğğ, midem yine bulanmaya başlamıştı.


“Kazanacak kadar güçlü değilsen grubunu tehlikeye atarsın, bu yüzden bana kaybetmeyeceğini göster. Ha, bu arada bilgin olsun, avcı olduğumdan beri tek bir kavga bile kaybetmedim.“


“Ne?!“


Elbette hiç kavga kaybetmemiştim—en başta hiç kavga etmemiştim ki. Konumumun avantajlarını kullanmaktan tutun da arkadaşlarımı kalkan olarak kullanmaya kadar, her türlü çatışmadan kaçmak için elimdeki her taktiği kullanmıştım. Bugünkü meydan okuma da bir istisna olmayacaktı.


Sol serçe parmağımdan altın bir yüzük çıkardım ve Gilbert’a fırlattım. Bu bir Atış Yüzüğü’ydü—yaygın bir parçaydı ama yine de bir Yadigâr’dı. En güçlü Yadigâr’lardan biri olmasa da yine de epey para ediyordu.


Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle ilan ettim: “Dikkat, tüm avcılar. Şu anki duruma göre, buradaki bu çocuğu Ark Brave’e önereceğim—yani, biri yüzüğü ondan almadığı sürece. Yüzüğü ele geçirirseniz, tavsiyemi de siz kaparsınız. Pek bir değeri olmasa da o bir Yadigâr. Tavsiyemi istemeseniz bile yüzük sizde kalabilir.“


Ark gözlerini kocaman açarak ıslık çaldı. Tino meydan okumayı anında kavramıştı; Gilbert ile arasındaki mesafeyi kapattı ve tam suratının ortasına bir tekme indirdi.


Yüzümde bir gülümsemeyle sessizce ayağa kalktım, kimseye fark ettirmeden sıvışmaya hazırdım.


Kaçma zamanı.


***


Bu bir kahramanlar hikayesi—insanların güç, şöhret, servet ve ihtişam için çabaladığı hazine avcılarının altın çağının bir masalı. Bu, yıldızlar gibi parlayan arkadaşların, ortak bir amacı paylaşan klan üyelerinin ve tüm bunların hem tam ortasında olan hem de her şeyi kenardan izleyen yaslı bir ruhun hikayesi.


Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.