Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 5

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 11 dk Kelime: 2.766


Prenses Hazretleri, İmparatoriçe Naibe sizi bekliyor.”
Lina’nın verdiği haber üzerine Blair doğruca prenseslik sarayına döndü.
Kabul salonuna adımını atar atmaz onu karşılayan şey Katrina’nın eli oldu.
Şlak!
Beklenmedik tokadın etkisiyle Blair sendeledi.
“P-Prenses Hazretleri!”
Hemen arkasından içeri giren Lina, yere düşmeden onu tutmayı başardı.
Katrina elini bir kez daha kaldırdıysa da bu kez indiremedi; onun yerine öfke dolu bir çığlık kopardı.
Anneni hiçe saymanın da bir sınırı olur!Düğününden bir gün önce gidip o kadını görmeye nasıl cüret edersin? Üstelik seni öldürmeye kalkışmış bir kadını!”
Yanağı sızlıyordu, fakat Blair tek bir ses dahi çıkarmadı. Sadece sakin gözlerle annesine baktı.
Aşağı tabakadan doğmuş olmanın utancını açık bir yara gibi içinde taşıyan Katrina, insanların kendisi hakkında ne düşündüğüne son derece önem verirdi. İçinde ne hissederse hissetsin, her zaman soylular kadar zarif, asil ve kusursuz görünmeye çalışırdı.
Bu yüzden birine kendi eliyle vurması oldukça nadir görülen bir şeydi.
Blair gerçekten de onun can evine dokunmuştu.
“Ben senin annenim! Seni on ay karnında taşıyan, seni dünyaya getirmek için acı çeken kişi benim! O kadın değil!”
Kendisine fazlasıyla benzeyen o mor gözlerde ateşli ve uğursuz bir delilik parlıyordu.
Blair annesine sessiz bir alayla baktı.
Blair’in Esmeralda’ya yakınlaşmasına tahammül edemeyen İmparatoriçe Naibe, öz kızını bile oğlunun çıkarları için kullanılacak bir satranç taşı gibi görüyordu.
Blair’in bedeni genç bir kadının hatlarını kazanmaya başladığı andan itibaren Katrina onun kilosunu demir bir disiplinle kontrol etmeye başlamıştı.
Blair belirlenen kilonun biraz üzerine çıktığında, prenseslik sarayındaki hizmetkârlar onun yerine cezalandırılır, baldırlarından kanlar süzülene kadar kırbaçlanırdı. Ardından da Blair aç bırakılırdı. Katrina buna, hanımlarına gerektiği gibi hizmet edemedikleri için verilen ceza derdi.
Bütün bunların Blair’in iyiliği için olduğunu fısıldardı.
“O kadının sonunun ne olduğuna bak. Ömrünün sonuna kadar sevilmedi. Sevilen insanları kıskanıp onlara kin besledi ve sonunda kendi kendini mahvetti. Ne kadar zavallı, ne kadar değersiz bir hayat.”
“……”
“Sen sevilen bir kadın olmalısın, Blair. Tıpkı annen gibi.”
Ve böylece kardeşine, bana ve benim kurduğum bu imparatorluk ailesine layık bir dayanak olacaksın...
Blair, biraz kilo aldığını hissettiği günlerde parmaklarını boğazına sokup yediklerinin tamamını kusardı.
Midesi parçalanırcasına öğürür, gözlerinden yaşlar boşalırdı.
Ama sorun değildi.
Kendi kendine bunun sorun olmadığını söylerdi.
Annem bunu benim için yapıyor. Çünkü beni düşünüyor, benim için endişeleniyor.
Eğer dayanırsam hizmetkârlar benim yüzümden cezalandırılmaz. Annem benden nefret etmez. Herkes beni güzel ve sevimli bulur.
Herkes beni sever.
Evet... sorun değil.
Sevilmek uğruna katlanılmayacak kadar büyük bir şey değil bu...
Fakat yeni doğmuş Asiel’i ilk kez kucağına aldığı anda anlamıştı.
“Herdin Delmark’ı kendine âşık etmelisin. Onu kardeşin için güvenilir bir müttefike dönüştür. Anladın mı?”
Birini gerçekten seviyorsan, kızının düğününden bir gün önce oğlunu düşünemezdin.
Bir çocuğu gerçekten seviyorsan, yemek yerken onu izlemenin bile sevimli gelmemesi mümkün değildi.
Başkaları ne derse desin, kendi gözünde o çocuk dünyanın en değerli, en güzel varlığı olurdu.
Bu gerçek canını yakıyordu ama artık inkâr edemiyordu.
Katrina’nın ona duyduğu şey hiçbir zaman sevgi olmamıştı.
Bu yüzden ilk kez annesinin sözlerine karşı çıkabildi.
“Beni tam olarak ne zaman sevip değer verdiniz, Anne?”
Blair’in sesi sakindi; fakat içinde yılların kırgınlığı gizliydi. Bakışları doğrudan Katrina’ya yönelmişti.
“Sen—!”
Her zaman peşinden koşan, sevgisine muhtaç kızının ilk kez karşı gelmesi karşısında Katrina bir an için dili tutulmuş gibi kaldı.
Elini yeniden kaldırdı.
Tam o sırada Blair konuştu.
“Yeni gelinin yüzünde iz olması sorun yaratmaz mı?”
Bu sözler üzerine inmek üzere olan el havada duraksadı.
Katrina öfkeden titreyerek sonunda kolunu indirdi.
“Demek gerçekten annenin yüreğine hançer saplamaya kararlısın. Küstah velet...”
Blair ile Lina’nın yanından geçip kabul salonundan çıktı.
Blair gözlerini kapattı ve uzaklaşan topuk seslerini dinledi.
Biraz canı yanıyordu.
Ama aynı zamanda tuhaf bir rahatlama da hissediyordu.
Uzun, acı dolu ve tek taraflı bir sevginin sonuydu bu.

───

Düğün, başkentin dışındaki büyük tapınakta gerçekleştirildi.
İmparatorun tek kız kardeşi ile Delmark Dükü’nün evliliğini görmek isteyen devasa bir kalabalık toplanmıştı. Yalnızca soylular değil, halk da oradaydı.
Günün yıldızı olan Blair’e son rötuşlar yapılırken gelin odası hizmetkârlarla doluydu.
“En azından şişlik büyük ölçüde indi, çok şükür.”
Makyajını düzelten hizmetkâr, Katrina’nın vurduğu yanağın üzerinden nazikçe geçerken rahatlamış görünüyordu.
“Bu tamamen sizin gösterdiğiniz özen sayesinde. Annem size büyük bir ödül vermeli.”
“İmparatoriçe Naibe gerçekten de haddini aştı. Yeni bir gelinin yüzüne bunu yapmak da nedir?”
Blair, kendisinden daha çok öfkelenmiş görünen hizmetkâra sadece yumuşak bir tebessüm sundu.
Tam o sırada peçeyi taşıyarak yaklaşan Lina pencereden dışarı baktı ve sevinç dolu bir nefes verdi.
“Aman Tanrım... Dışarıda kar yağıyor.”
“Demek ki tanrılar bile Prenses Hazretleri’nin evliliğini kutsamaya gelmiş.”
Blair dışarı baktı.
Gerçekten de küçük beyaz kar taneleri ağır ağır süzülüyordu.
İlk hayatında da kar yağmıştı.
O zamanlar kalbi korku ve heyecanla doluydu.
Şimdiyse aynı karı dingin gözlerle izliyordu.
Sessizliği kapının çalınması bozdu.
“Hazır mısınız?”
Ivan’ın sesi duyulur duyulmaz hizmetkârlar hızla peçeyi Blair’in yüzüne yerleştirdi.
Bir gelinin güzelliğini ilk görecek kişinin damat olması gerekiyordu.
Ivan içeri girdiğinde hizmetkârlar saygıyla eğildiler.
“Hazırsan çıkalım.”
Ivan Blair’in yanına gelip elini uzattı.
Blair birkaç saniye o ele baktıktan sonra kendi elini üzerine bıraktı.
Birlikte gelin odasından çıkarlarken Ivan konuştu.
“Bir kadının kocasının ailesindeki yerini sağlamlaştırmasının en kesin yolu onlara bir erkek evlat vermektir. Bunu biliyorsun, değil mi?”
Blair hiçbir tepki göstermedi.
Ivan, kendisine kulak asmayan kız kardeşinden hoşnut değildi.
“Bir ağabey olarak sana bir tavsiye daha vereyim. Bir kadın için fazla katısın. Hanımefendi olmak elbette güzel ama yatak odasında biraz cilveli olmayı da bilmelisin. Bir erkeği ancak böyle kendine bağlayabilirsin.”
“……”
“Annem senin için çok endişeleniyor.”
Blair, uzun süre sessiz kaldıktan sonra anne kelimesini duyunca konuştu.
“Lütfen anneme kızının gittiği her yerde kendi başının çaresine bakabileceğini söyleyin. Endişelenmesine gerek yok, Ağabey.”
Bu kıtanın neresine giderse gitsin...
Sözleşmeli evlilik sona erdiğinde Blair, imparatorluk ailesinin yüklerini geride bırakmayı planlıyordu.
Sevgili oğlu Asiel ile birlikte özgürce dolaşacak, özgürce yaşayacaktı.
Ivan’ın kolunda dışarı çıktığında onları bekleyen devasa kalabalık büyük bir coşkuyla karşıladı.
Soylular, peçenin altındaki Blair’in siluetini görünce hayranlıklarını gizleyemediler.
Yüzü tamamen örtülü değildi.
“Aman Tanrım... Sanki göklerden inmiş bir melek.”
“Bir kar perisini andırıyor.”
Herdin, çevrede yükselen övgüleri duymazdan gelerek Ivan ile Blair’in yaklaşmasını izledi.
Bu evlilik onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu.
Yanına ulaştıklarında Ivan, Blair’in elini Herdin’e teslim etti.
“Çok büyük bir özenle büyütülmüş kıymetli bir çocuktur. Ona değer vereceğinize inanıyorum.”
“Majestelerinin buyruğuna nasıl karşı gelebilirim?”
El ele tutuşarak nikâhı kıyan Papa Gerard’ın önünde durdular.
Yaşlı adam onları memnuniyetle süzdü.
“Prenses’in sağ salim büyüyüp bugün evlendiğini görmek kalbimi ısıtıyor.”
Yıllar önce İmparatoriçe Sarayı’ndaki yangında Blair’in yaralarını tedavi eden ve hayatını kurtaran kişi oydu.
Aynı zamanda önceki dük ile düşesin cenazelerinde de bizzat yas törenlerini yönetmişti.
Her ikisiyle de kurduğu bağ bugünlere kadar uzanmış ve bu yüzden nikâhı kıymayı kendisi üstlenmişti.
Bir süre sonra tören sözlerine başladı.
İmparatorluğun en gözde erkek ve kadınının düğününde, davetliler gelinle damattan çok daha heyecanlı görünüyordu.
Çünkü çiftin kendisi son derece sakindi.
“Şimdi, Dük Hazretleri ve Düşes Hazretleri... Yemin öpücüğünüzü paylaşabilirsiniz.”
Herdin peçeyi kaldırdı.
Gözleri aynı anda buluştu.
Ve o anda...
Kış gölü kadar durgun olan gözlerinde ilk kez hafif bir dalgalanma oluştu.
Kar beyazı gelinlik ve yumuşak platin saçları, çevresindeki tüm renkleri daha da belirgin kılıyordu.
Peçenin altındaki solgun yüzü hafifçe kızarmıştı.
Üstünde ametisti andıran berrak mor gözler, altında ise kırmızı dudaklar vardı.
Pencerenin ardında süzülen kar taneleri de bu görüntüyü tamamlıyordu.
Tam Bir Kar Perisi.
Bu unvanın kusursuz şekilde yakıştığı beyazlar içindeki bir kadın.
Soyluların övgülerinin pek de abartı olmadığını düşünen Herdin, gönüllü bir şekilde eğildi ve perinin dudaklarına kendi dudaklarını bastırdı.

───

Tapınaktaki tören sona erdikten sonra imparatorluk sarayında büyük bir şölen düzenlendi.
İmparator, bu mutluluğu herkesle paylaşmak istemişti.
Aynı zamanda yeni evlenen çifte gösterdiği bir incelik olarak, Herdin ile Blair’in diğer davetlilerden önce ayrılmasına izin verdi.
Ruth, Herdin’in gün boyunca biriken evraklarını düzenlemeyi yeni bitirmişti ki çalışma odasının kapısı açıldı.
Tam o anda karşısında yükselen büyük gölgeye çarptı.
“Vay canına, beni korkuttunuz!”
Karşısındaki kişi Herdin’di.
Üzerinde bir sabahlık vardı ve saçları hâlâ nemliydi. Görünüşe göre banyodan doğruca buraya gelmişti.
Ruth hızla göğsüne bir el bastırdı.
“Bu saatte burada ne işiniz var?”
“Kendi çalışma odamda bulunmak için bir sebebe mi ihtiyacım var?”
“Hayır, kastettiğim o değil. Bugün düğün geceniz, değil mi?”
“İlgilenmem gereken evraklar var.”
“Ama düğün gününüzde ilgilenilmesi gereken kadar acil hiçbir şey yok.”
“Demek çalışma odama gelmeyeceğimi umuyordun.”
“Elbette. Gecenin bu saatinde patronuyla baş başa kalmak isteyen kim olur ki? Hele bugün evlenmiş bir patronla.”
Düğün gecesinde gelinin odasına gitmek yerine yardımcısıyla çalışma odasına kapanan bir adam...
Bu, son derece tuhaf söylentilere yol açabilecek bir tabloydu.
Ruth ürperirken Herdin onu tamamen görmezden gelip masasına oturdu ve bir puro yaktı.
Acımasız.
İş söz konusu olduğunda gerçekten acımasızdı.
Herdin’in dosyaları incelemeye başladığını gören Ruth dilini şaklattıktan sonra temkinli bir sesle sordu:
“Peki... bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?”
Sorunun öznesi söylenmemişti ama Herdin ne demek istediğini anlamıştı.
“On yıl önce olanların gerçeğini ortaya çıkarmam konusunda bana mümkün olduğunca yardım edeceğini söyledi.”
“Gerçekten mi?”
“Evet. Gerçekten hafızasını kaybetti mi, yoksa başka bir amacı olduğu için mi öyle davranıyor, bilmiyorum.”
Blair’in teklifini kabul etmiş ve onunla evlenmişti.
Ama ona güvenmesi hâlâ mümkün değildi.
Fakat bunun önemi yok.
Amacı ne olursa olsun, artık onun elinin altındaydı.
Ve Herdin de onu sonuna kadar kullanarak gerçeği ortaya çıkaracaktı.
Önemli olan tek şey buydu.
Düşüncelere dalan Herdin’e bakan Ruth dikkatlice sordu:
“Ama gerçekten yatak odasına gitmeyecek misiniz?”
Herdin bir an için bütün gün yanında duran o oyuncak bebek kadar ifadesiz kadını hatırladı.
O solgun yüz gözlerinin önüne gelince mavi gözlerinde serin bir ışık belirdi.
Muhtemelen şimdiye kadar çoktan uykuya dalmıştı.
Bugün onun için de oldukça yorucu geçmişti.
Böylesine narin bir kadının bu kadar uzun süre dayanabilmesi bile şaşırtıcıydı.
Hem...
Bu yalnızca sözleşmeli bir evlilikti.
Düğün gecesi gibi bir formaliteye gerek yoktu.
Muhtemelen Blair de aynı şekilde düşünüyordu.
Bu düşünce zihnine yerleştiği anda fikri aniden değişti.
Herdin başparmağını dudaklarının üzerinden geçirdi, kısa bir süre düşündü ve ardından ayağa kalktı.
“Demek gidiyorsunuz?”
Ruth’un sorusu üzerine Herdin kayıtsızca cevap verdi.
“Sadece merak ettim.”
Oyuncak bebek gibi duran o kadının...
Kocasının beklenmedik ziyaretine nasıl bir yüz ifadesi göstereceğini merak etmişti.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi