Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 12

Hatıraların Gardırobu
Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 9 dk Kelime: 2.145



Ertesi gün, Herdin’in kendisiyle görüşmek istediğini öğrenen Blair çalışma odasına gitti.
Odaya girdiğinde Herdin’in yanında daha önce hiç görmediği orta yaşlı bir adamın beklediğini gördü. Adamın kim olduğunu tahmin etmek zor değildi.
Blair’i görür görmez derin bir reverans yaptı.
“Ben hipnoz uzmanı Marcel. Sizinle tanışmak benim için büyük bir şeref, Yüksek Prenses Hazretleri. Ya da artık size Düşes Hazretleri demeliyim.“
Konuşurken bakışları Blair’in yüzüyle eli arasında gidip geldi.
İmparatorluk ailesinden bir kadınla ya da yüksek rütbeli bir asilzadeyle karşılaşan erkeklerin, saygı göstergesi olarak el öpmesi gelenekti.
Yirmi yıl boyunca prenses olarak yaşamış olan Blair için bu son derece tanıdık ve doğal bir davranıştı.
Niyetini anlayınca elini uzattı.
Ancak tam o sırada, çalışma masasının kenarına yaslanmış duran Herdin doğrulup ikisinin arasına girdi.
“Benim ilgilenmem gereken başka işler var. Başlayalım.“
Girişimi yarıda kesilen hipnoz uzmanı, havada kalan elini mahcup bir ifadeyle geri çekti ve hemen hazırlıklara koyuldu.
Çalışma odasının köşesindeki sallanan sandalyeye oturan Blair, endişeli gözlerle Herdin’e baktı.
Herdin’in seansı sonuna kadar izleyeceği belliydi.
Yerinden kıpırdamaya niyeti yoktu.
“Herdin. Eğer meşgulseniz beni burada bırakıp işlerinize dönebilirsiniz.“
“Zor hatıraları yeniden hatırlamanın oldukça acı verici olabileceğini duydum. Kocan olarak yanında kalmam gayet doğal değil mi?“
Bu sözleri duyan Marcel, dükün karısına ne kadar düşkün olduğunu düşündü.
Fakat Blair gerçeği biliyordu.
Ne kadar ilgili görünürse görünsün, ona bakan o buz mavisi gözler bambaşka şeyler söylüyordu.
Ben sana nasıl güvenebilirim ki?
Blair, zihnindeki o soğuk sesi silmek istercesine gözlerini kapatıp yeniden açtı.
“Hazırım. Başlayabiliriz, Marcel.“
Loş odadaki ışıklar söndürüldü.
Hipnoz uzmanının elindeki sarkaç ağır ağır sallanmaya başladı.
Blair’in gözleri sarkacın çizdiği yavaş yayı takip etti.
Göz kapakları giderek ağırlaştı.
Sonunda tamamen kapandı.
Sessizliğe gömülen odada yalnızca hipnoz uzmanının yumuşak sesi yankılanıyordu.
“On yıl öncesine dönüyorsun. İmparatoriçe’nin sarayında çıkan yangının yaşandığı güne. O zamanlar yaklaşık on yaşında olmalısın. Doğru mu?“
“...Evet. Doğru.“
Sesi, uykusunda konuşan bir insanınki gibi ağır ve belirsiz çıkıyordu.
Herdin pencerenin yanında kollarını bağlayarak onu izlemeye devam etti.
“Ne yapıyorsun?“
“İmparatoriçe’nin sarayına... gidiyorum. Annemin haberi olmadan. Annem oraya gitmemden hoşlanmaz.“
“O hâlde acele etmelisin. Şimdi varmış olmalısın. Geldin mi?“
“Evet... Majesteleri beni karşılıyor.“
“Peki orada ne yapıyorsun?“
“Sıcak kakao içiyoruz ve sohbet ediyoruz. Sonra da hizmetçi ablalarla iskambil oynuyoruz.“
“Daha sonra ne oldu?“
“Sanırım uyuyakaldım.“
“Şimdi yavaşça gözlerini aç. Ne görüyorsun?“
Hipnoz uzmanının sorusu üzerine Blair’in huzurlu yüzündeki silik tebessüm kayboldu.
“...Karanlık.“
“Gece yarısı olmalı. Etrafında bir şey görebiliyor musun?“
“Hayır. Sadece elbiseler...“
“Elbiseler mi? Neredesin?“
“...Bir gardırobun içindeyim sanırım.“
Bu sözler üzerine Herdin’in bakışları keskinleşti.
Olayın yaşandığı gün Blair, İmparatoriçe’nin saray koridorunda baygın hâlde bulunmuştu.
İmparatoriçe’yi kurtarmak için içeri giren şövalyeler onu orada keşfetmiş ve dışarı çıkarmıştı.
İmparatoriçe’nin odasında ise tavandan asılmış Esmeralda ile ölü hizmetçisi bulunmuştu.
O gün tam olarak ne yaşandığını hiç kimse bilmiyordu.
O gece sarayda kalan hizmetçilerin tamamı uyku ilacı karıştırılmış çay içmiş, çıkan yangında uyanamadan can vermişti.
Hayatta kalan tek kişi Blair’di.
Fakat Blair’in hatırladığı son şey yalnızca gardırobun içinde gözlerini açmasıydı.
Hepsi bundan ibaretti.
Gardıroptan nasıl çıktığını, koridora nasıl ulaştığını ve kim tarafından kurtarıldığını hatırlamıyordu.
Bu yüzden asıl mesele şimdi başlıyordu.
Kayıp hatıraların bulunduğu yer tam da burasıydı.
Hipnoz uzmanı da değişen havayı sezmiş olacak ki duruşunu düzeltti.
“Orada ne yapıyorsun?“
“Bilmiyorum. Uyandığımda gardırobun içindeydim...“
“O hâlde şimdi dışarı çıkmayı deneyelim mi?“
Bu öneri üzerine Blair keskin bir nefes aldı.
Sesinde açıkça korku vardı.
“...Çıkamam.“
“Neden? Kapı kilitli mi? Yoksa başka bir sorun mu var?“
“Ben... bilmiyorum. Çıkamam. Çıkmamam gerekiyor...“
Onu izleyen Herdin’in kaşları hafifçe çatıldı.
Gardırobun ötesinde kalan yerde o günün gerçeği yatıyordu.
“Pekâlâ. O zaman yalnızca kapının aralığından dışarı bakmayı deneyelim. Dışarıda neler olduğunu görmek için.“
“Bakmak istemiyorum... Görmek istemiyorum. Korkuyorum...“
Sesi ağlamaklı çıkarken başını iki yana salladı.
Sanki gerçekten o günkü on yaşındaki çocuğa dönüşmüştü.
“Dışarıda ne olursa olsun sana zarar vermeyecek. Şimdi derin bir nefes al.“
“Ateş... Ateş... Duman içeri giriyor.“
Blair gerçekten duman soluyormuş gibi öksürmeye ve nefes nefese kalmaya başladı.
“Tamam. Şimdi gardıroptan çıkıyoruz. Kapıyı aç.“
“Kapı... Kapı açılmıyor.“
Korkudan titreyen sesiyle soluk soluğa konuşuyordu.
Hipnoz uzmanı onu sakinleştirmeye çalıştı.
“O kapıyı açabilirsin. İstersen açılır.“
O gün koridorda bulunmuştu.
Birisi yardım etmiş ya da kendi başına çıkmış olsun, sonuç değişmiyordu.
Gardırobun kapısı mutlaka açılmıştı.
Dışarı çıkamayacağına dair inancı büyük ihtimalle zihninin kendi koyduğu bir engeldi.
Fakat buna rağmen kapıyı açamıyordu.
“Hayır... Hayır istemiyorum... Yardım edin. Lütfen biri yardım etsin. Nefes alamıyorum...“
Sonunda gözyaşlarına boğuldu ve sandalyede kıvranmaya başladı.
Yüzündeki son renk kırıntıları da silinmişti.
Ancak o an Herdin, neden seans başlamadan önce onu odadan göndermeye çalıştığını anladı.
“...Yeter.“
Fakat hipnoz uzmanı onu duymamış gibi davranarak devam etti.
“Kapıyı açmalısın. Açıp dışarı çıkmalısın!“
“Hngh... Ah... Hh...“
Nefes alışları gittikçe hızlandı ve yüzeyselleşti.
Sanki gerçekten boğuluyordu.
İnce bedeni rüzgârdaki bir yaprak gibi titriyordu.
Böyle devam ederse gerçekten ölebilecekmiş gibi görünüyordu.
Bu manzara Herdin’in midesine ağır bir taş oturmasına neden oldu.
Eğer bu bir oyunculuksa, sahnede olması gerekiyordu.
Sıkıcı bir düşes rolünde değil.
Herdin pencerenin önünden ayrıldı ve hipnoz uzmanına sertçe çıkıştı.
“Uyandır onu.“
“Tam eşiğindeyiz, Ekselansları. Bu duvarın ötesinde sakladığı hatıralara ulaşabiliriz.“
Hipnoza tamamen kapılan Marcel, Herdin’in emrini duymazdan geldi.
“Şimdi kapıyı aç. Yaşamak istiyorsan açıp dışarı çıkmalısın. Çabuk!“
Bir sonraki anda Herdin adamın yakasını kavrayıp onu ayağa kaldırdı.
“Sana onu uyandır dedim!“
Öldürmeye hazırmış gibi görünen gözlerle karşılaşınca Marcel nihayet sınırı aştığını fark etti.
Olduğu yerde donup kaldı.
“Ö-özür dilerim, Ekselansları.“
Herdin onu sertçe bıraktı ve doğruca Blair’in yanına gitti.
“Uyan, Blair.“
Hâlâ düzensiz nefes alan Blair’i doğrulttu.
Acı içinde kıvranıp ağlayan Blair birden gözlerini açtı.
Aynı anda kirpiklerinde biriken yaşlar yanaklarından aşağı süzüldü.
“Hhh... Ahh...“
Fakat uyanmış olmasına rağmen hâlâ düzgün nefes alamıyordu.
Sanki yangının içinde mahsur kalmış gibiydi.
Gözleri açıktı ama bakışlarında hiçbir odak yoktu.
Herdin, nöbet geçiriyormuşçasına titreyen sırtını yavaşça okşadı.
Alçak bir sesle fısıldadı.
“Nefes al. Yavaşça.“
Elinin ritmine uyum sağlayan nefesi zamanla sakinleşmeye başladı.
Boş bakışları her göz kırpışında biraz daha netleşti.
Gözlerine yeniden ışık doldu.
Sonunda gözyaşlarıyla parlayan mor gözlerinde kendi yansımasını gördüğünde Herdin derin bir nefes verdi.
Hâlâ sarsılmış duran hipnoz uzmanını geride bırakarak Blair’i kucağına aldı.
Onu odasına taşıdı.
Yatağa dikkatlice bıraktıktan sonra bir kez daha yüzünü inceledi.
Kendisini gerçekten gördüğünden emin oldu.
Ancak o zaman doğruldu.
“Herdin.“
Kapıya yöneldiği sırada zayıf ama aceleci bir ses onu durdurdu.
“Az önceki anıda... Bir ses duydum. Gardırobun dışında biri konuşuyordu. Çok kısık olduğu için ne dediğini anlayamadım...“
Herdin ona baktı.
Tam kendine gelir gelmez söylemek istediği şeyin bu olması onu hazırlıksız yakalamıştı.
Kuru bir kahkaha çıkardı.
Az önce yeniden gün yüzüne çıkardığı anıdan söz ediyordu.
Gardırobun içinde ölmeyi göze alacak kadar kaçmaya çalıştığı o anıdan.
“Belki bir dahaki sefere... Gardıroptan çıkabilirim. Bugüne kadar o sesi de hiç duymamıştım.“
Bir sonraki deneme için sakin ve mantıklı biçimde plan yapması, Herdin’in içinde aniden öfkenin yükselmesine neden oldu.
Daha birkaç dakika önce nefessiz kalmış gibi ağlıyor, can çekişircesine titriyordu.
Gözleri hâlâ kızarmış ve yaşlarla doluydu.
Ama ağzından çıkan ilk söz buydu.
“Şu anda gerçekten önemli olan şey bu mu?“
Sesini kontrol altında tutmuştu.
Fakat gözlerindeki soğukluk gizlenemiyordu.
Başka ne önemli olabilirdi ki?
Blair, onun aniden yükselen öfkesi karşısında şaşkınca gözlerini kırpıştırdı.
“Kayıp hatıralarımı geri kazanmak için bir hipnoz uzmanı çağırmıştınız.“
Bir süre düşündü.
Sonra onun neden kızdığını anladığını sandı.
Muhtemelen gerçeğe yaklaşmışken dayanamayarak seansı yarıda bıraktığı için öfkelenmişti.
“Bir dahaki sefere biraz daha dayanırım. Sözleşmemiz bundan etkilenmeyecek, o yüzden lütfen endişelenmeyin.“
Sesi sakin çıkıyordu.
Fakat battaniyenin üzerindeki küçük eli hâlâ titriyordu.
Hem de Herdin’in açıkça fark edebileceği kadar.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi