Bölüm 16
“Düşes bir loncaya gitmiş.”
Gece geç saatlerde Ruth, eve döndükten sonra çalışma odasında hâlâ evrak inceleyen Herdin’e söylediği ilk şey buydu.
Kim içeri girerse girsin, gözlerini belgelerden kaldırmadan purosunu tüttürmeye devam eden Herdin, beklenmedik bu söz üzerine başını kaldırıp Ruth’a baktı.
“Birdenbire bu da ne demek oluyor?”
“Yaklaşık bir saat önce Sir Jerome malikânenin çevresinde devriye geziyormuş. Düşes’in hizmetçisiyle birlikte gizlice dışarı çıktığını görmüş. Bunun üzerine peşlerine takılmış. Loncalar bölgesine gitmişler.”
Herdin dişlerinin arasında tuttuğu puroyu yavaşça çekip masaya bıraktı.
“Şu anda mı? Bu saatte?”
“Evet. Malikâneye daha yeni döndü.”
Herdin’in dudaklarından kısa bir kahkaha döküldü.
Sessiz, ağırbaşlı görünen eşinin böylesine küçük ve yaramaz kaçamaklardan hoşlandığını öğrenmek beklediğinden daha büyük bir sürpriz olmuştu.
“Ne sipariş verdiğini araştırmamızı ister misiniz?”
“Neden?”
“İmparatorluk ailesiyle birlikte bir şeyler planlıyor olabilir. Belki de Delmark’ı yutmaya niyetlenmişlerdir.”
“Eğer amaçları bu olsaydı, işlerini görmek için bir prensesi riske atmazlardı. İmparatorun bunu yapabilecek yeterince adamı var.”
“Sanırım haklısınız.”
“Üstelik böyle bir planları olsa bile bunun zamanı şimdi değil. İmparatorun benim gücüme ihtiyacı var.”
Yaklaşmakta olan fetih savaşında zaferi getirecek güçlü bir taşa.
Aslında Ivan’ın bu evliliği ısrarla istemesinin gerçek nedeni, birkaç gün önce imparatorluk sarayındaki öğle yemeğinden beri Herdin için aşağı yukarı açıktı.
“Öyleyse neden bir loncaya gitsin?”
Ruth’un sorusu üzerine Herdin hâlâ nemli olan siyah saçlarını geriye doğru sıvazladı ve zonklamaya başlayan şakağına bastırdı.
Asıl öğrenmek istediği şey de buydu.
O küçücük kafanın içinde neler döndüğünü...
Tam olarak neyin peşinde olduğunu...
Fakat bir lonca müşterisinin amacını kolay kolay açıklamazdı. Zorla öğrenmeye kalkarsa da mesele büyürdü. Blair bunu fark ederse gerçek niyetini daha da derinlere gömerdi.
Bir süre sessizce oturup puro içti ve düşündü. Sonunda alçak bir sesle emir verdi.
“Şimdilik sadece gözünüz üzerinde olsun. Ama fark edilmeden.”
───
Çok geçmeden Yeni Yıl Şenliği’ne yalnızca bir gün kalmıştı.
Yılın son günü.
Blair her zamanki gibi kahvaltı için yemek salonuna indi. Herdin’in yeri bugün de boştu.
“Ekselansları bu sabah erkenden malikâneden ayrıldı. İşleri varmış.”
Sandalyesini çekerek ona yer gösteren Mason, bunu neredeyse özür diler gibi söyledi.
Bunun da haklı bir nedeni vardı.
Hizmetçilerle yaşanan olaydan sonra Blair, Herdin’le tek bir öğün bile paylaşamamıştı.
Ama Blair için bu artık yabancı bir durum değildi.
Lina’nın meselesi için ona teşekkür etmek istemiştim gerçi...
Ona daha fazla borçlu kalmak istemiyordu.
Bir sonraki karşılaşmalarında mutlaka teşekkür etmesi gerektiğini düşünerek kahvaltısını tamamladı.
Yemekten sonra Barones Shionel’in getirdiği Yeni Yıl Şenliği elbisesini denedi, ardından kısa bir süre dinlendi.
“Leydim, Bayan Loreline geldi.”
Kısa bir süre uyuklamıştı. Lina’nın sesiyle gözlerini açtığında Agnes’le yapacağı çay buluşmasının vakti gelmişti.
Agnes’in beklediği seraya vardığında kadın onu sıcak bir gülümsemeyle karşıladı.
“Merhaba leydim. Bu hafta hava epey soğuktu. Umarım iyisinizdir.”
“Evet. Ya siz, Bayan Loreline?”
“Gayet iyiyim, teşekkür ederim.”
Geçen haftaki ilk çay buluşmaları daha çok düzenlemeleri konuşmak için yapılmıştı. Bu nedenle bugünkü ikinci görüşme, aslında ilk gerçek seansları sayılırdı.
Blair biraz gergin bir şekilde fincanının kenarını parmaklarıyla yokladı.
Yabancılarla tanışmayı hiçbir zaman özellikle sevmezdi ama genellikle bundan dolayı heyecanlanmazdı da. Sonuçta bir prenses olarak doğmuştu; istese de istemese de karşısına çıkacak sayısız insan vardı.
Ancak bir istisna bulunuyordu.
Gerilemeden önce...
Delmark Hanesi’nin insanları.
Onlarla yüzleşmek her zaman zor olmuştu.
Her bakış, sanki onun düşes olmaya layık olup olmadığını tartıyordu.
Herdin’in yanında durmayı hak edip etmediğini sorguluyordu.
Geçmişe döndükten sonra artık o bakışlardan korkmuyordu.
Fakat tuhaf bir şekilde Agnes’in karşısında oturmak onu yine de geriyordu.
Kadında, insanın içini görüyormuş hissi uyandıran bir şey vardı.
Kendinden bahsetmek Blair için alışılmadık bir şeydi. Esmeralda öldükten sonra hayat hikâyesini hiç kimseyle paylaşmamıştı.
Agnes bedenine işleyen soğuğu dağıtmak için sıcak çayından bir yudum aldı ve söze başladı.
“Daha dün yeni yılı karşılamışız gibi geliyor ama göz açıp kapayıncaya kadar yine yılın son gününe geldik. Zaman gerçekten çok hızlı geçiyor, değil mi?”
“Evet.”
Blair böyle kısa cevap vermek istememişti ama aklına başka bir şey gelmiyordu.
Hayatı boyunca sohbeti sürdürmek zorunda kalmamıştı. Birileri her zaman konuşmayı onun adına yönlendirirdi.
Neyse ki Agnes bundan rahatsız olmuş gibi görünmedi.
“Bugün anılarınızı paylaşmaya başlayacağımız gündü, öyle değil mi?”
“Evet. Nereden başlamalıyım?”
“Hmm... Bir başlangıç noktası olmayınca konuşmaya başlamak zorlaşıyor. Şöyle yapalım... Yeni Yıl Şenliği’yle ilgili bir anınızdan bahsedelim mi?”
“Yeni Yıl Şenliği mi?”
“Kazanın yaşandığı yıl. Aklınızda kalan küçücük bir an bile olur. En sıradan şey dahi yeterli.”
O günü hatırlamak için çaba göstermesi gerekmedi.
Çünkü o gün...
Herdin’le ilk kez karşılaştığı gündü.
Blair’in on birinci doğum gününden bir gün önce.
Yılın son günü.
Nadiren görülen akrabalarla buluşulan, önceden yeni yıl tebriklerinin sunulduğu bir gündü.
Blair o gün hazırlanırken her zamankinden daha fazla özen göstermişti.
Nedenini bilmiyordu ama son zamanlarda Esmeralda çok meşguldü ve onu görmek zorlaşmıştı.
Majestelerinden benimle kart oynamasını isteyeceğim. Bugün kesinlikle kazanacağım.
Heyecanla dolu bir kalple imparatoriçenin sarayına girdi.
Fakat orada çoktan başka bir misafir vardı.
“Ah, Blair. Ne güzel zamanda geldin.”
Esmeralda her zamanki sıcak gülümsemesiyle onu karşıladı.
Ve yanında Blair’in daha önce hiç görmediği bir çocuk oturuyordu.
Yumuşak siyah saçları Esmeralda’nınkilerle aynı renkteydi.
Solgun tenliydi.
Ve neredeyse insanı delecek kadar keskin görünen mavi gözlere sahipti.
Blair onu hemen tanıdı.
Delmark Hanesi’nin genç reisi.
Esmeralda’nın biricik yeğeni.
Herdin Delmark.
Esmeralda zaman zaman Herdin’den söz ederdi.
“Çok yalnız bir çocuk. Keşke bir gün senin gibi biri onunla arkadaş olabilse, Blair.“
Esmeralda’nın onun için böylesine kaygılandığını görünce Blair de içini rahatlatmak istemiş ve bir gün karşılaşırlarsa onun arkadaşı olacağına söz vermişti.
Ama şimdi karşısında dururken ona ihtiyatla bakıyordu.
Esmeralda’yla geçireceği özel zamanı bölmüş olan bu davetsiz misafir hiç de hoşuna gitmemişti.
“Herdin, selam ver. Bu, İmparatorluğun Prenses Hazretleri.”
Esmeralda nazikçe Herdin’in omzuna dokunarak Blair’i tanıttı.
Soğuk yüzlü çocuk ayağa kalktı ve kusursuz bir selam verdi.
“Delmark Dükü Herdin, İmparatorluğun parlayan yıldızı Prenses Hazretlerini selamlar.”
Sözleri son derece nazikti.
Fakat gözlerindeki ilgisizliği gizlemek imkânsızdı.
O bakışı görünce Blair irkildi.
Hayatı boyunca kendisine hayranlık duyan insanların arasında büyümüş olan Blair için, kendisinden üç dört yaş büyük bir çocuğun böylesine kayıtsız davranması hem tuhaf hem de biraz ürkütücüydü.
Ama selamı karşılıksız bırakamazdı.
Ve Esmeralda’yı da hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu.
Bu yüzden telaşla karşılık verdi.
“T-tanıştığımıza memnun oldum, Dük Delmark.”
“İkinizin bir gün tanışmasını hep istemiştim. Bunun şimdi gerçekleşmesine çok sevindim.”
Esmeralda onları birlikte görmekten büyük mutluluk duyuyordu.
Fakat Blair için Herdin’in varlığı yalnızca rahatsızlık vericiydi.
İyi ya da kötü, Herdin’in kendisine en ufak bir ilgisi yokmuş gibi görünüyordu.
İki çocuğun birbirlerine bakmayı bile reddedişini gören Esmeralda sonunda araya girdi.
“Bugün biraz kart oynayalım mı?”
“Evet! Oynayalım!”
Kart oynayacaklarını duyunca Blair’in yüzü hemen aydınlandı.
Herdin ise aynı ilgisiz ifadeyi koruyordu ama itiraz etmedi.
Ancak oyunlar ilerledikçe Blair’in yüzü giderek asıldı.
Dördüncü oyuna geçmişlerdi ve Herdin hepsini kazanmıştı.
Sürekli kazanan Herdin için de ortada heyecan verici bir şey kalmamıştı; o da sıkılmış görünüyordu.
Blair ne pahasına olursa olsun kazanmak istiyordu.
Herdin ise ona bunu asla vermeye niyetli değildi.
Ve bütün bu süre boyunca ikisi tek kelime bile konuşmamıştı.
Bir kez olsun göz göze gelmemişlerdi.
Bu gidişle kaç oyun oynarlarsa oynasınlar yakınlaşmaları mümkün görünmüyordu.
Biraz çaresiz hisseden Esmeralda sonunda yeni bir öneride bulundu.
“Aynı oyunu epey zamandır oynuyoruz. Sıkıcı olmaya başladı, değil mi? Bir el Papaz Kaçtı oynayalım mı?”
Böylece Papaz Kaçtı oyunu başladı.
İlk başlarda eşleşen kartlar peş peşe çıkıyor, oyun hızlı ilerliyordu.
Ancak deste inceldikçe işin asıl kısmı başladı.
Zihinsel savaş.
“Ah.”
Herdin, Esmeralda’nın elinden bir kart çektiğinde kadın hafifçe ses çıkardı.
Bu, tek kalan kartın Herdin’e geçtiği anlamına geliyordu.
Şimdi sıra Blair’deydi.
Herdin’in elinden bir kart çekmesi gerekiyordu.
Herdin aynı kayıtsız ifadeyle kartlarını ona doğru uzattı.
Fakat Blair bir türlü seçim yapamadı.
Bu adam biraz korkutucu...
Rakibin yüzünü okuyabilmek için gözlerinin içine bakmak gerekiyordu.
Ama Blair, Herdin’in bakışlarıyla karşılaşmaya cesaret edemiyordu.
Bunun bir nedeni o buz gibi gözleriydi.
Fakat daha büyük sebep, Delmark Hanesi’nde nesilden nesile aktarıldığı söylenen güç hakkındaki söylentilerdi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.