Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 37

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 2.089


Blair, dudaklarının arasından yükselmek üzere olan iniltiyi bastırabilmek için alt dudağını sertçe ısırdı.
Gerçekte, şu an onun kollarında olmayı hiç istemiyordu. Çünkü kendisini öldüren kişinin Herdin olma ihtimali vardı.
Fakat onu kendinden uzaklaştırması, masanın üzerindeki mektubu tehlikeli biçimde ulaşılabilir hâlde bırakmak demekti. Eğer bedenini ona vermezse, Herdin’in dikkati yeniden o mektuba yönelebilirdi.
Blair, Herdin’in kollarında bütün ağırlığını bıraktı ve boş gözlerle balkona vuran kan kırmızısı gün batımını seyretmeye başladı.
O sırada Herdin onu dizlerinin üzerinde kendisine döndürdü; artık yüz yüze bakıyorlardı.
Dudaklarını Blair’in dudaklarına bastırdı ve fısıldadı.
“Bu kadar derin ne düşünüyorsun?“
Bir nefes kadar yakın olan gözleri, sanki zihninin en kuytu köşelerine kadar nüfuz ediyormuş gibi onu delip geçiyordu.
Blair, cevap vermeden önce kısa bir an tereddüt etti.
“Sir Kaligo.“
Kaligo’nun adı dudaklarından dökülür dökülmez Herdin’in bakışları buz kesti.
Biraz önce kendi dudaklarının değdiği ağızdan başka bir adamın adını işitmek hoşuna gitmemişti.
Hele de tam böyle bir anda...
Blair ise bunu fark etmemiş gibiydi ve konuşmasını sürdürdü.
“Ona güveniyor musunuz? Size bağlı biri mi?“
“Canımı ortaya koyup omuz omuza savaştığım adamlardan biridir.“
Herdin’in sesi dümdüzdü.
Bunu söyledikten sonra yeniden Blair’in dudaklarını öpmeye başladı.
Blair, onun bu konuyu daha fazla konuşmak istemediğini anlamış olacak ki sessizce gevşeyip yeniden kollarına yaslandı.
Herdin istediğini elde etmişti.
Ama Blair’in bu boyun eğişi içinde tuhaf bir huzursuzluk bırakıyordu.
Hiçbir duygu taşımıyordu.
Sadece ağlayan bebeğini susturabilmek için emziren yorgun bir anne gibiydi.
Sorun ise şuydu...
Herdin, içgüdülerine yenik düşecek kadar ilkel bir adamdı ve bu hâli onu durmaya sevk etmiyordu.
Blair’in solgun bedenini kollarına aldı ve yatağa taşıdı.
Üzerindeki giysiler, ilerledikleri her adımda birer birer üzerinden sıyrılıp arkalarında yere düştü.
Onu yatağa bırakır bırakmaz üzerine eğildi.
Bugün, her zamanki gibi sabredecek hâli yoktu.
“Ah...“
Blair’in gevşemeye fırsatı olmamıştı.
Bedeni hâlâ hafifçe kasılıydı.
İnce kolları Herdin’in sırtına dolandı.
Adamın yakınlığı yüzünden nefesi çoktan düzensizleşmişti ama yine de beceriksizce de olsa ona karşılık verdi.
O çekingen hareketleri...
Ve yalnızca onu gören boş bakışları...
Tarif edilemeyecek kadar güzeldi.
Herdin, sanki nefesini onunla paylaşacakmış gibi dudaklarını Blair’inkilere mühürledi.
Birbirlerinin ağzına nefes verdiler.
Gerçi sonunda olan şey, nefes paylaşmaktan çok Herdin’in Blair’in nefesini çalmasıydı.
Çok geçmeden odada yalnızca akşamın kızıllığı ve ikisinin birbirine karışan solukları kaldı.
Sessizliği bozan ilk şey ise köşedeki büyük sarkaçlı saatin sesi oldu.
Dong... Dong...
Saat beşti.
Herdin’in göğsüne yaslanmış, yarı sersem hâlde duran Blair bir anda kendine geldi ve telaşla adamın göğsünü itti.
Fakat Herdin durmadı.
Artık durabilecek kadar aklı başında değildi.
Blair çaresizlik içinde kıvranırken kelimeleri güçlükle dudaklarından döküldü.
“İ... İlacım... İlacımı almam gerekiyor.“
“...İlaç mı? Ah...“
Her gün tam bu saatte Blair doğum kontrol ilacını içiyordu.
Herdin çoğu gece onu şafak sökene dek bırakmıyor, sabah olduğunda ise Blair çoğu zaman yarı baygın hâlde oluyordu.
Bu yüzden ilacı sabah almayı göze alamıyordu.
Gündüzleri ise kendi işleriyle meşguldü; unutma ihtimali yine vardı.
Gece olduğunda ise Herdin ona dokunduğu andan itibaren gün ağarana dek bilincini doğru düzgün koruyamıyordu.
Bu yüzden ikisinin arasında kalan bu tuhaf saati seçmişti.
“Şimdi almazsam... unutabilirim...“
Blair, yatağın yanındaki komodine uzandı. İlaç şişesi çoktan çıkarılmış, elinin altında hazır bekliyordu.
Bu manzara Herdin’in bakışlarını bir anda soğuttu.
Blair’in, ne pahasına olursa olsun o şişeye ulaşmaya çalışması hoşuna gitmemişti.
Demek bu kadının aklında gerçekten de yalnızca sözleşmeli evlilik vardı.
Hiç mi başka bir ihtimali düşünmemişti?
Tam şu anda...
Onun kollarındayken bile...
Aklında hâlâ bunu düşünecek yer mi vardı?
Oysa Herdin, onu kendisi yüzünden aklını yitirecek noktaya kadar sürüklediğini sanıyordu.
Blair’in zihninde kendisinden başka herhangi bir şeye yer kalmış olması bile dayanılmaz derecede canını sıkıyordu.
“Demek aklında başka şeylere de yer var.“
Blair’in parmakları tam ilaç şişesini kavradığı anda Herdin harekete geçti.
“Ah!“
Beklenmedik darbeyle Blair irkildi.
Şişe elinden kayarak yere düştü.
Herdin, komodine çevrilmiş bakışlarını zorla yeniden kendisine döndürdü ve alçak bir sesle fısıldadı.
“Bir gün bir şey olmaz. Bugün alma.“
“Hayır... Hayır, olmaz.“
Blair’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi.
Onun bu hâli, Herdin’in içinde hem acımasız bir dürtüyü uyandırdı hem de öfkesini körükledi.
Blair’in gösterebileceği en ufak direnişi bile daha başlamadan susturdu.
Dudaklarını yeniden onun dudaklarına bastırdı.
Zaten bu, durabileceği bir an değildi.
Blair, yükselmek isteyen seslerini içine gömerek ona karşı koymaya çalışıyordu.
Fakat Herdin buna izin vermeye hiç niyetli değildi.
Boğazının derinliklerinden yükselen boğuk sesi odada yankılandı.
“Sesini duymama izin ver.“
Zaman ilerledikçe daha da amansızlaştı.
Sonunda Blair’in nefesi istemsizce dudaklarından döküldü.
Başından beri kazanma ihtimali olmayan bir mücadeleydi bu.
Herdin onu daha sıkı, daha derin bir şekilde kendine çekti.
Blair sıcacıktı...
Yumuşacıktı...
Onu kollarına aldığında teninin kokusu duyuluyordu.
Dudakları tenine değdiğinde tatlılığı hissediliyordu.
Onun kendisini içine çeken yumuşaklığının içinde kayboldukça, dünyadaki her şey uzaklaşıyor gibiydi.
Fakat o doluluk hissiyle birlikte açıklayamadığı bir huzursuzluk da büyüyordu.
Sanki Blair tam kollarının arasındayken bile avuçlarının arasından kayan kum taneleri gibi bir gün yok olup gidecekmiş gibi...
İşte bu yüzden onu daha da sıkı sarıyor, ondan vazgeçemiyordu.
Çünkü Blair sonunda tamamen kendisine karşılık verdiğinde...
Ancak o zaman gerçekten kollarının arasında olduğuna inanabiliyordu.
Bir süre sonra ikisi de uzun zamandır tuttukları nefesi aynı anda bıraktılar.
Herdin, Blair’in titreyen bedeni yavaş yavaş sakinleşene kadar kendini dizginledi.
Ardından ağır ağır geri çekildi.
Blair’in düzensiz nefesi normale döndükçe dalgın gözleri yeniden odak kazandı.
Fakat o yaşlarla dolu gözlerin içinde saklamaya çalışmadığı tek bir duygu vardı.
Kırgınlık...
Hayır...
Düpedüz nefret.
Herdin onu yeniden kollarına çekmek için uzandığında Blair göğsünü itti.
Bu kadar güçsüz bir itiş normalde onu kıpırdatmaya bile yetmezdi.
Ama Herdin, Blair’i şaşırtacak şekilde geri çekildi.
Blair doğrulup yatağın yanındaki halıya düşen ilaç şişesine uzandı.
Tam ayağa kalkacağı sırada bacaklarının bağı çözüldü ve yeniden halının üzerine oturdu.
Yine de bunu umursamadı.
Şişeyi açtı, bir hap çıkardı ve doğrudan ağzına attı.
Normalde susuz yutamadığı ilaç, paniğin etkisiyle boğazından kolayca geçti.
Ancak o zaman rahat bir nefes alabildi.
Blair şu an hamile kalamazdı.
Şimdi dünyaya gelecek bir çocuğun Asiel olma ihtimali son derece düşüktü.
Asiel...
Her şeyin sebebi oydu.
Eğer o tatlı çocuğu bir daha göremeyecekse, mucize eseri kendisine bahşedilen bu ikinci hayatın hiçbir anlamı kalmayacaktı.
Herdin yüzünden onu neredeyse kaybetmiş olabileceğini düşünmek bile Blair’in kanını dondurmaya yetiyordu.
Hâlâ ayağa kalkacak hâli yoktu.
Halının üzerine çökmüş öylece otururken, sessizce onu izleyen Herdin eğilip Blair’i yeniden kollarına aldı.
Blair, kendisini kavrayan ellere karşı koymadı.
Fakat gözleri Herdin’inkilerle buluştuğunda içindeki kırgınlığı ve nefreti gizlemeye de çalışmadı.
Herdin ağır bir iç çekti.
“Olur da bir ihtimal hamile kalırsan... sorumluluğunu alırım...“
“...Hayır.“
Blair’in titrek sesi sözünü yarıda kesti.
“Bu asla olmayacak.“
Sesindeki sarsıntı yalnızca bir an sürdü.
Kendini toparladığında devam eden sözleri tek bir kez bile titremeden, kararlı bir şekilde döküldü.
“Biz boşanacağız.“
“Sözleşmede yazdığı gibi.“
                                  ~~~
Banyosunu bitiren Herdin, hizmetçinin hazırlayıp kendisine verdiği hafif kahvaltı tepsisiyle birlikte yatak odasına geri döndü.
Blair sırtını ona dönmüş, yatağın içinde uzanıyordu.
Zaten narin olan bedeni, yorganın altında daha da küçük görünüyordu.
Görünüşe göre uyuyor numarası yapıyordu.
Ama Herdin böyle bir şeyi fark edemeyecek biri değildi.
Soğuk ve durgun gözlerle onu sessizce izledi.
Dünden beri böyle davranıyordu.
Herdin ona dokunduğunda karşı koymuyor...
Ama bunun ötesine de geçmiyordu.
Onu itip uzaklaştırmıyordu.
Yine de Herdin, Blair’in içinde kopan fırtınayı hissedebiliyordu.
Gece bitene kadar sessizce katlanıyordu.
Çünkü yapabileceği tek karşı çıkışın bu kadar olduğunu biliyordu.
Herdin tepsiyi komodinin üzerine bıraktı ve Blair’i kollarına çekti.
Blair ise sessizce onun kucağından sıyrıldı.
“...Birazdan yerim.“
“Neden?“
“Midem iyi değil.“
“Biraz dinlenmek istiyorum.“
Blair, gözlerini ona çevirmeye bile yanaşmıyordu.
Herdin’in dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı.
Demek şimdi de açlık grevine başlamıştı.
Tepsiyi alıp Blair’in önüne koydu.
Yiyecekleri görünce Blair’in ince kaşları çatıldı.
“Sana şimdi yemek istemediğimi söylemiştim...“
Tam o anda Herdin avucunu Blair’in yanağına koydu ve onu öptü.
Tatlı ve sulu bir şey kendi ağzından Blair’in ağzına geçti.
Kreplerin üzerine konmuş çilekti.
Beklenmedik öpücüğün şaşkınlığıyla Blair çileği istemsizce yutuverdi.
Ancak o zaman Herdin geri çekildi.
Başparmağıyla Blair’in dudağının kenarında kalan çilek suyunu sildi.
Sonra da başını hafifçe eğerek ona baktı.
Şaşkınlıktan büyüyen gözleri şimdi ağlamak üzereymiş gibi titriyordu.
O iri gözlerde yalnızca kendisine duyduğu nefret vardı.
Fakat öyle olsa bile...
Blair yine de güzeldi.
Çünkü o, insanı nefessiz bırakacak kadar güzel bir yüze sahip olarak doğmuştu.
Herdin çatalı Blair’in eline tutuşturdu.
“Ye.“
“Yoksa geri kalanını da az önce yaptığım gibi sana ben yediririm.“
Sözleri nazik bir teklif gibi duyuluyordu.
Ama Blair bunun bir tehdit olduğunu gayet iyi biliyordu.
Ve “yediririm“ derken neyi kastettiğini de...
Az önce yaptığı gibi, yiyeceği kendi ağzından onun ağzına vermesini...
Blair bir önündeki kahvaltıya baktı, bir de Herdin’e.
Ardından sessizce çatalı tekrar bıraktı.
Odanın içine boğucu bir sessizlik çöktü.
Blair gözlerini kaçırmadan doğrudan ona baktı.
“...Bunu istemiyorum.“
Herdin sessiz kaldı.
“Senden...“
“Gerçekten, bütün kalbimle nefret ediyorum...“
Şimdiye kadar bastırıp içine gömdüğü bütün duygular tek seferde dışarı taştı.
Gözleri her an yaşlarla dolup taşacak gibiydi.
Ama yine de ağlamadı.
Buna rağmen, çatal yerine battaniyeyi sımsıkı kavrayan eli durmadan titriyordu.
Herdin, buz mavisi gözleriyle uzun süre ona baktı.

Ardından tek kelime etmeden arkasını döndü ve odadan çıktı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi