Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 38

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 1.936


“Haah… haah… Artık devam edemeyeceğim… Biraz insaf et, Christ…”
“Bu kadar dayanıklılık insana ait olamaz…”
Delmark şövalyeleri eğitim alanının dört bir yanına yığılmıştı. Her biri ayrı bir iniltiyle nefes nefese kalmıştı.
Kaligo ise söylediklerinin tek kelimesine bile inanmıyordu.
“Kesin şu saçmalıkları! Ben—daha dün malikâneye gelmiş adam—ayakta dururken yere ilk serilen kim olursa olsun, günün geri kalanını kafasını yerden kaldıramadan geçirecek!”
“Bu mantıkla konuşacaksak biz de dün canavar avındaydık, haberin olsun.”
“E o zaman denk sayılırız. Ben günlerdir yabancı topraklarda açıkta yatıp kalkıyorum. Siz ise her gece kendi yataklarınızda mışıl mışıl uyuyup araya bir canavar avı sıkıştırmışsınız. Gayet adil.”
Kaligo adamlarını ayağa kaldırmak için tekmelemeye başladı. Fakat şövalyeler doğrulmak yerine yerde yuvarlanarak onun tekmelerinden kaçıyordu.
Kaligo, şövalye tarikatının içinde bile seçkin kabul edilen bir savaşçıydı. Güçlüydü, yetenekliydi, insanlarla iyi geçinirdi ve bir sonraki komutan olmaya en yakın isimdi.
Ne var ki şövalyeler, o günün hiç gelmemesini bütün kalpleriyle diliyordu.
Çünkü eğitimleri tam anlamıyla cehennemdi.
Ne olur… biri şu adamı durdursun…
Şövalyeler tam da bu duayı ederken eğitim alanının girişinde birileri belirdi. Bütün başlar aynı anda o yöne çevrildi.
Gelen Blair’di. Yanında birkaç hizmetkâr vardı ve ellerinde sepetler taşıyorlardı.
“Hepinizin uzun ve yorucu bir gün geçirdiğini düşündüm. Bu yüzden size küçük bir şeyler getirdim.”
Bir an önce ölü gibi görünen şövalyelerin gözleri birden ışıldadı.
Demek tanrılar dualarını işitmişti!
Blair’i pek sevmeyenler bile o anda onu bir melek gibi görüyordu.
“Eğer antrenmanı bölüyorsam bunları buraya bırakabilirim. Sonra yersiniz…”
“Hayır, Leydim! Şimdi yemek isteriz!”
“Bunca zahmete girmişken en azından sıcakken yiyelim, Leydim.”
Az önce ceset gibi yere serilmiş şövalyeler bir anda ayaklanıp Blair ile hizmetkârların etrafını sardılar.
Kaligo, yanından Blair’e doğru koşan bir astını tekmeyle durdurmaya çalıştı ama adam dönüp bile bakmadı.
Sonunda iki elini havaya kaldırıp pes etti.
“Pekâlâ, pekâlâ. Hanımefendi bizzat bizi görmeye gelmişken onu doğru dürüst ağırlamadan göndermek ayıp olur. Otuz dakika mola.”
Şövalyeler hep bir ağızdan sevinç çığlığı attı.
Hizmetkârlar et ve sebzeyle doldurulmuş baget ekmekleriyle elma suyunu dağıtmaya başladılar.
Blair, adamlarının keyifle yemek yiyişini izleyen Kaligo’nun yanına gidip kendi payını bizzat uzattı.
Kaligo ekmeği alır almaz küçük bir çocuk gibi sevindi.
“Ah… Bizzat kendiniz zahmet edip getirdiniz… Büyük bir onur bu, Leydim. Malikânenin gerçek hanımefendisinin olması bambaşka bir şeymiş.”
“Antrenmanı bölmek istemediğim için bugüne kadar pek uğramadım. Ama herkesin bu kadar mutlu olacağını bilseydim çok daha önce gelirdim.”
“Şu tayfa her türlü molaya bayılır. Ama yine de teşekkür ederim.”
Belli ki o da oldukça acıkmıştı. Lafını bitirir bitirmez bagetinden büyük bir ısırık aldı.
Blair onu sessizce izlerken, az önceki sıcak bakışları yavaşça soğudu.
Aslında eğitim alanına geliş sebebi yalnızca şövalyelere ikramda bulunmak değildi.
O sabah Herdin odadan çıkar çıkmaz Blair, Mikhail’e bir mektup göndererek Kaligo hakkında araştırma yapmasını istemişti.
Ama kendisini öldüren adam tam karşısındayken sadece haber beklemekle yetinemezdi. Şövalyeleri düşünüyormuş bahanesiyle buraya gelmişti. Belki en ufak bir ipucu bile işine yarardı.
“Ah, bu gerçekten nefis olmuş. Malikâneden buraya gelirken bütün yol boyunca fırından yeni çıkmış sıcacık ekmekleri düşünüyordum. Hanlarda sattıklarıysa taş yemekten farksız. Siz herhâlde hiç tatmamışsınızdır, Leydim.”
“Taş gibi ekmek mi?”
“Hiç abartmıyorum. Bir gün bölgeye gelirseniz mutlaka deneyin. Dişlerinizi kıracak kadar sert…”
“…Dişlerimi mi kıracak?”
“Eyvah… Bir hanımefendinin yanında böyle konuşmamalıydım. Kusuruma bakmayın, Leydim. Kaba saba büyüdüm de…”
Kaligo pişmanlıkla kendi ağzına hafifçe vurdu. O sırada yanlarından geçen şövalyelerden birini görünce seslendi.
“Hey. Bir tane daha ekmek getir.”
“Ben mi?”
“Görmüyor musun? Leydiyle konuşuyorum.”
Adam homurdanarak uzaklaştı.
Bir astının ona bu şekilde söylenebilmesi bile Kaligo’nun nasıl bir komutan olduğunu gösteriyordu. Çünkü bunu dert etmeyecek kadar hoşgörülüydü.
Blair sessizce onu izledi.
Kendisini öldüren adam… Bir katilden beklenmeyecek kadar sıradan görünüyordu.
Kendisine iyilik edildiğinde içtenlikle seviniyor, güzel bir yemek bulunca mutlu oluyor, herkesle iyi geçiniyor, üstelik birçok kişi gibi Blair’e tepeden de bakmıyordu.
İşte bu yüzden daha da ürkütücüydü.
Böyle biri…
Onu öldürebilmişti.
“Anlaşılan Delmark Hanesi’nde uzun yıllardır hizmet ediyorsunuz, Sir. Herkes size büyük saygı duyuyor.”
“Şu veletlerden daha uzun zamandır buradayım. Sanırım… on üç yaşlarındaydım. O sıralarda Delmark’a geldim.”
“Peki ondan önce neredeydiniz?”
Eğer Kaligo onu kişisel sebeplerle öldürmemişse, mutlaka birinin emrini yerine getiriyordu.
Efendisi değilse…
O hâlde cevap büyük ihtimalle geçmişindeydi.
“Delmark’tan önce ben…”
Kaligo tam konuşmaya başlayacakken eğitim alanının girişinde bir hareketlilik oldu.
Blair başını çevirince Herdin’in içeri girdiğini gördü.
“Majesteleri? Bu saatte sizi burada görmek ne hoş. Normalde bu vakitlerde işlere gömülmüş olurdunuz.”
“İşler erken bitti. Biraz kılıç çalışmaya geldim. Görünen o ki benden önce gelen misafirler varmış.”
Herdin’in Blair ile Kaligo’ya çevirdiği bakışlarda tarif edilmesi güç bir soğukluk vardı.
Blair ise onun ansızın ortaya çıkmasına açıkça hoşnutsuzlukla baktı.
Biraz daha sürseydi, işin arkasındaki kişiyi daraltmaya başlayabilirdim…
Ama Herdin buradayken bu konuşmayı sürdürmenin hiçbir yolu yoktu.
Dahası…
Ona bakmak bile istemiyordu.
Sabahki tartışmaları hâlâ aklındaydı.
Yüzünü gördüğü anda, ona söylediği sözler yeniden zihninde yankılandı ve bu da yalnızca ondan daha çok uzaklaşmak istemesine neden oldu.
Gerçekten… senden nefret ediyorum…
Neden öyle bir şey söylemişti ki?
Çocuk değildi.
Hem böyle sözlerin Herdin gibi bir adamı incitmesi de mümkün değildi.
O an içindeki duyguları ifade edebilecek başka bir kelime bulamamış, öfkesine yenik düşerek ağzından çıkıvermişti ama…
Dışarıdan bakınca altı yaşındaki bir çocuğun öfke nöbetinden farksız durmuyordu.
Elbette ondan nefret ediyordu.
Elbette bunu istemiyordu.
Ama içinde taşıdığı bütün acının tek bir cümleye sıkışıp bu kadar hafif görünmesi canını sıkıyordu.
“Ben yalnızca atıştırmalıkları bırakmaya gelmiştim. Vaktinizi fazlasıyla aldım. Artık müsaadenizi isteyeyim.”
Blair hizmetçi kızlarla birlikte adeta kaçarcasına eğitim alanından ayrıldı.
Herdin’in buz gibi bakışları, uzaklaşan sırtını sessizce takip etti.
Bütün bunları izleyen Kaligo’nun ağzından anlamış bir ses çıktı.
“Demek kavga ettiniz, ha?”

“Karı koca arasında çıkan kavga, suyu bıçakla kesmeye benzer derler.”
Herdin ona yalnızca buz gibi bir bakış attı.
Dün canavar avı biter bitmez malikâneye döndüğünde…
Blair’i Kaligo’yla birlikte görmesi, içinde açıklayamadığı bir şeyi çarpıtmıştı.
Kaligo’dan gözlerini ayıramayışı…
Kendi kollarında otururken Kaligo hakkında sorular sorması…
Kime yazdığı belli olmayan o mektup…
Hepsi…
Hepsi dönüp dolaşıp bu ana çıkıyordu.
“Ah… Gençlik ve aşk…”
Kaligo hiçbir şeyin farkında olmadan Herdin’in koluna şakayla karışık bir yumruk indirdi.
Herdin’in ona çevirdiği yüz buz kesmişti.
Kaligo’yu izleyen şövalyelerin ise rengi bir anda attı.
Ancak o zaman Kaligo’nun içgüdüleri bir şeylerin ters gittiğini fark etti.
Ve bu kez içgüdüleri tamamen haklıydı.
Herdin başıyla eğitim alanının arka tarafını işaret etti.
“Kılıcını al.”
Cehennemden çıkmış gibi bir düello başlamak üzereydi.
[hr]
“Cidden mi? Bu minik şey ormanın en yırtıcı avcılarından biri mi?”
Meli hayret dolu gözlerle sütünü içen Pippi’ye bakıyordu.
Blair’in dizlerine yayılmış, sütünü keyifle yalayan Pippi tam anlamıyla nazıyla büyütülen küçük bir asilzade yavrusuna benziyordu.
Blair başını sallayarak kitaplarda gelincikler hakkında okuduklarını anlattı.
“Evet. Sürü hâlinde dolaşırlarmış. Kendilerinden çok daha büyük karacaları, hatta geyikleri bile avlayıp yiyebiliyorlarmış.”
“Vay canına. Bu kadar tatlı görünmesine bakma yani, aslında korkunç biri öyle mi?”
“Bu yüzden ava düşkün bazı soylular onları besleyip avlara götürüyormuş.”
“O zaman ben de onun gözüne girmeye çalışayım. Yoksa bir gün beni de avlamaya kalkar.”
Meli’nin şakasına Blair istemsizce güldü.
Pippi’nin bakımını Meli’ye bıraktığından beri ikisinin arası iyice yakınlaşmıştı. Elbette Lina’nın da.
Tam Pippi hakkında konuşurlarken ayak sesleri duydular.
Blair refleksle arkasına baktı ve kendilerine doğru gelen Lina’yı görünce yüzü aydınlandı.
Belki… loncadan haber gelmiştir.
Fakat Lina’nın söylediği sıradan bir gündelik meseleydi.
“Meli. Müsaitsen Başkahya seni kısa bir süreliğine görmek istiyor.”
“Git, Meli.”
Meli uzaklaşırken Blair’in yüzünden geçen hayal kırıklığı kısa sürede silinip yerini sessiz, buruk bir tebessüme bıraktı.
Böyle şeyler zaman alır.
Mikhail’den Kaligo hakkında araştırma yapmasını isteyeli on beş gün olmuştu.
Herdin’le kavga edeli de tam on beş gün geçmişti.
Kavgadan sonra Herdin sanki ona duyduğu bütün ilgiyi kaybetmişti.
Eskiden her gece geldiği yatak odasına artık uğramıyordu.
Yemekleri ise eskisi gibi birlikte yiyorlar, fakat bunun dışında neredeyse hiç konuşmuyorlardı.
Aynı masada oturan iki yabancı gibiydiler.
O gün…
Herdin’in neden bir anda öyle davrandığını, neye öfkelendiğini hâlâ anlayabilmiş değildi.
Ama böylesi daha iyiydi.
Onu öldüren kişinin Herdin olabileceği ihtimali ortaya çıktığından beri yüzüne bakmak bile zorlaşmıştı.
Asiel’i dünyaya getirmeden önce elbette aralarını düzeltmesi gerekecekti.
Fakat bunu şimdi düşünmek istemiyordu.
Blair, Herdin hakkındaki düşüncelerini kafasından uzaklaştırıp Pippi ile oyalanırken açık kapıdan genç bir hizmetçi içeri girdi.
“Leydim… Madam Loreline teşrif etti.”

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi