Bölüm 39
Blair, Agnes’in kendisini beklediği arka bahçedeki seraya doğru yürüdü.
Elinde bir kitapla oturan Agnes, Blair’in seraya girdiğini görünce ayağa kalktı ve onu gülümseyerek karşıladı.
“Bugün yanaklarınıza pek güzel bir renk gelmiş, leydim.“
Agnes bunu herhangi bir ima taşımadan söylemişti. Ama Blair’in içi yine de hafifçe irkildi.
Bir ay önce, Herdin onu neredeyse tamamen yatak odasına kapattığında, Agnes’le yapacağı görüşmelerin on gününü kaçırmıştı.
Ya Herdin onu odadan çıkarmadığı için... ya da Herdin’in bulunmadığı günlerde bile üzerine çöken yorgunluk yüzünden uyuyakaldığı için.
On gün sonra Agnes’le yeniden buluşabildiğinde, Agnes onun eskisine göre biraz zayıfladığını söylemiş, bunun için de endişelenmişti. Mason, lord ile leydi arasında yaşananların gerçeğini kimseye anlatacak biri değildi; yine de bu durum Blair’in içine dert olmuştu.
Elbette bugün yüzüne renk gelmişti.
Gecelerini mahveden adam artık gecelerinde değildi.
Blair, bunu belli etmemeye çalışarak hafifçe gülümsedi.
“Öyle mi dersiniz?“
“Evet. Belki havalar ısınmaya başlamıştır. Her ne sebeple olursa olsun, yeniden iyi görünmenize sevindim.“
Kısa hâl hatır konuşmalarının ardından her zamanki gibi sohbet etmeye başladılar.
Çoğunlukla Agnes ailesinde yaşanan ufak tefek olaylardan bahsediyor, Blair ise Pippi’nin nasıl büyüdüğünü ve ona karşı hissettiklerini anlatıyordu.
“Bugün ateşle ilgili anılarınız üzerine konuşmayı deneyelim mi? Kazadan önceki anılar da olur, sonrakiler de. Sizi fazla sarsmayacak bir hatıranız olursa daha iyi olur.“
Agnes, her zamanki gibi görüşmeye geçmek üzereydi ki Blair sözünü kesti.
“Leydi Agnes.“
“Buyurun?“
“Gerçek hipnozu ne zaman deneyebiliriz sizce?“
Bu beklenmedik soru üzerine Agnes’in Blair’e bakan gözleri hafifçe derinleşti.
“Bir şey mi oldu?“
Blair cevap vermedi. Gözleri kararsızca titredi.
Agnes’in bunca zamandır tanıdığı Blair, yalan söyleyebilen biri değildi.
“Ne olduğunu sorabilir miyim? Elbette ancak anlatmanın sizi rahatlatacağını düşünüyorsanız.“
Blair sessiz kalınca, Agnes sanki onun zihninden geçenleri okumuş gibi ekledi:
“Bu andan sonra bana söyleyeceğiniz hiçbir şeyi Ekselanslarına aktarmayacağım. Bu, ikimizin sırrı olsun.“
Agnes’in görüşmelerin içeriğini Herdin’e bildirdiğini Blair zaten biliyordu ve bunu kabul etmişti. Sonuçta bu görüşmeler, on yıl önce yaşananların gerçeğine ulaşma sürecinin bir parçasıydı.
Kısa bir tereddüdün ardından Blair konuştu.
“Delmark Hanesi’ne uzun yıllardır hizmet ettiğinizi söylemiştiniz, değil mi?“
“Evet. Hem eşim hem de ben doğduğumuz günden beri Delmark Hanesi’ne bağlı birer vasal ailesinden geliyoruz.“
Cevabı aldıktan sonra Blair uzun süre sessiz kaldı. Ardından kelimelerini dikkatle seçerek sordu.
“Dük... sizin gözünüzde nasıl biridir?“
Geçmiş yaşamında da, şimdi zamanda geri döndükten sonra da yine onun eşi olmuştu.
Onunla sayısız gece paylaşmış, kimsenin bilmediği en mahrem hâllerini görmüştü.
Ama yine de onu anlayamıyordu.
Aklından gerçekten neler geçtiğini...
Kendisini öldürmeye kalkışabilecek kadar kötü biri olup olmadığını...
Agnes’in, Herdin anne ve babasını aynı anda kaybettiği on yıl önce de ona danışmanlık yaptığını duymuştu.
Belki de onu gerçekten tanıyan biri varsa oydu.
En azından sadece adı üzerinde kalan eşinden daha iyi tanıyordu.
“Ben... ben hâlâ nasıl biri olduğunu tam olarak bilmiyorum.“
Çay fincanındaki yansımasına gözleri ilişince Blair başını eğdi.
Şu an gözlerinde beliren şeyi kimsenin görmesini istemiyordu.
Kendisi bile.
“Ekselansları, döndüm...“
Çalışma odasının kapısından içeri adımını atan Ruth kaşlarını çattı.
Kapıyı açar açmaz yoğun puro dumanı yüzüne çarpmıştı.
Odanın tamamı dumanla kaplıydı.
Düğünden sonra azaltmış sanıyordum.
Herdin iflah olmaz bir puro tiryakisiydi.
Düğünden sonra bir süre kendini tutuyor gibi görünmüştü ama birkaç ay bile geçmeden eski alışkanlığına dönmüştü. Ruth’un hesabına göre bu, yaklaşık on beş gün önce başlamıştı.
Tam da leydinin odasında kalmayı bıraktığı zamanlar... Muhtemelen tesadüftür.
Gerçi buna tesadüf demek de zordu.
Çünkü Ekselansları o günlerden beri en ufak şeye bile öfkelenmeye hazır görünüyordu.
Ruth bu düşünceyi kafasında kısa süre çevirdi, sonra da bir kenara bıraktı.
Efendisinin evliliğini kurcalamak ne onun işi ne de buna ihtiyacı vardı.
Herdin purosunu küllüğe bıraktı.
“Nasıl geçti?“
“Emrettiğiniz gibi halledildi. Fiyat pazarlığı sorunsuz tamamlandı, anlaşma da yürürlüğe girdi.“
“İyi iş çıkarmışsın. Çıkabilirsin.“
Ruth, odadaki dumana bakarken onu biraz olsun uyarmayı düşünmüştü.
Ama sonunda vazgeçti.
Herdin, maiyetine karşı cömert bir lorddu.
Fakat bu, korkutucu olmadığı anlamına gelmiyordu.
Sebebi ne olursa olsun, bugünlerde sinirleri fazlasıyla gergindi. Böyle bir zamanda onu daha da huzursuz etmeye çalışmak akıl kârı değildi.
“Öyleyse yarın görüşürüz.“
Ruth evraklarını toparlayıp saygıyla eğildi.
Herdin de yalnızca hafifçe başını salladı.
Ruth çıktıktan sonra çalışma odasına öyle derin bir sessizlik çöktü ki saatin saniye ibresinin tıkırtısı bile duyuluyordu.
Elindeki puroyla masasına bakan Herdin’in zihninde Blair’in silueti belirdi.
Masasının üzerine uzanmış Blair...
Sadece bunu hayal etmek bile içinde acı verircesine yakıcı bir arzu uyandırdı.
Hemen ardından da bastırılması güç bir huzursuzluk çöktü üzerine.
Tam on beş gündür Blair’in yanına gitmemişti.
Onun direnmemesi, zorlanmadığı anlamına gelmiyordu.
Blair’in bütün o geceleri dişlerini sıkarak katlandığını fark ettiği anda midesi bulanmıştı.
Sanki özenle açtığı bir hediye kutusunun içinin bomboş çıkması gibi...
Herdin ağzındaki puroyu söndürüp ayağa kalktı.
Dalgınca pencereden dışarı baktığında Blair’i gördü.
Blair, Agnes’le birlikteydi.
Anlaşılan seradaki görüşmeleri yeni bitmişti.
Herdin tam bakışlarını Blair’in üzerinden çekeceği sırada...
Yine...
Bir şey, sanki içini altüst edercesine bedeninin derinliklerinde kıpırdandı. Gözlerinin önü bir anlığına bembeyaz kesilirken, Blair’in yüzü yeniden zihninde canlandı.
Bu kez hatırasındaki Blair bir gelinlik giyiyordu.
Fakat bu, Herdin’in hatırladığı düğün değildi.
Kaldırılmış duvağın altındaki Blair’in yüzü apaçık gergindi.
Yere eğik tuttuğu bakışlarını usulca kaldırıp onun gözleriyle buluşturmuş, bir an donup kalmış, ardından kendine gelir gibi telaşla gözlerini kaçırmıştı.
Oysa gerçek düğünlerinde...
Blair’in gözleri bomboştu.
Herdin bunu fark ettiği anda zihnine üşüşen anılar, sanki biri silgiyle tek tek silmiş gibi yok olup gitti.
Bunlar da neyin anısı?
Kendime ait bile olmayan görüntüler neden durmadan zihnimde beliriyor?
Tam bu karmaşayı anlamlandırmaya çalışırken kapı çalındı.
“Ekselansları. İçeri girebilir miyim?“
Agnes’in sesiydi.
“Girin.“
Herdin pencerenin önüne yaslanarak sakin görünmeye çalıştı.
Agnes çalışma odasına girdi ve her zamanki gibi o günkü görüşmenin özetini anlatmaya başladı.
Blair’e sır olarak saklayacağına söz verdiği kısmı ise özellikle anlatmadı.
Aslında o bölümü Herdin’e aktarması, muhtemelen ikisi için de daha faydalı olacaktı.
Ama buna hiç niyeti yoktu.
Bu yalnızca kendisiyle Blair arasında kalması gereken bir sırdı.
Kimsenin davet etmediği bir meseleye burnunu sokmak, kibirden ve kabalıktan başka bir şey değildi.
Rapor sona erdiğinde, sessizce dinleyen Herdin konuyu değiştirdi.
“Sana bir şey sormak istiyorum.“
“Elbette.“
“Déjà vu... Bu his yalnızca daha önce yaşadığını sandığın durumun aynısıyla karşılaşınca mı ortaya çıkar?“
Herdin, Agnes gelmeden hemen önce zihnine ansızın dolan anıları kastediyordu.
Bu anıların ona ilk hissettirdiği şey hep aynıydı.
Sanki bunları hiç yaşamamıştı...
Ama aynı zamanda çoktan yaşamış gibi de hissediyordu.
İnsan buna ancak déjà vu diyebilirdi.
“Evet. Kişi ancak benzer bir durumla karşılaştığında déjà vu hissine kapılır.“
Ne var ki Herdin’in gördüğü anılar, içinde bulunduğu durumla hiçbir şekilde örtüşmüyordu.
Dolayısıyla buna tam anlamıyla déjà vu demek de mümkün değildi.
Öyleyse bunlar neydi?
Durup dururken ortaya çıkan bu anılar da neyin nesiydi?
Tam o sırada Blair’in bir süre önce ona söylediği sözler zihninde yankılandı.
“Ben... geleceği görebiliyorum.“
Yoksa... gerçekten onun dediği gibi ben de geleceği mi görüyorum? Ya da geleceğe dair bir yanılsama mı bunlar?
Fakat Herdin sinirle gözlerini yumdu.
Bu düşünceyi zorla zihninden kovdu.
Geleceği görmek...
Ne kadar saçma.
Böyle bir ihtimali bir anlığına bile ciddiye almış olması bile gülünçtü.
Bunun doğru olmasına imkân yoktu.
Olmamalıydı.
Agnes bir süredir onu şaşkın gözlerle izliyordu.
Sonunda dayanamayarak sordu.
“Bir sorun mu var?“
“...Hayır. Son zamanlarda sadece biraz fazla yoruluyorum.“
“Eğer size yardımcı olabileceğim herhangi bir şey olursa... lütfen çekinmeden bana söyleyin.“
“Söylerim. Şimdi gidebilirsin.“
Agnes saygıyla selam vererek çalışma odasından ayrıldı.
Herdin elini saçlarının arasından geçirdi, zonklayan başını soğuk pencere camına yasladı.
Camın serinliği, başındaki ağrıyı biraz olsun hafifletti.
Zihni berraklaşınca pencereden ayrıldı ve doğruca kütüphaneye yöneldi.
Araştırması gereken pek çok şey vardı.
[hr]
Agnes’i taşıyan fayton, Loreline Malikânesi’ne ulaştı.
Arabadan iner inmez onu bekleyen uşaklar ve başkahya hemen karşılamaya geldiler.
“Hoş geldiniz, leydim.“
Yüzlerindeki kasvet her zamankinden daha belirgindi.
Agnes bunu ilk bakışta fark etti.
Daha bir şey soramadan başkahya öne çıkıp konuştu.
“Sizi bekleyen bir misafiriniz var, leydim.“
Normal şartlarda bir soylunun konağını ziyaret etmek isteyen biri, aileden biri olsa bile en az iki gün önceden haber gönderirdi.
Bu durumda gelen kişi ya görgü kurallarını umursamayacak kadar küstahtı...
Ya da Agnes’e karşı resmiyet göstermek zorunda olmayan biriydi.
Agnes’in aklına hemen bir isim geldi.
“Saraydan biri mi geldi?“
“Evet.“
“Kontes Magrid.“
Agnes’in yüzündeki ifade bir anda durgunlaştı.
İmparatorlukta, Kontes Magrid’in Katrina’nın en yakın nedimesi olduğunu bilmeyen tek bir soylu bile yoktu.
Blair’le yapılan görüşmeler başladığı ilk günden beri Herdin, Katrina’nın er ya da geç bundan haberdar olacağını tahmin etmişti.
Bu yüzden Agnes’i önceden uyarmıştı.
“Eğer İmparatoriçe Ana’nın adamlarından biri seni ziyarete gelirse, görüşmelerin eşimin ruhsal tedavisi için yapıldığını söyle. Kendi kızının iyiliği için yapılan bir şeye itiraz edemezler.“
Ardından da şunları eklemişti:
“Endişelenmene gerek yok. Arkanda Delmark Hanesi var. Bunu sakın unutma.“
Bu sözleri hatırlayan Agnes’in dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
Anne ve babasını kaybettikten sonra ayakta durmakta bile zorlanan o kırılgan çocuk...
Şimdi kimsenin karşısına çıkmaya cesaret edemediği kudretli bir adama dönüşmüştü.
Ve o adam...
Onun efendisiydi.
Herdin’in sözlerini zihninde yineleyen Agnes, başkahyaya yürürken talimat verdi.
“Çayı hazırlayın.“
Ardından ağır adımlarla misafir salonuna doğru ilerledi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.