Bölüm 1
Kulaklarımın dibinden ağır ve düzensiz nefes alışverişleri geçip gidiyordu.
Bunun benim nefesim mi, yoksa yanımdakilerin nefesi mi olduğunu bile ayırt edemiyordum.
Göğsümde güm güm atan kalbim, göğüs kafesimi acıyla sıkıştırıyordu.
Karşımda duran Kang Ye-ra, koridorun öbür ucunu işaret edip telaşla bağırdı.
“Şurada!”
Parmağının uzandığı yöne doğru başımı çevirdim.
Kan çanağına dönmüş gözlerle bize dik dik bakan bir adam üzerimize doğru koşuyordu.
Patlamış kılcal damarlarla kaplanmış bulanık gözlerinin altında, ağzına bulaşmış parlak kanı görebiliyordum.
Çenesinden süzülen koyu bir kan damlası yere doğru düştü.
O kıpkırmızı sıvı zemine ulaşmadan aceleyle arkamı döndüm.
“Koşun!”
Müdür Kim’in haykırışıyla hepimiz aynı anda acil durum merdiveninin kapısına doğru koştuk.
Girişteki demir kapıya ilk ulaşan Müdür Kim oldu.
Hiç duraksamadan kapıyı iterek açtı ve acil durum merdivenlerine daldı.
Arkasından koşarken demir kapının hâlini görünce dehşet içinde nefesimi tuttum.
Grimsi maviye boyanmış demir kapının üzerinde gelişigüzel bırakılmış kanlı el izleri vardı.
Koridordan merdiven boşluğunun içine kadar uzanan, zemine damla damla saçılmış koyu kan izleri de gözüme çarpıyordu.
“Jihyeok Bey!”
Kang Ye-ra’nın telaşlı sesiyle daha fazla düşünemeden acil çıkış kapısının aralığından içeri süzüldüm.
Ben son giren olduğum için kapı arkamdan tok bir sesle kapandı.
Dışarıdaki adam kulak tırmalayan, uğursuz bir çığlık attı ve bütün gücüyle yangın kapısına çarpmaya başladı.
Sırtımı dayadığım yangın kapısından art arda gelen darbeleri hissedebiliyordum.
Kapıyı bedenimizle tutarken hepimiz nefesimizi tuttuk ve korkuyla birbirimize baktık.
Bu nasıl olmuştu?
Her şeyin başladığı ilk andan beri zihnimi kemiren ama cevabını bulamadığım o soru, bakışlarımızın arasında sessizce dolaştı.
Doğruluğunu teyit etmenin mümkün olmadığı bu soruya bir cevap bulabilmek için karmakarışık düşüncelerimi toparlamaya çalıştım ve olayın başladığı o sabahı hatırladım.
.
.
“Jihyeok Bey, iyi misiniz? Biraz yorgun görünüyorsunuz.”
Endişeli ses üzerine gözlerimi ekrandan kaldırdım.
Rahat tavırlı, hafif toplu yapılı Müdür Yardımcısı Jeong Mi-gyeong bana kaygı dolu gözlerle bakıyordu.
Yirmili yaşlarında iki oğlu olduğunu söyleyen Müdür Yardımcısı Jeong, stajyerlere karşı son derece iyi davranan bir yöneticiydi.
Kendi çocuklarının da ileride stajyer olduklarında böyle bir şirkete denk gelmesini istediğini söyler, ara sıra bize küçük ipuçları verir ya da nefes almamız için kafeye götürürdü.
Kaygısının içten olduğunu bildiğim için uykumu bastırıp zorla gülümsedim.
“Evet, dün gece sivrisinekler yüzünden pek uyuyamadım.”
Yalandı.
Dün geceyi bugünkü sunuma hazırlanarak uykusuz geçirmiştim.
Çünkü stajın ilk ayında yapılacak pazar analizi sunumunun ne kadar önemli olduğunu üstlerimden defalarca dinlemiştim.
Belki de bu yüzden dün gece ne zaman dizüstü bilgisayarımı kapatıp uzansam, sunum dosyasında düzeltmem gereken yeni bir şey aklıma gelmiş, ben de sabaha kadar çalışmıştım.
“Aman canım, sivrisinekler şimdiden mi çıktı? Son zamanlarda hava biraz ısındı ama yine de erken değil mi?”
Müdür Yardımcısı Jeong gözlerini kocaman açarak konuştu.
Söylediklerimden en ufak bir şüphe duymayan ifadesini görünce hemen onayladım.
“Evet, gerçekten de. Sanırım havalardan dolayı bu yıl biraz erken çıktılar.”
“Eve bir an önce sivrisinek kovucu almam gerekecek galiba.”
Parlak bir gülümsemeyle konuşan Müdür Yardımcısı Jeong tam sözünü sürdürecekken, uzaktan yürüyerek gelen Müdür Kim elini kaldırıp onu çağırdı.
“Müdür Yardımcısı Jeong! Bir dakika konuşabilir miyiz?”
Jeong Mi-gyeong kısa süreliğine hafifçe kaşlarını çattıysa da hemen ardından yine gülümseyerek cevap verdi.
“Müdürüm, temiz hava almaya mı çıkmıştınız?”
Müdür Kim tavandaki yönü parmağıyla işaret ederek isteksizce karşılık verdi.
“Hı hı. Yukarıdan yeni dönüyorum.”
Şirkette koyu sigara tiryakisi olarak tanınırdı.
Çatıya sigara içmeye mi çıkmıştı, yoksa üstlerinden biriyle görüşmeye mi gitmişti, verdiği cevap bunu belli etmiyordu.
“Geçen hafta söylediğim konuyu düşündünüz mü?”
Müdür Kim’in sorusu üzerine Müdür Yardımcısı Jeong sesini biraz alçaltıp boş toplantı odasını işaret etti.
“Evet, aslında ben de sizinle onu konuşacaktım ama az önce masanızda yoktunuz...”
Kısa süre sonra toplantı odasına girip kapıyı kapatmış olsalar gerek ki sesleri tamamen kesildi.
“Bugünkü sunum yüzünden mi?”
Ansızın kulağıma fısıldanan sözlerle irkilip başımı çevirdim.
Elinde buharı tüten beyaz bir kupayla duran kişi, birlikte staj yaptığım Kang Ye-ra’ydı.
Modeli andıran uzun boyu ve ilk bakışta soğuk görünen yüzüne rağmen, rahat kişiliği sayesinde stajyerler arasında en yakın olduğum kişiydi.
Yirmi beş yaşındaydı ve bu dönem alınan stajyerlerin en küçüğüydü.
Üniversiteden mezun olduktan sonra girdiği ilk mülakatta işe kabul edilerek doğrudan stajyer olarak başladığını duymuştum.
Ona da az önce Müdür Yardımcısı Jeong’a söylediğim yalanı söyleyecektim ama son anda vazgeçtim.
“...Doğrusunu söylemek gerekirse evet. Bu sunumdan düşük değerlendirme alırsam yeniden iş arayan biri olacağım.”
Mahcup bir gülümsemeyle cevap verince Kang Ye-ra başını salladı.
Gözlerini yere indirip yapmacık bir ciddiyet takındı ve sesini daha da kısarak konuştu.
“Ben de o kadar gergindim ki dün gece neredeyse hiç uyuyamadım.”
“Gerçekten mi? Hiç öyle görünmüyorsun.”
Bunun üzerine kupasını hafifçe eğerek içindekini gösterdi.
Kahve kokuyordu ama neredeyse koyulaşıp kıvam almış gibi duran zifiri siyah bir sıvıydı.
“İçine dört paket Ka-X attım. En azından kafeinle dayanmak zorundayım. Kafein ve makyaj.”
“İyi fikirmiş. Ben de mutfağa gidip bir kahve hazırlayayım...”
Şakalaşarak konuşan Kang Ye-ra’ya gülümseyerek cevap verdiğim sırada, kulaklarıma sinir bozucu bir klavye sesi ulaştı.
Tak tak tak. Tak tak tak.
Sesin geldiği yöne göz attım.
Tahmin ettiğim gibi monitörün ardından bana buz gibi bakan bir çift gözle karşılaştım.
Bu, Kang Ye-ra ile birlikte Pazarlama Ekibi 1’e katılan diğer stajyer Gu Hyeon-woo’ydu.
Aslında Kang Ye-ra ile yakınlaşmamın en büyük sebeplerinden biri de Gu Hyeon-woo’ydu.
Her şeye karışıp en ufak konuda bile sorun çıkardığı için geriye kalan ikimiz doğal olarak birbirimize daha çok yaklaşmıştık.
Artık alıştığım bu durum karşısında hemen monitörün sağ alt köşesine baktım.
[09.02]
Farkına bile varmadan saat dokuzu geçmişti.
“Mesai başladı.”
Kang Ye-ra’ya alçak sesle fısıldadım.
Monitördeki saate bakan Kang Ye-ra, Gu Hyeon-woo görmesin diye yüzünü bölmenin altına gizleyerek hafifçe eğildi.
Sonra da ondan hoşnutsuzluğunu belli edercesine hafifçe kaşlarını çattı.
Kısa süre sonra arkasını dönüp yerine geçti.
O gittikten sonra bile Gu Hyeon-woo’nun yüzüme saplanan rahatsız edici bakışları kaybolmadı.
Onun bakışlarından kaçınmak için uzun süre ekrana odaklanınca üzerime yeniden uyku çökmeye başladı.
Sonunda uykuya direnemeyip birkaç kez başım öne düştü, ardından kendime gelip doğruldum.
Bölmenin ötesinde, bana acır gibi bakan Gu Hyeon-woo’nun yüzünü gördüm.
İnce ellerimle yüzümü ovuşturarak ayağa kalktım.
Yüzüme biraz soğuk su çarpmadan kendime gelebileceğime hiç güvenmiyordum.
Mesai daha yeni başladığı için tuvalet bomboştu.
Musluğu sonuna kadar soğuk tarafa çevirip yüzümü yıkadıktan sonra elimi yana uzattım.
Şşş.
Islak elim boşluğu sıyırıp geçti.
Göz çevremdeki suyu ellerimle kabaca sildikten sonra kâğıt havlu makinesine baktım.
Boştu.
Yüzümden hâlâ su damlıyordu.
Başka çarem kalmayınca tuvalet kabinlerinden birine girip kapıyı kilitledim ve biraz tuvalet kâğıdı çektim.
Klozet kapağını indirip oturdum, yorgun gözlerimi kapattım ve yüzümdeki suyu tuvalet kâğıdıyla silmeye başladım.
.
.
.
Bip. Bip. Bip.
Boğuk ve rahatsız edici afet uyarısı sesiyle irkilerek hafif uykumdan uyandım.
Ne zaman uyuyakalmıştım?
Telaşla telefonumun ekranına baktım.
Ekrandaki saati görünce rahat bir nefes verdim.
Tuvalete gireli en fazla beş dakika olmuştu.
Elimdeki ıslak tuvalet kâğıdını çöp kutusuna attım ve başımı sallayarak uykumu dağıtmaya çalıştım.
Uyumayı planlamamıştım ama gözlerimi kapatınca bir anlığına dalmış olmalıydım.
Üç dakika bile sürmeyen bu kısa uyku, yorgunluğumu gidermek bir yana, göz kapaklarıma çöken ağırlığı daha da artırmıştı.
Parmaklarımla zonklayan alnıma bastırırken telefon ekranındaki afet uyarısını açtım.
[Gangnam İstasyonu çevresinde şüpheli davranışlar sergileyen bir kişi görülmesi hâlinde lütfen yaklaşmayın ve 112’ye ihbarda bulunun. Bulanık odaklanma, sendeleyerek yürüme, sürekli inleme vb.]
“Bunun için de...”
’...afet uyarısı mı gönderilir?’ demek üzereydim ki, tuvaletin kapısı açıldı.
Kabinde oyalanırken birinin dedikodusunu yapmasından çekindiğim için telefon ekranını kapatıp aceleyle ayağa kalktım.
Üzerimi başımı düzelttikten sonra dışarı çıkmak için kapı koluna uzandım.
Fakat kapının ötesinden gelen garip ses yüzünden elim havada kaldı.
“Grrr... Geuuu...”
Boğaza takılan balgamı çıkaramayan birinin zorla yutmaya çalışıyormuş gibi, hırıltılı ve kaynayan bir ses geliyordu.
Dün gece içki mi içti?
İster istemez elimi kapı kolundan çektim.
Dışarıdaki kişinin önce bir kabine girmesini beklemeye karar verdim.
Çıkardığı gürültüye bakılırsa içeride birinin olduğunu fark etmemiş gibiydi.
Şimdi yüz yüze gelirsek ikimiz için de rahatsız edici olurdu.
Ama uzun süre beklememe rağmen ne bir kabin kapısının açılıp kapanma sesi duyuldu ne de başka bir hareket.
Sadece sürüklenen ayak sesleri ve o tuhaf hırıltı devam ediyordu.
Lavabonun önünde mi duruyor?
Sonunda beklemekten vazgeçip kapıyı açtım.
Stajyer sunumlarının başlamasına yalnızca on dakika kalmıştı.
Salı sabahının köründe ağzına kadar içip böyle inleyen kişi de kimdi?
Tanıdığım biri olabilir mi diye düşünerek lavabolara doğru yürüdüm ve yalnızca gözlerimi çevirip adama baktım.
Tuvalet girişinden biraz ileride, düzgün takım elbiseli orta yaşlı bir adam eğri büğrü duruyordu.
İlk bakışta kim olduğunu çıkaramadım.
Başka bir ekipten mi?
İşe başlayalı henüz bir ay olmuş bir stajyer olarak aynı kattaki herkesi tanımam zaten mümkün değildi.
Ne olur ne olmaz diye önce selam vermenin daha doğru olacağını düşündüm.
Lavaboya yürürken adama doğru hafifçe eğildim.
Tam o anda adam birden sendeledi ve düşecekmiş gibi öne doğru yığıldı.
İrkilerek uzanıp kolundan tuttum.
“İyi misiniz?”
Başını öne eğmiş duran adam cevap vermek yerine ona destek olan elimi kavradı.
Canımı acıtacak kadar sert sıkmıştı ama ben daha çok hâline odaklanmıştım.
“Kendinizi iyi hissetmiyor musunuz?”
Soruyu sorduğum anda tırnakları elimin üstüne saplandı.
Ardından diğer eli ön kolumu sımsıkı kavradı ve sonuna kadar açılmış ağzıyla koluma doğru atıldı.
Ansızın gelişen bu durum karşısında dehşete kapılarak kolumu bütün gücümle geri çektim ve elini savurdum.
Elimin üstüne saplanmış tırnakları çıkarken derimi yırttı.
Yakan acıyla keskin bir nefes aldım.
Tam o sırada, az önce kolumun bulunduğu yerde adamın dişleri sert bir tıkırtıyla birbirine çarptı.
Kolumu büyük bir kuvvetle çektiğim için dengemi kaybedip birkaç adım geriye sendeledim.
Ardından yavaşça başını kaldıran adama bağırdım.
“Ş-Şu anda ne yaptığınızı sanıyorsunuz?”
Tam o anda başını tamamen kaldıran adamla göz göze geldim.
Korneasının üzerinde ince bir zar varmış gibi görünen bulanık gözleri, yerimi bulmaya çalışırcasına sağa sola kayıyordu.
Açık duran ağzından, kabinin içindeyken duyduğum o boğuk “geuk, geuk” sesi kesilmeden çıkmaya devam ediyordu.
Ağzının kenarlarından koyu tükürük damlaları akıyordu.
Ağzını sonuna kadar açıp yeniden üzerime atılışı, sanki zaman yavaşlamış gibi ağır görünüyordu.
Adamın ayağı yerden kesildiği anda en yakın kabine doğru atıldım.
Kapıyı kilitlemem tamamen içgüdüsel bir hareketti.
GÜÜM!!
Adam bütün bedeniyle kapıya çarpmış gibi, kapı kulakları sağır eden bir gürültüyle sarsıldı.
Bu... Bu adamın derdi ne?
Az önce beni ısırmaya mı çalıştı?
Sırtımı kapıya dayayıp bütün gücümle bastırıyor olmam büyük şanstı.
Yoksa ince panelin üzerine vidalanmış o basit sürgü çoktan yerinden kopmuş olurdu.
Az önceki çarpmanın etkisiyle kapıya dayalı sırtım zonkluyordu.
Adamın tırnaklarının derinlemesine yardığı elimin üstündeki yara da keskin bir acıyla sızlamaya devam ediyordu.
Yaradan sızan kan, tuvaletin zeminine damla damla düşüyordu.
Adamın kapıya durmadan vurduğu ses sürüp giderken bile, kulaklarımın içinde yankılanıyormuş gibi kendi kalp atışlarımı apaçık duyabiliyordum.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.