Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 31

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 11 dk Kelime: 2.747


Blair ertesi sabah gözlerini açtığı anda aklından geçen ilk düşünce yalnızca bir taneydi.
Ben şimdi ne yapacağım…?
Bir önceki geceyi hatırlayınca zihni bulanıyor, içine düştüğü bu durumdan nasıl sıyrılacağını kestiremiyordu.
Keşke hiçbir şey hatırlamıyor olsaydı.
Ne var ki hafızası, onunla alay edercesine, yaşananların yalnızca kırık dökük parçalarını geri vermişti.
Ayılmak için tek başına balkona çıkışı…
Wesley’nin orada karşısına çıkışı…
Ardından Herdin’in gelip Wesley’yi yere serişi…
Fakat o andan, yani Herdin’le birlikte balkondan ayrıldıkları andan sonrası, yalnızca kopuk kopuk görüntülerden ibaretti.
Tam olarak neler konuştuklarını hatırlamıyordu.
Ama onun kendisini arzuladığını hatırlıyordu.
Paylaştıkları öpücüğü…
Tenine dokunan ellerini…
Sonra da ansızın dudaklarından çekilip birkaç adım geri atışını…
Ve sonrası tamamen boşluktu.
Malikaneye nasıl döndüğünü dahi hatırlamıyordu.
Yine de bir gerçek apaçık ortadaydı.
Kendisini, Herdin’in önünde asla göstermemesi gereken bir hâle düşürmüş; utanç verici bir manzara sergilemişti.
Dün gece bu kadar içmemeliydim…
Derin bir iç çekerek başını öne eğdi.
Küvetin durgun suyunda yansıyan yüzüne baktı.
Pişmandı.
Fakat olan olmuştu.
Geçmişi geri almak mümkün değildi.
İlerleyebilmesi için önce bununla yüzleşmesi gerekiyordu.
Kaçmanın hiçbir anlamı yoktu.
Onun karşısına çıkıp düzgünce özür dileyeceğim.
Blair hiçbir zaman oyun çevirmekte ya da pişkin davranmakta başarılı olmamıştı.
Hayatı boyunca öğrendiği tek bir gerçek vardı.
Yarım yamalak kurnazlıklar, dürüstlüğün sağladığı huzuru hiçbir zaman vermezdi.
Kararını verdikten sonra banyodan çıktı ve yemek salonuna indi.
Neredeyse öğle vakti olmuştu.
Herdin yemeğini çoktan bitirmiş, çalışma odasına geçmişti.
Blair masaya tek başına oturdu.
Zaten hızlı yemek yiyen biri değildi; fakat bugün lokmalar boğazından her zamankinden de ağır geçiyordu.
Yemeği biter bitmez Herdin’den özür dilemeye karar vermişti.
Fakat bu, bunu sabırsızlıkla beklediği anlamına gelmiyordu.
Sadece, acı ilacı en başta içmenin daha kolay olacağını düşünüyordu.
Normalde çay saatine sakladığı tatlıyı bile bitirdikten sonra ayağa kalktı ve Herdin’in çalışma odasına doğru yürüdü.
Kapının önünde durdu.
Gergin bakışlarla kapıya baktı, derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı.
Herdin... Bir dakikanı alabilir miyim?
Kısa bir sessizlik oldu.
Fakat içeriden cevap gelmek yerine kapı açıldı.
Kapıyı açan kişi Ruth’tu.
“Günaydın, hanımefendi.“
Ruth’u görünce Blair bir an duraksadı.
Çalışma saatlerinin ortasında olduğunu tamamen unutmuştu.
Özür dileme düşüncesine öylesine kapılmıştı ki böylesine açık bir gerçeği bile gözden kaçırmıştı.
Bu durum onu hafifçe utandırdı.
“Özür dilerim. Dalgındım, çalışma saatleri olduğunu unuttum. Acil bir mesele değil. Akşam tekrar gelirim.“
“Hayır, hayır! Hiç sorun değil. Buyurun.“
Beklenmedik bir mola yakalayan Ruth’un yüzü neredeyse kulaklarına kadar gülüyordu.
Tam kapıya yönelmişti ki bir şey hatırlamış gibi dönüp Herdin’e baktı.
“Ah, doğru ya... Baldwin Hanesi meselesini nasıl ele alacağız? Bence biraz para verip sessizce kapatalım.“
Baldwin adını duyan Blair’in omuzları istemsizce gerildi.
Baldwin Hanesi...
Dün gece kendisini köşeye sıkıştıran Wesley’nin ailesi.
Ruth’un sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla, Herdin’in dövdüğü Wesley şimdi ortalıkta olay çıkarmaya çalışıyordu.
“Hayır. Olduğu gibi bırak.“
Herdin’in sesi soğuktu.
“Hak ettiği buydu.“
“Ama bu daha büyük bir meseleye dönüşmez mi?“
“Şimdi ağzını parayla kapatırsan, bir dahaki sefere daha yüksek sesle havlar.“
Ruth, Herdin’in kararından pek memnun görünmüyordu.
Haksız da sayılmazdı.
Fakat efendisinin sözü her zaman son sözdü.
“Emredersiniz, Ekselansları.“
Ruth, Blair’e hafifçe eğilerek selam verdi ve odadan çıktı.
Kapı kapandığında çalışma odasında yalnızca Blair ile Herdin kalmıştı.
Blair gözlerini kocasına çevirdi.
Herdin çalışma masasının kenarına yaslanmış duruyordu.
Odaya sinmiş ağaç kokusu…
Az önce söndürülmüş purosunun ağır aroması…
Bunların hepsi, önceki yaşamındaki Blair’in büyük bir özlemle sevdiği kokulardı.
Sessizce onu seyrederken, Herdin de kapanan kapıdan bakışlarını çekip doğal bir şekilde Blair’e çevirdi.
“Bakılırsa şanslısın.“
Sesi her zamanki kadar sakindi.
“Akşamdan kalmalık pek görünmüyor.“
Yüzünde yine o ifadesiz maske vardı.
Fakat gözlerindeki bakış, Blair’e sorguya çekilen bir suçluymuş hissi veriyordu.
Ve gerçekten de suçluydu.
Bir an tereddüt ettikten sonra usulca sordu.
“Dün gece... Baldwin Hanesi bir şey söyledi mi?“
“Ufak tefek gürültüler.“
Herdin omuz silkerek cevap verdi.
“Senin kafana takacağın bir mesele değil.“
Ama Blair alt dudağını hafifçe ısırdı.
Yüzünden…
Bir daha onun karşısında yük olmak istememişti.
Başını dik tutarak gözlerinin içine bakabilmek istemişti.
Ama yine...
Farkında olmadan ona bir kez daha sorun çıkarmıştı.
Göğsünün üzerine kurşun gibi ağır bir yük çöktü.
“Dün gece olanlar için...“
Başını eğdi.
“Bir sahne çıkardım. Özür dilerim.“
Herdin gözlerini ondan ayırmadan sordu.
“Dün geceyi tamamen hatırlıyor musun?“
Blair, bu soru karşısında olduğu yerde donup kaldı.
Hatırlamak...
Şu anda kullanmak isteyeceği son kelime buydu. Ne var ki yalan söylemek hiçbir zaman becerebildiği bir şey olmamıştı.
“...Parça parça hatırlıyorum. Sir Wesley’yle karşılaşmamı... ve senin beni kurtarışını.“
Yalan söylemek yerine, cevap vermekten ustalıkla kaçınmayı seçmişti.
Fakat Herdin, bıraktığı boşluğu gözden kaçırmadı.
“Ya sonrası?“
Blair cevap veremedi.
Sessizce bakışlarını kaçırdı, dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.
Onu izleyen Herdin, yaslandığı masadan doğruldu.
Zaten uzun boylu bir adamdı; tamamen ayağa kalkınca heybeti daha da belirginleşmişti.
Uzun adımlarla Blair’e yaklaştı ve tam önünde durdu.
“Asıl önemli olan sonrası.“
Sesi alçak ama kararlıydı.
Elini uzatarak Blair’in bileğini kavradı.
“Konuştuklarımız...“
Parmağı, bileğinin iç tarafındaki ince derinin üzerinde yavaşça gezindi.
“...Ve yaptıklarımız.“
Başparmağının değdiği yer ateş değmiş gibi ısındı.
Aynı anda, dün gecenin sisler arasındaki anıları yavaş yavaş netleşmeye başladı.
Bileğinin iç kısmına kondurduğu öpücük...
Parmaklarının arasından geçen sıcak dili...
Sanki onu bütünüyle yutacakmış gibi bakan gözleri...
Ve...
O anda içinde birbirine karışan karmaşık duygular...
Blair’in dalgalanan bakışlarından dün geceyi hatırlamaya başladığını anlayan Herdin, sessizce sordu:
“Dün gece söylediğin şeyi...“
Bakışlarını ondan ayırmadı.
“’İstersen... yapabiliriz.’ demiştin.“
Kısa bir sessizlik oldu.
“Gerçekten öyle mi düşünüyordun?“
Bir kez daha emin olmak istiyordu.
Yoksa bütün bunlar yalnızca içkinin etkisiyle söylenmiş boş sözlerden mi ibaretti?
Blair başını kaldırıp ona baktı.
Tıpkı dün gece olduğu gibi...
Soğuk, masmavi gözler.
Bu adam onu arzuluyordu.
Hepsi bundan ibaretti.
Sırf böylesine ilkel bir arzunun peşinden sürüklenen bir ilişkiyi sevgi sanıp paramparça olmayı...
Bunu önceki yaşamında fazlasıyla yaşamıştı.
Artık ona karşı içinde bekleyen bir özlem kalmamıştı.
Eskisi gibi sevgisini umut etmiyordu.
Beklentisi olmayan bir insanın hayal kırıklığına uğrayacak bir şeyi de olmazdı.
Geçmiş yaşamında sonsuza dek onun yanında kalmak istemişti.
Ama şimdi...
İstediği anda onun hayatından çekip gidebilecek kadar hazır hissediyordu kendini.
Üstelik şimdi geri adım atarsa...
Bu, hâlâ ona karşı duygular beslediğini kendisine kanıtlamaktan başka ne olacaktı?
İnancının ve inatçılığının verdiği cesaretle başını hafifçe salladı.
“...Bu gece hazır olacağım.“
Sözlerini duyan Herdin’in yüzü bir anlığına burkuldu.
Sanki canı yanmış gibiydi.
Fakat bu ifade hemen kayboldu.
Yerini eğri bir tebessüm aldı.
Tam da duymak istediği cevabı almıştı.
Yine de nedense öfkeli görünüyordu.
“Bu geceyi beklemek istemiyorum.“
Blair şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
“O hâlde... yatak odasına geçebiliriz—“
“Hayır.“
Herdin sözünü kesti.
“Burada.“
Blair ne demek istediğini ilk anda anlayamadı.
Daha doğrusu...
Anladığını kabul etmek istemedi.
Şaşkın gözlerle ona baktı.
Önceki yaşamlarında, evliliklerinden Asiel’e hamile kaldığı zamana kadar geçen altı aya yakın sürede sayısız kez birlikte olmuşlardı.
Ama Herdin bunu hiçbir zaman çalışma odasında istememişti.
Gerçi...
Onu yatak odasından çıkaracak kadar bile bırakmamıştı.
Fakat Herdin, Blair’in gerçekten anlamış olduğunu kanıtlarcasına onu kolaylıkla kollarına aldı.
Blair yaşananlara ayak uyduramayacak kadar şaşkındı.
Boş gözlerle kırpıştırırken bir anda kendisini çalışma masasının üzerine oturtulmuş buldu.
Masanın üzerindeki evraklar ve eşyalar çoktan gelişigüzel yere savrulmuştu.
Ancak o zaman olanları tam anlamıyla idrak edebildi.
Başını kaldırıp önündeki Herdin’e baktı.
Herdin iki elini masaya dayamış, onu iki kolunun arasına almıştı.
Geniş bedeniyle geri çekilebileceği bütün yolları kapatıyordu.
Göz göze geldiklerinde...
O buz mavisi gözlerin içinde saklanamayan bir arzu yanıyordu.
Şaka yapmıyordu.
Tam o anda, Herdin dudaklarını kendisine yaklaştırınca Blair irkilerek elleriyle onu geri itmeye çalıştı.
“Burada olmaz.“
Sesinde telaş vardı.
“Burası çalışma odan... Hem hâlâ gündüz vakti...“
“Burası benim çalışma odam.“
Herdin’in sesi hiç değişmedi.
“Ve seni şu an istiyorum.“
“Bu yetmez mi?“
Canı istediğinde önüne evlilik sözleşmesini koyup sahip olduğu her şeyi ona vermeye hazırmış gibi davranıyordu.
Şimdiyse...
Bir anda her şey için bahaneler üretmeye başlamıştı.
Herdin, omuzlarını itmeye çalışan narin ellerini kolayca yakaladı.
Bu güçsüz itişler onu durdurmak şöyle dursun, içindeki arzuyu daha da körüklüyordu.
Aslında yalnızca elleri değildi.
Bakışları...
Nefesi...
Sesi...
Onun her hâli...
Dün gece sarhoşluğun verdiği cesaretle sergilediği o baştan çıkarıcı tavırlar, bütün gece boyunca içinde bastırmaya çalıştığı arzuyu durmadan kışkırtmıştı.
Gece boyunca ona rahat vermeyen o istek...
Şimdi kopmak üzere gerilmiş bir yay kirişi gibiydi.
“Bu—“
Blair sözünü tamamlayamadan Herdin dudaklarını onun dudaklarına bastırdı.
İtirazını tek bir öpücükle susturmuştu.
Şaşkınlıktan açılan gözlerinin karşısında yine o derin mavi gözler vardı.
Bakışları birbirine kilitlendi.
Herdin başını hafifçe eğdi.
Birbirine karışan sıcak nefesleri aralarındaki mesafeyi tamamen yok etti.
Blair, sanki onu yutacakmış gibi üzerine gelen bu adama ayak uyduramıyor, bedeni istemsizce geriye doğru kayıyordu.
Herdin, belini kavrayarak onu tuttu.
İlk bakışta düşmesini engelliyormuş gibi görünüyordu.
Oysa gerçekte yaptığı tek şey...
Kaçmasına izin vermemekti.
“Haa...“
Blair ancak onu biraz olsun kendinden uzaklaştırabildiğinde nefes alabildi.
Fakat o sırada sırtı ile göğsüne serin havanın değdiğini hissetti.
Ne zaman yaptığını bile fark etmeden Herdin, sırtındaki düğmeleri çözmüştü.
Elbisesi omuzlarından aşağı kaymıştı.
Günün aydınlığında bu hâlde açıkta kalmak Blair’e tarifsiz bir mahcubiyet veriyordu.
Üstelik Herdin’in, gözlerinin önündeki manzarayı hayranlıkla seyreder gibi üzerinde gezinen bakışları, utancını daha da derinleştiriyordu.
Blair, üzerindeki bakışların ağırlığı altında istemsizce nefesini tuttu.
Sanki Herdin, gözleriyle bile tenine dokunuyordu.
Yüzü kızarmıştı; utanıyor, nereye bakacağını bilemiyordu.
Buna karşılık Herdin’in bakışları ondan bir an olsun ayrılmıyordu.
İçinde gece boyunca bastırmaya çalıştığı arzu, artık geri dönülmez bir noktaya ulaşmıştı.
Sanki uzun zamandır susuz kalmış bir adam, nihayet gözlerinin önüne serilen berrak bir pınara kavuşmuştu.
Bir elini yavaşça Blair’in yanağına götürdü.
Parmaklarının ucu, kızarmış tenine hafifçe dokundu.
“Şimdi de kaçacak mısın?“
Sesi alçak ve sakindi.
Blair gözlerini yere indirdi.
“Kaçmıyorum...“
Fısıltıya yakın çıkan sesi bile titriyordu.
“Yalnızca... burası uygun bir yer değil.“
Herdin, onun sözlerine karşılık vermedi.
Başparmağıyla yanağını okşadıktan sonra elini çenesine indirdi ve yüzünü usulca kendisine çevirdi.
“Az önce...“
Bakışları Blair’in gözlerine kilitlendi.
“Bu gece hazır olacağını söyledin.“
Blair’in kalbi hızla çarpmaya başladı.
“Evet...“
“Ben de beklemek istemediğimi söyledim.“
Aralarında yeniden sessizlik çöktü.
Çalışma odasının ağır havası, açık pencereden içeri süzülen yaz rüzgârıyla hafifçe dalgalanıyordu.
Yerde dağılmış evraklar, biraz önce yaşanan aceleciliğin sessiz tanıkları gibiydi.
Blair, Herdin’in gözlerinin içine baktı.
Orada açıkça görülen şey arzuydu.
Fakat yalnızca arzu değildi.
Tarif edemediği başka duygular da vardı.
Öfkeye benzeyen...
Kırgınlığı andıran...
Ve sanki uzun zamandır bastırılmış bir özlem...
İşte bu, Blair’in kafasını daha da karıştırıyordu.
Geçmiş yaşamında onu en iyi tanıdığını sanmıştı.
Ama şimdi karşısındaki Herdin, bildiği adamdan çok daha farklı görünüyordu.
Herdin derin bir nefes aldı.
Sanki kendisini zorla dizginliyormuş gibi gözlerini bir anlığına kapattı.
Tekrar açtığında bakışlarındaki sertlik biraz olsun yumuşamıştı.
“Neden böyle bakıyorsun?“
diye sordu Blair usulca.
Herdin cevap vermedi.
Elini yavaşça geri çekti.
Ardından birkaç adım geriye giderek aralarına yeniden mesafe koydu.
“Git.“
Tek kelimeydi.
Blair şaşkınlıkla ona baktı.
“Ne?“
“Git.“
Bu kez sesi daha sakindi.
“Bugünlük yeter.“
Blair, ne olduğunu anlayamamıştı.
Az önce onu bırakmaya hiç niyeti yokmuş gibi davranan adam, şimdi kendi isteğiyle geri çekiliyordu.
Şaşkınlığını gizleyemedi.
“Ama sen...“
Herdin hafifçe başını iki yana salladı.
“Eğer şimdi devam edersem...“
Sözünü yarıda bıraktı.
Bakışlarını başka yana çevirdi.
“...Sana zarar verebilirim.“
Odadaki sessizlik yeniden ağırlaştı.
Blair, onun sözlerinin ardındaki anlamı çözmeye çalışırken olduğu yerde kıpırtısız kaldı.
Bir süre sonra Herdin tekrar konuştu.
“Akşam konuşuruz.“
Artık sesi her zamanki kadar soğuk ve sakindi.
Sanki az önce kontrolünü kaybetmek üzere olan adam, hiç var olmamıştı.
Blair yavaşça masadan indi.
Elbisesini aceleyle düzeltti, yere düşen düğmelerini ve kumaşını toparladı.
Kapıya doğru birkaç adım attı.
Tam çıkacakken durdu.
Arkasına dönüp Herdin’e baktı.
Hâlâ pencerenin önünde durmuş, sırtı ona dönük şekilde dışarıyı seyrediyordu.
Blair sessizce kapıyı açtı.
Ve tek kelime etmeden çalışma odasından çıktı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi