Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 30

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 1.956


Herdin, Blair’i balkonun dışına çıkardı.
Ona yetişebilmek için küçük adımlarla peşinden koşan Blair, daha çok kendi kendine söylenir gibi mırıldandı.
“Ya... Az önce gerçekten ağır yaralandıysa...“
Blair’in sesi duyulur duyulmaz Herdin olduğu yerde durdu.
Bunca şey yaşanmışken, Blair’in hâlâ Wesley’in durumunu düşünüyor olması, içinde bastırdığı öfkenin yeniden kabarmasına neden oldu.
“Şu anda onu mu düşünüyorsun? O aşağılık herif sana onca şeyi söyledikten sonra?“
“Ama bugün... annemin doğum günü ziyafeti.“
Bu kez de Katrina’yı düşünüyordu.
Kendi güvenliği ise aklının ucundan bile geçmiyordu.
Herdin tam bir şey söyleyecekken Blair’in ağzından bir kez daha anlamsız bir hıçkırık yükseldi.
“Hık... Hık... Hık...“
Hıçkırıkları bir türlü dinmiyordu.
Dudaklarını sımsıkı kapatsa bile ses aralarından kaçmayı sürdürüyordu.
İşte o an Herdin, Blair’in her nefes alışında belli belirsiz yükselen şarap kokusunu fark etti.
Kaşları çatıldı.
“...Sarhoş musun?“
“Hayır.“
Yanıt hiç düşünmeden geldi.
Fakat şimdi dikkatle bakınca konuşması da hafifçe peltekleşmişti.
Herdin iki parmağını kaldırdı.
“Kaç tane görüyor musun?“
Blair bunun üzerine dudaklarını hafifçe büzdü.
“...Artık bana güveneceğini söylemiştin.“
Bu tavır ona hiç benzemiyordu.
Üstelik fazlasıyla sevimliydi.
Ama Herdin geri adım atmadı.
Aksine, üzerine gitmeye devam etti.
“Öyleyse söyle bakalım. Kaç tane?“
“Bir... Biraz bekle.“
Hafifçe sendeleyen Blair, hiç kıpırdamadan duran Herdin’in elini iki eliyle kavradı.
Herdin istemsizce donakaldı.
Blair ise bunun farkında bile değildi.
Bütün dikkati, onun parmaklarını tek tek incelemeye vermişti.
Küçük ellerinin parmaklarının üzerinde gezinmesi hafifçe gıdıklasa da, bu his Herdin’in hiç de hoşuna gitmiyor değildi.
Sadece iki parmağı sayabilmek için büyük bir ciddiyetle kaşlarını çatan Blair, sonunda kararını verdi.
“İki.“
Ses tonu sanki,
“Bunu bile yapamayacağımı mı sandın?“
der gibiydi.
İki parmağı hâlâ Blair’in avuçlarının arasında duran Herdin, kendini tutamayarak güldü.
Az önce Wesley’in sözlerinin içine bıraktığı o kirli öfke, çoktan dağılmıştı.
Karşısında ise neden güldüğünü anlayamayan, yüzü son derece ciddi, başını hafifçe yana eğmiş sarhoş karısı duruyordu.
Üstelik hıçkırıkları hâlâ kesilmemişti.
Bir yenisi daha gelince Blair canı sıkılmış gibi yüzünü buruşturdu ve göğsüne hafifçe vurdu.
Gözlerinde silinmeyen bir tebessümle onu izleyen Herdin,
“İstersen onları durdurabilirim.“
dedi.
Blair şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Daha ne olduğunu anlayamadan Herdin aralarındaki mesafeyi bir anda kapattı.
Şap.
Sıcak ve yumuşak bir dokunuş dudaklarına değip hemen çekildi.
Ne olduğunu kavrayamayan Blair ağır ağır gözlerini kırpıştırdı.
Herdin, tavşan yavrusu gibi irileşmiş gözlerle kendisine bakan Blair’e bakıp hafifçe güldü.
“Bak... Hıçkırıkların geçti.“
Alçak ve tembel sesi, Blair’in kalbine ancak birkaç saniye sonra ulaştı.
Kulaklarında kendi kalbinin güçlü atışlarını dinleyen Blair, şaşkın bakışlarla Herdin’e baktı.
Bu adamın neden ona böyle davrandığını anlayamıyordu.
Benden hoşlanmıyorsun.
Böyle davranmaman gerekiyor.
Onun sürekli kalbinde açılmış çatlaklardan içeri sızıp duygularını altüst etmesinden nefret ediyordu.
Sarsılmak istemiyordu.
İradesine karşı çarpan kalbi canını acıtıyordu.
Sonunda Herdin’in davranışına kendi içinde bir açıklama buldu.
“...Beni istiyor musun?“
Bu adam...
Belki beni sevmiyordu.
Belki bende sevdiği pek bir şey de yoktu.
Ama bedenimi istiyordu.
Evet.
Sebep sadece buydu.
Bundan fazlası olamazdı.
Ayık olsaydı, bunları asla yüksek sesle söylemezdi.
Blair’in sözleriyle birlikte Herdin’in yüzündeki son gülümseme kırıntısı da silindi.
Gözleri, Blair’in daha önce de gördüğü o buz gibi soğuk hâline büründü.
Herdin kuru bir kahkaha attı.
Karısı, geçen seferden beri ona sanki şehvetine yenik düşmüş bir canavarmış gibi davranıyordu.
Gerçi...
Bunda tamamen haksız da sayılmazdı.
Çünkü zihni gerçekten de Blair’e dair uygunsuz arzularla dolup taşıyordu.
“...Ya ’evet’ dersem?“
“Bunun karşılığında... ne olacak?“
Blair’in sesi hâlâ gevşek ve uykulu çıkıyordu.
“Bir ay içinde iki kez aynı yatağı paylaşacağımıza söz vermiştik. Bir hakkımız daha kaldı. Eğer istiyorsan... benim için sorun yok.“
Başka bir deyişle...
“İstersen bedenimi sana ödünç verebilirim.“
Sözlerinde ne kendi duygularından ne de kendi arzusundan eser vardı.
Sadece yapılması gereken bir görevi yerine getiriyormuş gibi konuşuyordu.
İşte bu tavır, Herdin’in canını sıkıyordu.
Ama tuhaf bir şekilde, Blair’in izin verdiğini duyar duymaz içinde bastırdığı arzu yeniden kabardı.
Bu, az önce Wesley yüzünden içine çöken o kirli öfkeden tamamen farklı bir histi.
Gerçekten de...
Kendi isteğiyle “evet“ diyen bir kadını geri çevirmesi için ortada herhangi bir sebep var mıydı?
Onu istiyordu.
Blair kâğıt üzerinde de olsa karısıydı.
Üstelik onu reddetmiyor, aksine kendisini kabul ettiğini söylüyordu.
Öyleyse onu arzulamasının yanlış bir yanı yoktu.
Hiç yoktu.
Herdin, Blair’i yakındaki boş odalardan birine götürdü.
Blair ise onun çekiştirmesine karşı koymadan, hafifçe sendeleyerek peşinden yürüdü.
Kapıyı kapatan Herdin, Blair’i kapıyla kendi bedeni arasına hapsetti.
Hâlâ tuttuğu ince bileğine eğilip yumuşak bir öpücük kondurdu.
Sonra alçak bir sesle sordu.
“Burada olmasının bir sakıncası var mı?“
Dudakları narin bileğinin üzerinde gezinirken Blair’in bedeni hafifçe ürperdi.
Göğsü hızlanan nefesleriyle birlikte usulca inip kalkıyordu.
Herdin’e göre bu hâli bile tarifsiz güzeldi.
Boş gözlerle ona bakan Blair ağır ağır başını salladı.
İzin verdiği anda Herdin’in iri eli beline doğru süzüldü.
Aynı anda dudakları bileğiyle avuç içinde oyalanmaya devam ediyordu.
Az önce korkusuzca kendi parmaklarını okşayan o ince parmaklar...
Şimdi onun dudaklarının arasında usulca kayboluyordu.
Bütün bu süre boyunca Herdin gözlerini Blair’den bir an bile ayırmadı.
Sanki vereceği en küçük tepkiyi bile hafızasına kazımak istiyordu.
“...Ah...“
Bileğinde ve avucunda dolaşan sıcak, nemli dokunuşu hisseden Blair, farkına varmadan hafifçe kıvrıldı.
Daha sadece bileğini ve avucunu öpmüştü.
Ama Blair’in karnının derinliklerinde garip bir sızı çoktan belirmişti.
Belki de onu hiç bırakmayan o bakışlar yüzündendi.
Henüz nefesini bile çalmamıştı.
Ama Blair’in nefesi şimdiden düzensizleşmişti.
Ne yapacağını bilemeyen Blair, boşta kalan eliyle Herdin’in kolunu tuttu.
Ancak o zaman Herdin bileğini serbest bıraktı.
Kolunu Blair’in beline dolayarak onu kendine çekti.
Ardından dudaklarını beyaz boynuna gömdü.
Bu kadar yakın durunca bedeninden yükselen sıcaklığı bütün açıklığıyla hissedebiliyordu.
Blair’in bütün sinirleri istemsizce gerildi.
Ondan uzaklaşmaya çalışarak hafifçe kıvrandı.
Fakat Herdin, belini saran kolunu daha da sıkılaştırıp onu kendine biraz daha çekti.
Blair her çırpındığında, aralarındaki yakınlığı daha belirgin hissediyordu.
“...Herdin...“
Bu tek kelime...
İster “dur“ anlamına gelsin, ister “devam et“...
Ayırt etmek mümkün değildi.
Ama Herdin onu kendi istediği gibi yorumladı.
Kendi adını böylesine titrek ve çaresiz bir sesle söylemesi...
Ona göre bundan cesaret vermekten başka bir anlam taşımıyordu.
Boynu ile köprücük kemiği arasındaki narin tene hafif hafif dokunan Herdin, Blair’in adını fısıldayan dudaklarını usulca susturdu.
Eli belinden yavaşça aşağı inerken Blair yeniden kıvrıldı.
Dudaklarından belli belirsiz bir inilti döküldü.
Kolunu tutan parmakları da biraz daha sıkıldı.
Her acılı gibi duyulan küçük sesi, Herdin’e ilk gecelerini yeniden hatırlatıyordu.
Onu tam burada, hemen şimdi kendine alma arzusu aklını başından alıyordu.
Dudaklarını defalarca usulca çekip bırakmıştı.
Fakat alt dudağını hafifçe araladığında ve daha ileri gitmeye yeltendiği anda...
Açılan dudaklarından tatlı bir şarap kokusu yükseldi.
İşte o an...
Az önce bastırmayı başardığını sandığı düşünceler yeniden su yüzüne çıktı.
Bu kadın şu an söylediği sözlerin... yaptığı şeylerin gerçekten farkında mıydı?
Sanki başından aşağı bir kova buz gibi su dökülmüş gibi zihni bir anda berraklaştı.
İçindeki arzu hâlâ dinmemişti.
Yine de aklı sonunda yerine gelmişti.
Herdin dudaklarını ansızın onunkilerden çekince Blair yavaşça gözlerini araladı.
“...Herdin?“
Şarabın etkisiyle puslanmış menekşe rengi gözlerinde yalnızca Herdin’in silueti vardı.
O gözlerin içine bakmak bile, sanki sarhoş olan kendisiymiş gibi başını döndürmeye yetiyordu.
Herdin, Blair’in belini saran kolunu gevşetti.
Sonra da ondan bakışlarını kaçırır gibi iri elini yüzüne götürüp gözlerini kapattı.
Elinin ardından boğuk, acıyla karışık bir iç çekiş yükseldi.
Birkaç derin nefes alıp içinde kabaran arzuyu yeniden bastırdıktan sonra Blair’e baktı.
“...Şimdi düşününce, bu bana pek de adil gelmiyor.“
“Adil... mi?“
Hâlâ tam anlamıyla ayılamamış olan Blair, onun sözlerini anlayabilmek istercesine dudaklarında usulca tekrarladı.
Bu hâli...
İnsanın içini eritecek kadar sevimliydi.
Ama kendi salyasıyla ıslanmış, kızarmış dudaklarının usulca kıpırdaması da bir o kadar baştan çıkarıcıydı.
Kahretsin...
Dişlerini sıkan Herdin, sesini biraz daha alçalttı.
“Ayıldığında bunların hiçbirini hatırlamayacaksın.“
Oysa ben... hepsini hatırlamanı istiyorum.
Tamamını.
Ayık hâlinle...
Yaşadığın her dokunuşu, her hissi tek tek anımsamanı istiyorum.
Parmak uçların bana en hafif şekilde değdiğinde bile aklına yalnızca ben geleyim istiyorum.
Bedenin, düşünmene bile fırsat vermeden bana karşılık versin istiyorum.
Blair, göz kapaklarını ağır ağır kırpıştırarak ona baktı.
Sonra yavaşça bir adım öne çıktı.
Yüzünü sessizce Herdin’in göğsüne yasladı.
Uyuşuk bir sesle mırıldandı.
“...Herdin... Uykum geldi.“
Belli ki Herdin’in söylediklerinin tek kelimesini bile duymamıştı.
Daha doğrusu...
Onları anlayabilecek durumda değildi.
Herdin inanamıyormuş gibi kısa bir kahkaha bıraktı.
Yine de göğsüne yaslanan küçük bedeni iki kolunun arasına alıp düşmemesi için sıkıca tuttu.
İçini yakan bir iç çekişin ardından, kulağına eğilerek alçak bir sesle fısıldadı.

“...Uyandığında olacaklara şimdiden hazırlıklı ol.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi