Bölüm...
Action, Mystery, Novel, Slice of life, Supernatural

Bölüm 3

Yazar: Brauns Show Grup: : Brauns Show Okuma süresi: 13 dk Kelime: 3.316

Prestijli bir müzayede evi.

“Huh…?”

“Ne oldu, ne var?”

“A-az önce… sanırım bu tablo hareket etti.”

“Ne kadar beceriksizsin.”

Yöneticilerden biri homurdandı.

“Sıradan bir portrenin bu müzayede evine gelmesine imkân yok. Kesinlikle bir zindandan çıkma bir eşyadır.“

“Ah…”

“Terkedilmiş bir okulun resim deposunda bulunduğunu duydum ama kökeni belirsiz olduğu için fiyatı çok düşecek. Birinci kısmın başlarında satışa çıkacak, şimdiden hazır olun.”

“Evet, efendim.”

Amirinin rahatlatıcı sözlerine rağmen çalışanın yüz ifadesi hiç iyi değildi.

Endişeliymiş gibi önündeki portreye bakıyordu.

“…….”

Az önce.

Göz göze geldikleri hissine kapılmıştı.

“…Umarım lanetli bir eşya değildir….”

Zaten güvenlik kontrolünden geçmiş olmalıydı ama dünya genişti ve eşyalar çeşitlilik gösteriyordu.

Muhtemelen tam da bir değerlendirme yeteneğinin bile kökenini veya işlevini tam olarak ortaya koyamaması –bu gizem– sayesinde buraya kadar gelebilmişti; fakat işte tam da bu yüzden çalışan ürpertici bir hisle doluydu.

“Korku filmleri genellikle böyle başlamaz mı?

Uğursuz bir eser ve çevresindeki hiçbir şeyden habersiz insanlar… Tam oturdu.”

Tek yapabildiği, orada ölen ilk kurban olmamayı dilmekti.

“Ahh, korkutucu.”

“…….”

O figür–‘Gio’nun Portresi’ sessizce izliyordu.

Gözlerini kapattı.

___

31 yıl önce.

Dünya yıkıldı.

Bu aşırı sıradan açılış cümlesi gerçek olduğunda, o günden sonra Dünya’daki tüm bilimkurgu filmleri yok oldu.

İnsanların aniden başka bir boyuta sürüklenip saçma sapan kurallar yüzünden paramparça edilerek öldürülmesi veya kapkaranlık boyutsal çatlakların arasından canavarların sürünerek çıkması, herhangi bir filmden çok daha canlıydı.

“Siktir…!”

“Ö-özür dilerim ama bu… film mi çekiliyor?”

“Sence film mi lan?!”

Ve sanki bekliyormuş gibi, süper güçlere sahip insanlar ortaya çıktı.

“Şu pencere… oyun penceresi değil mi?”

“Vay, bende de çıktı.”

“Seninkinde ne yazıyor? Benimki rahip olarak uyandığımı söylüyor.”

“Bende öyle bir şey yok… sadece bir yetenek listesi çıkıyor. Ama papazsan bir dinin var mı?”

“Evet, kiliseye gidiyorum. Böyle mi belirleniyor?”

“Onu da bilmiyorum ki…?”

Onlar Dünya’nın yüzünü değiştirdi.

“Ah, hasarcı…! Ne yapıyorsun, neden hasar vurmuyorsun?!!”

“Abi, sen önde dururken nasıl hasar vuralım ki…!”

“Şaka mı yapıyorsun?! Tank dediğin önü mü bloklar, arkayı mı?!“

“Vay be, bu baskın da bitti….”

“Huuuuh…!”

Sanki gerçekten oyun oynuyorlarmış gibi canavar avlıyorlardı.

“Uyanış” olarak tanımlanan bu fenomen rastgele birisinde beliriyordu ve ne kadar araştırılsa da bunun net kuralları veya kriterleri yoktu.

Tek ortak nokta, uyanan herkesin bir sistem penceresi görmesiydi, tıpkı bir oyun oynuyormuş gibi.

Elbette bu, canavar avlamanın bir oyun kadar hafif olduğu anlamına gelmiyordu.

“…….”

“…Hey, en azından eşyalarını toplayın. Cesedi olmasa bile cenaze töreni yapmamız gerekmez mi?”

“Takımımızın hasarcısı gitti… keyfimiz kaçtı. Kaç yaşında olduğunu söylemişti?”

“On sekiz. Kendi ağzıyla liseye geri dönmek istediğini söylemişti.”

“Ülke delirmiş, okulda ders çalışmak isteyen bir çocuğu dışarı sürüklüyor.”

“Ne yapabilirsin ki. On yaşındaki bir çocuk bile uyanır uyanmaz hemen çalışmaya başlıyor….”

“Doğru. On sekiz yaşında bir hasarcı bile fena değil.”

“…….”

“Bu lanet olası boktan bir şey.”

Canavar avlayan “avcılar” ya da “uyananlar” diye adlandırılan bu kişiler azınlıkta olduğu için “aşırı çalışma nedeniyle ölüm”den kolay kolay kurtulamıyorlardı.

Dünyanın köklü bir değişimden geçtiği bu geçiş döneminde, bireysel hayat bir sayıdan fazlası olarak görülmüyordu.

Ancak Güney Kore, üç kahraman öncülüğünde dünyanın geri kalanına kıyasla kaosu hızlıca bastıran bir ülkedeydi. Anında, bir kargaşadan diğerine atlayarak temellerini attılar.

“Hayatım, hatta mısın? Yerin’in uyandığını söylediler….”

Sonuç olarak, düzenli şehirlerdeki vatandaşlar bile biraz nefes almaya başladı.

“Bugün öğretmenler Yerin’in anaokulundayken uyandığını söyledi.”

[Huh? Yerin mi? Aman tanrım… Mesleği mi varmış? Yetenekleri mi? Hangi seviyede?]

“Bilmiyorum. Yerin mesleğinin olmadığını, yeteneğinin D seviyesi olduğunu söylüyor. Merkeze gidip kontrol ettirmekle kesinleşir sanırım.”

[O zaman Yerin’i avcı yapmayalım. Ne yapmak istediğini sor, eğer istemiyorsa zorlama.]

“Ben de öyle yapmanın en iyisi olacağını düşünmüştüm. Evet, teşekkür ederim, kapatıyorum.”

Artık boyutsal alanlar “zindan” olarak, sadece güç kazanan “uyananlar” ile canavar avlayan meslek sahibi “avcılar” ayrımı yapıldığı, loncalar ve merkezler gibi sistemlerin yerleştiği bir durumdaydı.

“Doğru. Çocuk uyanmış diye mutlaka avcı olması gerekmez.”

“Anne, canavar mı yakalamam gerekiyor…? Korkuyorum… Yapmak istemiyorum.”

“Hayır, sorun değil. Yerin’imizin canavar yakalaması gerekmiyor.”

Bir süre sonra uyananlar başka meslekler de seçmeye başladı.

Sıradan insanlardan niteliksel olarak farklı güce sahip olan uyananlar başlangıçta sıkı devlet kontrolü altındaydı; ancak yalnızca 31 yıl içinde çeşitli olaylar ve onlarca hükümet değişikliğiyle birlikte uyananlara yönelik muamele düzeldi.

C sınıfı ve altı uyananlar için kariyer seçimi alanı da çok daha geniş hale geldi.

“Vay, şu kesin bir avcıdır.”

“Evet, o lonca işaretine bakılırsa kesinlikle bir avcı.”

“Lanet olsun… bu kim? Hiç görmedim, yeni mi? Televizyonda gördün mü hiç?”

“O siyah kanatlar gerçekten havalı. Hey, bu gerçek bir avcı.”

“Uçuş tipi yeteneklerin çok nadir olduğunu duydum….”

“Bu kişinin hayatı kurtulmuş demek.”

Buna bağlı olarak, avcılara yönelik hayranlık dolu bakışlar daha da arttı.

“Uyansaydım ben de avcı olmak isterim.”

“Yok, tehlikeli işlere pek hevesim yok.”

“Ama havalı. Çok para kazanıyorsun ve popüler oluyorsun.”

Nihayetinde, bir tür ünlü muamelesi görüyorlardı.

“…….”

“Şşşt… hey, hey, bizi duydu sanırım. Hadi gidelim artık.”

“B-Ben sadece iyi göründüğünü düşündüm. Üzgünüm….”

Avcılar istese de istemese de bu dünyanın akışı buydu.

“…Haa….”

Bazı avcılar kendilerine yönelen aşırı ilgiden bile bıkmıştı.

“Biz asker miyiz yoksa idol müyüz…? Neden fotoğraf çektirmek için sürekli yanımıza geliyorlar? Bu gidişle sahnede dans edeceğiz. Başka ülkelerde bunu hayal bile edemezsin.”

“Geçen sefer acemilerden biri, bir sasaeng’in (takıntılı hayran) odasına girdiğini söyledi. Bu mantıklı mı? Yani, bir avcının boğazını kesmesinden korkmuyorlar mı—bu ne biçim şey… Bir avcının işi canavar avlamaktır, hayran yönetmek değil.”

“Popülerlik popülerliktir ama artık görevi engelleme düzeyine geldi. Beni çok rahatsız ediyor. Buraya halkı eğlendirmeye değil, canavar yakalamaya geldim. Kore’deki avcı algısı fazla ciddiyetsiz. Bunu düzeltmek gerek.”

Karşıt görüşler de vardı.

“Hıh, ben seviyorum. Ve ‘eğlendirmek’… Ünlülere tepeden mi bakıyorsun?”

“Öyle demek istemedim.”

“Tamam, tamam, kavga etmeyin. Yine de popüler olmak, olmamaktan iyidir. Sasaeng’leri veya görev engellemesini savunmuyorum ama… sistem oturduğunda bu tür rahatsız edici şeyler de azalacaktır.”

“Evet, dernek bu tür şeyleri halledecektir. Gerçekten rahatsızsan şikayet falan et.”

Böylece avcı algısı, süper güçlü insanlar, canavarlar ve askerlerin ötesine geçip ünlülüğe kadar uzandı.

Zaman geçtikçe bu algı yerleşti ve en azından şehir halkı için canavarlar ve zindanlar tek bir felaket türü seviyesine düştü.

İtfaiyecilerin söndürebileceği bir yangınla aynı derece olarak tanındıkları anlamına geliyordu.

Ve böyle bir Kore’de yükselen üç büyük loncadan biri:

“Lonca başkanı.”

“Evet, devam et.”

“Adımız başından beri Koleksiyoncular olsa bile….”

Yerel sıralamada 3. sırada olan “Koleksiyoncu” loncası.

“Bu biraz fazla değil mi?”

“Bir koleksiyoncuya toplamamasını söylemek, çok büyük bir hakaret değil mi?”

“Bu portreyi almak için dışarı çıkıp ne kadar para harcadığımızı biliyor musunuz?”

“Kendi paramla kendi eşyalarımı alıyorum–bu ne biçim konuşma?”

Oradaki lonca başkanı, “Koleksiyoncu” Bisabeol.

Orta yaşlı bir surata sahip adam hafifçe gülümsedi.

Kibar bir beyefendi gibi incelikli görünüyordu ama gülüşü tuhaf bir şekilde kirli bir tat bırakıyordu.

“Bu, dernek başkanının bile gözünü diktiği bir eser. Ne dersin? Şaşırtıcı değil mi?”

“Dernek başkanı mı? Gerçekten şaşırtıcı.”

“Canavar yetiştirmek dışında hobisi olmayan bir adam, bu parça için 2000’e kadar teklif verdi.”

“İki bin mi….”

Burada 2000, yirmi milyon won anlamına gelmiyordu; iki yüz milyar won demekti.

Trilyonlar seviyesinde olmasa da, kesinlikle önemsiz bir miktar değildi.

“…Değerlendirme yeteneğim zayıf olduğu için bu eserin gerçek değerini kavrayamadım. Acelecilik ettiğim için özür dilerim.”

“Biraz topluyorum diye beni azarladın ama durumu bilmiyorsan elbette böyle olur.”

“Okyanus gibi sınırsız anlayışınız için teşekkür ederim. Peki bu portrenin işlevi nedir?”

“Ben de bilmiyorum.”

“Saçmalamayın….”

Bir avcının değerlendirilmesinde önemli faktörler genel olarak üçe ayrılır:

Dünyanın kurallarına müdahale edebilecek bir “meslek”.

Uyanış anında bebeklerin ilk tuttukları nesne gibi doğuştan sahip olunan bir “yetenek”.

Mesleğin ve tüm yeteneklerin ustalık derecesini gösteren bir “seviye”.

Detaylı meslek açıklamaları ve öğrenebileceğiniz diğer yetenekler hakkında bilgi almak için bir merkezin yardımına ihtiyaç duyarsınız; fakat her halükârda bir avcının rütbesi, bu üç faktörü kapsamlı şekilde değerlendiren sözde “sistem” tarafından gösterilir.

‘Ve….’

Bisabeol, yalnızca kendi “değerlendirme” yeteneğiyle S-rütbesi avcı olmuştu.

‘Onun bile anlam veremediği bir eser, bu ne biçim berbat bir şaka?’

Çalışanın oldukça şaşkın halinden habersiz koleksiyoncu sadece keyifle güldü.

“İşte bu yüzden daha da cazip.”

Kore’nin üç büyük loncasından biri olarak adlandırılan “Koleksiyoncu”nun özel yanı, her lonca üyesinin değerlendirme yeteneğine sahip olmasıydı.

Ve o loncanın başındaki Bisabeol’un değerlendirme yeteneği, dünyadaki en iyisi denecek kadar mükemmeldi.

Bisabeol’un bile tam işlevini bilemediği bir eser.

“Dernek başkanının neden 2000’e kadar teklif verdiğini anladığımı düşünüyorum.”

Ürperticiydi bile.

‘…Belki sadece hayal gücüm ama eserin atmosferi de biraz ağır hissettiriyor. Oysa sadece tek bir kişinin portresi….’

Ofisteki lonca üyesi başını salladı.

“Sanatsal zevkten çok araştırma için daha uygun bir eser gibi görünüyor.”

“İşte tam da bu yüzden dernek başkanı bu kadar göz dikmiş olmalı. Sonuçta kazanan ben oldum.”

“Söylemek istediğiniz her şeyi söylediyseniz şimdi gideceğim. Balinalarla kavgasında belimi kırdırmak alışkanlığım değil.”

“Loncamızın üyeleri neden hepsi bu kadar şık, anlamıyorum.”

“Bence bu, sadece böyle insanlar toplayan bir lonca başkanının karmasıdır.”

“Ne kadar üzücü.”

Hiç üzgün görünmeyen yüzüyle neşeli neşeli gülümseyen Bisabeol’a karşı lonca üyesi irkildi ve ofisten ayrıldı.

Belgeler teslim etmeye gelmiş, sonunda acı çekmiş gibi görünüyordu.

“…….”

Yalnız başına kalan Bisabeol, telekineziyle portreyi aldı ve ofisin içinde saklı bir asansöre yöneldi.

“…….”

Gıcırt.

Üç kişinin zor sığabileceği kadar dar olan asansör, çok derinlere indi.

Bu, hükümet düzeyinde “yasak bölge (禁地)” olarak tanımlanan “Koleksiyoncu” loncasının deposuydu.

Yetkili bir çalışan veya müşteri olmadıkça buraya girip çıkmak mümkün değildi.

Basitçe, Bisabeol’un kişisel galerisiydi.

“…….”

Ulaştığı depo.

“Haaah….”

Bisabeol, ezici bir duyguyla bir nefes verdi. Tüm çenesini kavrayan büyük elindeki damarlar coşku ve tatminle kabarmıştı.

“İyi.”

Yılan gibi sarı gözleri manyakça bir takıntıyla parlıyordu.

Bisabeol’un koleksiyon deposu onun kişisel alanıydu.

Lonca üyelerinin zindanlardan veya yurt dışından getirdiği eşyaları olduğu gibi sergilemiyordu; lonca başkanı olarak kendisi satın alıyor, sonra sergiliyordu.

Ve Bisabeol’un koleksiyon deposu, tehlikeli eserler ve eşyalarla doluydu.

“Çok iyi.”

Sanat eserlerinden vazgeçemeyen Bisabeol, alabildiğine güvenlik önlemleri almıştı ve hükümet de çabalarını ve sonuçlarını takdir ederek bazen sorunlu eşyaları bile ona emanet ediyordu.

“Bu yer iyi olur.”

Bu sefer Bisabeol’un satın aldığı “Gio’nun Portresi” de öyleydi.

Tık.

“Mükemmel.”

İçinde tek bir adamı barındıran bir tabloydu.

Kaba ve kasvetli bir izlenime uygun solgun ten.

Işığın en ufak lekesini yansıtmayan kapkaranlık saçlar.

Ve yine de kasvet içinde sarkmamış, keskin hatlarıyla soğuk bir atmosfer ve bu dizginlenmiş kibir…

Onunla uyum sağlayan huzurlu orman manzarası bile.

“Kimin portresi bu?”

Hem ressam hem de model hakkında merak uyandıran bir portreydi.

“Eğer bu sadece insan becerisiyse inanılmaz. Değilse yine aynı şey. Tıpkı gerçekten yaşayan bir insanı yakalamışlar gibi….”

O anda.

“…….”

“…….”

Karşısındaki adam.

Solgun portre gözlerini açtı ve Bisabeol’a baktı.

“…….”

Bisabeol nefes almayı bıraktı.

“…….”

Sanki organları ve kasları devasa bir güç tarafından ele geçirilmiş gibi tek kelime edemedi.

“…….”

…Bu ne?

‘Bu da ne?’

Siyah. Simsiyah. Göz akı ile göz bebeği ayrılmış olsa da, o sınırı hiç ayırt edemiyordu–bir uçurum. Merkezi o kadar derindi ki kavrayamıyordu. Bir gölgeydi. Ve bir gece gökyüzü. Ve….

“…….”

Evrene mi benziyordu?

‘Siyah.’

Derin. Çok renkli. Isı ile soğuğun bir arada yaşadığı yaşam gibi.

“…….”

İçinde kader iplikleri ve kan damarları yoğun bir şekilde yayılmıştı. Bisabeol farkında olmadan elini tablodaki adamın zifiri siyah gözlerine götürdüğünde…

“…….”

“…….”

Portre—

“…Ah.”

Gözlerini kapattı.

“Tanrım.”

O anda Bisabeol, beklenmedik bir piyango vurduğunu hissetti.

“Demek sıradan bir tablo değilmiş.”

Kendini çok iyi hissediyordu.

___

“…….”

Bu arada, portredeki adam olan Gio.

Korkudan donup kalmıştı.

“Şey….”

Nadir görülen bir tiksinme ifadesiyle sessizce geri çekildi ve ağaca asılı çerçeveye baktı.

Bu, “ön kapı” diye adlandırdığı çerçevenin ta kendisiydi.

Tek çıkışının kapatıldığını teyit eden Gio, perişan bir sesle mırıldandı.

“Benim gibi biri için, ben sıradan bir tabloyum.”

Biraz umutsuzdu. Hem de farkında bile olmadan kimsenin duymayacağı bahaneler uyduracak kadar.

‘…Demek hayati tehlike dedikleri buymuş. Bu huzurlu kulübede olmayacağını düşünmüştüm ama tabii ki dünya hep düşündüğün gibi gitmez. Ne acımasız bir dünya.’

İlacını yapmaya başlamadan önce dış dünyayı bir kez kontrol etmek istemişti ve çerçevenin bir yere taşındığını fark etmişti. Ara sıra kontrol ettiğinde, bir müzayedede asılı duruyordu. Ve vardığı son yer, devasa bir depoydu….

‘…Ya da daha doğrusu galeri mi desem, müze mi.’

Tamamen beyaz bir bina ve özenle tasarlanmış iç mekân, yalnızca titizlikle seçilmiş eserlerin sergilendiğini gösteriyordu.

Sahibinin bol bol sevgi döktüğü bir galeri gibiydi.

Ve ne kadar çok sevgi dökülürse bu, tek ön kapısı elinden alınan Gio’yu o kadar çok huzursuz oluyordu.

“Demek bundan sonra dışarı çıktığımda her seferinde haneye tecavüz etmiş olacağım. Erken yatıp erken kalkan Saenara’nın örnek öğrencisi olan bana böyle şeyler niye oluyor? Dün dişlerimi fırçalamadan uyuduğum için mi acaba?”

Gio, dışarıyı kısa bir göz atmaya çıktığını söyleyerek bir yerlerde bir çalışanı zaten korkutmuştu. Hiç ölmemiş olsa da, hayalet portre olarak kazığa bağlanarak yakılmak istemiyordu.

“Ve eğer portre hasar görürse, bu boyalı dünyada ne olacağı belli olmaz….”

Kesinlikle, 31 yılda Dünya çok güçlü hale gelmişti. Bu, utangaç, zayıf, taze Gangwon patatesi Seo Gio’nun hayatta kalması için fazla engebeli ve sert bir dünyaydı.

‘Battaniyenin dışı tehlikelidir.’

Gio, bir kez daha portre kimliğini kabul etti ve burada kalma kararı aldı.

Ertesi gün, hayalet portre unvanının onuruna bu acımasız dünyada hayatta kalmak için şimdi olduğundan bile daha dikkatli olması gerektiğini düşünürken–

“Merhaba.”

“…….”

Dün gördüğü kızıl saçlı adam, ahşap çerçevenin ötesinden içeri bakıyordu.

‘Ah.’

Gerçekten, içtenlikle, samimiyetle–hiçbir ayrımcılık veya aşağılama anlamı taşımadan, Gio’nun kendi korneaları objektif olarak, gizli bir niyet olmadan–

O sürüngenvari sarı gözler tüylerini diken diken etti. Nedenini bilmiyordu ama parlak bile görünüyorlardı. Neden, tam olarak? Ama anlamak istemiyordu. Bahçeye sadece ferah bir sabah bekleyerek çıkan Gio için bu, fazlasıyla ağır bir endişeydi.

“Tanıştığımıza memnun oldum, efendim. Günaydın mı, iyi öğlenler mi, iyi akşamlar mı bilemiyorum ama biz insanlar için iyi bir sabah. İyi uyudunuz mu, efendim?”

“…….”

“Dün çok terbiyesiz davrandım sanırım. Benimle konuşmaya razı olur musunuz? Adınız nedir? Değerlendirmeme göre ‘Gio’nun Portresi’ diye geçiyordu, demek ki sizin adınız Gio….”

“…….”

“Efendim? Dinliyor musunuz? Gözlerinizi açıp kapatıyorsunuz, benim gibi sohbete susayan biri için bu çok cezbedici. İnsanları kavramada çok yeteneklisiniz.”

Lanet olsun gök, yer ve tanrılar.

‘31 yıl sonra benimle konuşan kişi böyleyse yarın mutlaka iyi şeyler olacak. Ama buna rağmen, kabul edilemez bir talihsizlik geldi.’

Modern toplum, bu korkutucu çocuk.

Gio, çerçevenin ötesindeki kişinin uygun bir mesafeyi koruyup, makul miktarda ilgi göstereceğini umuyordu.

‘…Çok bunaltıcı….’

Asosyal patates Seo Gio, muazzam enerjisini saklamayan bir adam karşısında sadece sinip büzülebiliyordu. Elbette, bu yalnız adamla konuşan birinin olması minnettar olunacak bir şeydi. 31 yıl gibi hissettirmiyordu ama her neyse, bu o kadar zamandan sonra bir iletişim fırsatı değil miydi?

‘Ve karşı tarafın da oldukça dostça görünmesi, bunun kendi açısından iyi bir durum olduğunu gösteriyor.’

Ama yine de….

“Efendim? Orada mısınız? Efendim? Elim boş geldiği için mi? İstediğiniz şeyi, zevkinize uygun olarak hazırlayabilirim.”

“…….”

“Hım, yine de bir kurban mı sunmalıyım… Böyle durumlarda genellikle ne tür kurbanlar kabul edilir? En yaygın olanı ya günahıyla dolu bir insan ya da tamamen saf bir insandır. İkincisi elde etmesi çok zor….”

“…….”

“Hapishaneyle uzun zaman sonra tekrar iletişime geçmeliyim. Böyle bir dünyada, günah dolu bir insan bulmak çocuk oyuncağı. Kaç tanesine ihtiyacım olur?“

Ah.

’Bu çok zor.’

Dağ köyünün idolü Gio bile, böyle bir rakiple iletişim kurmaya kendini hazırlayamıyordu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi