Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 51

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.832


Blair, zihnindeki karmaşayı yatıştırmaya çalışarak pencerenin dışına dalmıştı. Tam o sırada kapı usulca çalındı. Başını çevirdiğinde, elinde bir mektupla içeri giren Lina’yı gördü.
“Hanımefendi, imparatorluk sarayından av davetiyesi geldi.“
İlkbahar mevsimini müjdeleyen geleneksel av şöleni yaklaşmıştı.
Blair zarfı eline aldı ve kararını verdi.
Herdin’i bir kez daha ikna etmeyi deneyecekti.
                                    ~~~
Rachel, tapınaktan ayrılırken yüzündeki ifade geldiğindeki kadar kasvetli değildi. Soylu hanımlar ve genç hanımefendilerle vedalaşmasının ardından omuzlarındaki yük biraz olsun hafiflemiş gibiydi.
Blair’in kendisine yaşattığı aşağılanmayı elbette telafi etmeye yetmezdi. Yine de bir şeyler yapmış olmak, öfkesini az da olsa dindirmişti. Gerçi bunun da uzun sürmeyeceğini biliyordu.
Kendisini bekleyen Sheldon malikânesinin arabasına doğru yürüdü. Onu gören arabacı hemen yerinden inerek kapıyı açmak üzere yaklaştı.
Tam kapıyı açacağı sırada, arkasından hiç de hoş karşılamadığı bir ses yükseldi.
“Rachel.“
Rachel sesin geldiği yöne döndüğünde Wesley’i karşısında buldu.
Onu görür görmez yüzü buruştu.
Wesley çocukluklarından beri tanıdığı biriydi. Ancak iki yıl önce kumara bulaşmış, o günden beri de tanıdığı herkesten borç para ister olmuştu. Bu yüzden çevresindeki herkes ondan uzak duruyordu.
Üstelik içkiye düşünce iyice zapt edilemez hâle geliyor, gittiği her yerde olay çıkarıyordu. Onunla yolu kesişen hiç kimsenin başına hayırlı bir iş gelmezdi.
Rachel derin bir iç çekişini bastırdı ve arabacıya yerine dönmesini işaret etti. Adam uzaklaştıktan sonra nihayet konuştu.
“Şaşılacak şey... Seni ayık görmek ne zamandır nasip olmuyordu. Baban nasıl? Senin yüzünden son zamanlarda iyice çökmüş.“
“İhtiyar mı? İyi işte. Senin anne baban nasıllar?“
“Gayet iyiler. Terbiyeli ve aklı başında bir kızları varken neden olmasınlar?“
Rachel’ın alaycı sözleri Wesley’i hiç incitmedi. Aksine kahkahalarla güldü. O kahkahanın sesi bile Rachel’ın sinirlerini bozuyordu.
“Peki burada ne işin var? Sakın beni görmeye geldiğini söyleme.“
“Elbette seni görmeye geldim. Erdem timsali genç markizin kızını yakalamak istiyorsan tapınak en doğru yer değil mi?“
“Yine kumar borcun için para istemeye geldiysen defol. Başka bir iş için geldiysen de defol. Bir daha da karşıma çıkma.“
Rachel soğuk bir sesle bunları söyledikten sonra arabanın kapısını açmak üzere döndü.
Tam binecekken arkasından yükselen ıslık sesi onu durdurdu.
Ardından Wesley’nin sesi geldi.
“Delmark Malikânesi’ndeki baloda... bizim sevgili prensesimiz... pardon, Düşes Hazretleri seni fena hâlde ezip geçmişti, değil mi?“
Rachel olduğu yerde donup kaldı.
Yavaşça döndüğünde gözleri öfkeyle titriyordu.
Onu asıl çileden çıkaran, Wesley’nin Blair’e söylediklerini duymuş olması değildi.
Bir başkasının, Blair’in kendisini küçük düşürdüğüne şahit olmasıydı.
Rachel hayatı boyunca Blair’i kendisinden aşağı görmüştü.
Blair’in her sözüne boyun eğmesi, her hareketine uyması Rachel’a tarifsiz bir üstünlük hissi veriyordu.
Blair’i istediği gibi yönlendirebilmek, ona sanki prensesin kendisinden bile daha asilmiş gibi hissettirirdi.
Bu, hem gururuydu hem de kibri.
Ve şimdi biri, o kibrin ayaklar altına alınışına tanıklık etmişti.
“Demek duvarların kulağı varmış... Sen de fare gibi köşelerde saklanıp insanları mı dinliyordun?“
Rachel’ın çıkışı üzerine Wesley bir ıslık daha çaldı ve kahkahayı bastı.
“Madem bu fare gidip başkalarına ciyaklamadan önce... biraz konuşsak nasıl olur?“
Rachel’ın onayını beklemeye bile gerek duymadan doğruca arabaya atladı.
Rachel yüzünü buruşturduysa da ardından isteksizce içeri girdi.
Araba ağır ağır hareket etti.
Rachel karşı koltuktaki Wesley’e sert sert baktı.
“Ne istiyorsun? Bunu kumar borçlarını bana ödetmek için bahane edeceğini söyleme.“
“Borç para isteyeceğim, doğru. Ama kumar borcumu kapatmanı istemiyorum. O kadar da yüzsüz değilim.“
“Öyleyse ne istiyorsun?“
“İntikamımızı alalım.“
“...İntikam mı?“
“Sen de Düşes’ten hesap sormak istemiyor musun?“
Blair.
İntikam.
Wesley’nin dudaklarından bu iki kelime dökülür dökülmez Rachel’ın bakışları hafifçe değişti.
“Bizim Leydi Rachel Sheldon bunca zamandır Ekselansları’na ne kadar iyi davrandı. Ama o ne yaptı? Bir erkek uğruna sana diş göstermeye kalktı.“
“...“
“Sence de biraz haddinin bildirilmesi gerekmiyor mu? Bir daha kendini bu kadar büyük görmesin.“
Bunları söylerken Wesley’nin gözlerinde deliliği andıran vahşi bir parıltı vardı.
Rachel kaşlarını çattı.
Bu düşüncenin nereden çıktığını aşağı yukarı tahmin edebiliyordu.
Muhtemelen İmparatoriçe Dowager’ın doğum günü şölenine ve Herdin’den yediği dayağa dayanıyordu.
Herdin’den intikam almak istiyordu.
Fakat Herdin’e doğrudan dokunmaya cesaret edemeyeceği için öfkesini Blair’e yöneltmişti.
Ne var ki Rachel’ın buna karışmaya hiç niyeti yoktu.
“Unuttuysan hatırlatayım. O benim kuzenim. Ondan ne kadar nefret edersem edeyim böyle bir işe kalkışmam. Yapmak istiyorsan kendin yap. Beni buna karıştırma.“
“Ne ikiyüzlüsün... Korktuğunu kabul etsene.“
Rachel reddeder etmez Wesley’nin tavrı bir anda değişti.
Alay dolu sözleri, Rachel’ın gururundaki çatlağı tam isabetle bulmuştu.
Fırsatı kaçırmadı.
“Korkacak hiçbir şey yok. Prenses Hazretleri’ne gerçekten zarar vermekten söz etmiyorum. Ufak bir oyun sadece. Bunca aşağılanmanın ardından buna hakkımız yok mu?“
“...“
“Yüce Leydi Sheldon’ın ellerini kirletmesine gerek bile yok. Bana sadece para vereceksin. Gerisini ben hallederim.“
“...“
“Eee? Fikrin değişmeye başladı mı?“
Rachel uzun süre sessizce ona baktı.
Sonunda ağır ağır ağzını açtı.
“Anlat bakalım... Planın ne?“
                                    ~~~
Şöminenin sıcaklığıyla ısınmış yatak odasında, birbirine dolanmış iki gölge duvarda usulca salınıyordu.
Herdin, bir kolunu Blair’in beline dolamıştı. Diğer eliyle yanağını okşarken başparmağını dudaklarının arasına usulca yerleştirdi.
Parmağı dudaklarının içinde onu usulca tahrik etmeye başlayınca Blair düşünmeden hafifçe ısırdı.
Herdin alçak bir kahkaha attı.
O küçücük ısırık öylesine tatlıydı ki... Neredeyse hiç kuvveti yoktu.
Aynı anda yüzünü görmek istedi.
“Blair... Bana bak.“
Fakat Blair kendini toparlayabilecek durumda değildi.
Herdin nazikçe çenesini çevirerek onu kendisine bakmaya zorladı.
Gözyaşları güzel yüzünü darmadağın etmişti.
Ama o hâliyle bile büyüleyiciydi.
Bunu düşündüğüne neredeyse kendisi bile gülecekti.
Yine de duygularına engel olamadı ve aralanmış dudaklarını öptü.
“Mm...“
Öpücüğü onu bütünüyle içine çekti.
Sonra ansızın dudaklarını ayırıp geri çekildi.
“Her...“
Blair tam sınırına dayanmıştı.
Neden durduğunu sorgulamaya bile fırsat bulamadan Herdin onu yüzü kendisine dönük olacak şekilde yatağa yatırdı ve yeniden kollarına çekti.
Blair, yüz yüze olmadıklarında bunu daha yoğun hissediyor gibiydi.
Ama Herdin onun yüzünü seyretmeyi seviyordu.
Sıcaktan kıpkırmızı kesilmiş, gözyaşlarının eşiğinde titreyen o yüz...
Ona baş döndürücü bir haz veriyordu.
Herdin, omuzlarından tutarak onu yerinde sabit tuttu.
Kendi kuvvetiyle Blair’i yatağın üzerinde yavaşça kendisine doğru çekiyordu.
Yüzleri birbirine bir nefes kadar yakındı.
Dudakları ayrılmış olsa bile nefesleri birbirine karışıyordu.
Herdin, Blair’in gözlerini sımsıkı kapatıp kendisine teslim olmaya çalışışını sessizce izledi.
Gözyaşlarıyla parlayan menekşe rengi gözlerinde yalnızca kendi yansıması vardı.
O gözlere baktığında, Blair’in bütün dünyasında yalnızca kendisinin var olduğu yanılsamasına kapılıyordu.
Yarı bilinçsiz hâlde adını fısıldaması...
Küçücük bedeninin daha fazlasına dayanamayarak ona sımsıkı sarılması...
Eğer gerçekten onun dünyasında yalnızca kendisi varsa, o hâlde Blair’in her anını gözlerine kazıyıp sonsuza dek saklamak istiyordu.
Birbirlerine olabilecekleri kadar yakındılar.
Ama nedense bu bile yetmiyordu.
Bu nasıl bir histi?
Yoksa bu kadın ona bir büyü mü yapmıştı?
Belki de aklını kaçıran kendisiydi.
Eğer dizginlenemeyen arzu denen şey buysa...
Kadınlar uğruna aklını yitiren adamların hâlini artık biraz olsun anlayabiliyordu.
Herdin, sanki onu gözlerine kazımak istercesine Blair’e uzun uzun baktı.
Sonra onu biraz daha sıkıca kendisine çekti.
Titreyen bedenini yatıştırmak ister gibi yeniden dudaklarını öptü ve elini usulca bedeninde gezdirdi.
                               ~~~
Bir süre sonra Blair düzensizleşen nefesini yavaşça toparladı ve ağır ağır gözlerini açtı.
Parlak menekşe gözleri Herdin’e çevrildi.
Blair öpücüğünü sessizce kabul etti.
Ardından temkinli bir şekilde dudaklarını araladı.
“...Herdin. Bu gece biraz erken bitirebilir misin?“
“Erken mi?“
“Yarın sabah erkenden kalkmam gerekiyor, unuttun mu?“
“Ah.“
Ağzından çıkan o kısa cevap öylesine masumdu ki, sanki yarınki av şöleni o anda aklına gelmiş gibiydi.
Oysa gerçekte, odasına girmeden önce Blair’i bu gece erkenden dinlendirmeyi gerçekten düşünmüştü.
Ama yatak odasına adım atıp onun kendisine o yalvaran gözlerle baktığını gördüğü anda...
İçinde gizlediği zalim taraf yeniden uyanmıştı.
Belki de karısının farklı yüzlerini seyretmeye alışmıştı.
Gözyaşlarına boğulan yüzü...
Hararetten kızarmış, çaresizce titreyen yüzü...
Utançtan kızaran yüzü...
Gündüzleri önünde neredeyse hiç gülmeyen, hiç ağlamayan, adeta porselen bir bebek gibi duran bu kadının...
Geceleri yalnızca kendisine bambaşka yüzler göstermesi onu büyülüyordu.
“Madem eşim öyle istiyor...“
Herdin bunları söylerken geri çekildi.
En azından Blair öyle sandı.
Tam gardını indirdiği anda Herdin onu yeniden kendisine çekti.
“Ah!“
“Elimden geleni yaparım.“
Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Çabuk bitirmek için.“
“Ben... Onu kastetmemiştim...“
Blair ona kırgınlık ve sitemle dolu bir bakış fırlattı.
Herdin ise karşılık vermek yerine yalnızca gözkapaklarına yumuşak bir öpücük kondurdu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi