Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 52

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 2.018


Sonunda Blair, ancak uyumaktan çok tükenip bayılmaya benzeyen bir hâle düştüğünde Herdin’in kollarından kurtulabildi. Gerçi bu huzur da uzun sürmeyecekti.
Herdin, kollarında uyuyan Blair’i bir süre sessizce seyretti. Ardından ağır hareketlerle doğruldu, üzerine sabahlığını geçirdi.
Az önce odayı sıcacık tutan şöminenin alevleri artık sönmeye yüz tutmuş, geriye yalnızca cılız bir kızıllık ve kor hâline gelmiş közler kalmıştı.
Şömineye birkaç odun daha attı. Sonra bir puro çıkarıp balkona geçti.
Ay ışığı altında yıkanan bahçe gözlerinin önüne seriliyordu. Yanağına dokunan gece meltemi, karısının narin teni kadar yumuşaktı. Hatta içinde taze çimen kokusunu andıran ferah bir serinlik bile vardı.
İlkbahardı.
Purosunu yakıp gece rüzgârını içine çekerken, Blair’in birkaç gün önce söyledikleri aklına geldi.
“Hipnoza başlamadan önce... ateş korkumu yavaş yavaş kendi başıma yenmeye çalışmak istiyorum.“
Sebebini açıklayamıyordu ama Blair, onun yanındayken ateşten korkmuyordu.
Elbette gözlerini doğrudan şöminenin alevlerine diktiği anda korku bütün benliğini ele geçiriyor, nefesi düzensizleşiyor, neredeyse boğulacak gibi oluyordu. Bu yüzden odada ateş yandığı her an Herdin’in onun yanında kalması gerekiyordu.
Biraz zahmetliydi.
Ama bundan en ufak bir şikâyeti yoktu.
Üstelik Blair’i ateşten yalnızca kendisinin kurtarabiliyor olması, içinde tarif edemediği küçük ama sürekli bir haz uyandırıyordu.
Zamanla ateşin sıcaklığına alışır, kendi isteğiyle yanına gelip kollarına sokulmaya başlarsa...
Böylesine küçük bir zahmete katlanmak onun için hiç de zor değildi.
Tıpkı insanların verdiği mamalar sayesinde evcilleşmiş sokak kedisine bakmak gibi...
Acele etmeye gerek yok.
Bilinçaltının, onu koruyabilmek için derinlere gömdüğü anılar...
Onları zorla gün yüzüne çıkarmanın gerçekten bir anlamı var mıydı?
Kaligo şu sıralar Katrina’nın hareketlerini gizlice takip ediyordu. Eğer oradan işe yarar bir ipucu çıkarsa, Blair’in anılarını uyandırmaya zaten gerek kalmayacaktı.
Şayet o yol sonuç vermezse...
O zaman anılarını hatırlaması için daha sonra uğraşabilirlerdi.
Herdin ince bir duman şeridi üfledi. Ardından camın ardından yatak odasına baktı.
Yatağında huzur içinde uyuyan Blair’e...
Bu ilkbahar sona erdiğinde...
Kışın soğuğu tamamen çekildiğinde...
Benim sıcaklığıma artık ihtiyacı kalmadığında...
Parmaklarıyla alnına düşen saçlarını geriye itti. Mavi gözleri yavaşça karardı.
Tam o sırada Blair uykusunda hafifçe kıpırdandı.
Herdin yarım kalan purosunu söndürdü.
Ve kendisini bekleyen sıcaklığın yanına, karısının başucuna geri döndü.
                                     ~~~
Hava son derece güzeldi.
Gökyüzü masmaviydi. Bulutlar ne eksik ne fazlaydı. Ağaçların dallarında taptaze yapraklar açıyordu.
Piknik için kusursuz bir gündü.
Keşke yağmur yağsaydı.
Sonunda av şölenine katılmak zorunda kalmasına neden olan bu açık havadan Herdin hiç hoşnut değildi.
Uzun süre kuru gözlerle pencerenin dışını seyrettikten sonra başını çevirip yanındaki koltukta oturan karısına baktı.
Blair’in küçük yüzü şapkasının geniş kenarı altında büyük ölçüde gizlenmişti. Bu yüzden ifadesini seçemiyordu. Ama başını çevirdiği açıdan dışarıdaki manzarayı izlediği belliydi.
Pencereden gözlerini alamayışı...
İlk kez geziye çıkan bir çocuk kadar sevimli görünüyordu.
Herdin sessizce Blair’in arkasını seyrederken bakışları ensesine kaydı.
Topuzundan kurtulan birkaç ince saç teli, bembeyaz tenine dokunuyor, hafifçe sallanıyordu.
Dün gece dudaklarını kondurduğu yer tam da orasıydı.
O gecenin hatırası, beyaz ensenin üzerine usulca örtüldü.
Alt karnında sıcak bir kıvılcım toplandı.
Herdin içinden kendine alaycı bir şekilde güldü.
Demek sonunda...
Sadece bir kadının ensesine bakarak bile kendini kaybedebilen delilerden biri olmuştu.
Dahası...
Bunun farkında olmasına rağmen, içinde yükselen arzuyu bastırmaya dair en küçük bir istek bile duymuyordu.
Kolunu uzattı.
Blair’i belinden kavrayıp kendine doğru çekti.
Daha itiraz etmeye fırsat bulamadan eğildi ve dudaklarını ensesine bastırdı.
Blair ürpererek ona döndü.
“Boynumda bir iz daha bırakma...“
Cümlesinin sonu dudakları tarafından yutuldu.
Herdin onu uzun uzun öptü.
Sonra geri çekilip sanki izin istemeyi yeni akıl etmiş gibi yüzüne baktı.
Önce yapan...
Sonra izin isteyen...
Bu ters sıra öylesine gülünçtü ki Blair ona karşılık vermek yerine yalnızca kırgın bir bakış attı.
Fakat Herdin, izni varmış ya da yokmuş hiç önemsemiyormuş gibi onu yeniden öptü.
Sonunda Blair teslim olmuş gibi gözlerini kapattı.
Herdin’in eli çenesinin altındaki kurdeleyi çözdü.
Tam o sırada fayton sarsıldı.
Dengesi bozulan şapka yere düştü.
Başlangıçta yumuşak olan öpücük giderek sertleşti.
Herdin, Blair’in aldığı her nefesi adeta kendi içine çekiyor, tek bir nefesin bile kaçmasına izin vermiyordu.
Ancak Blair’in soluğu kesilmeye, yanakları kıpkırmızı kesilmeye başladığında onu serbest bıraktı.
Blair sersemlemiş gözlerle ona baktı.
Ruju, Herdin’in dudaklarına bulaşmıştı.
O hâliyle Herdin, dünyanın en sefih adamlarından biri gibi görünüyordu.
Ve bu görüntü Blair’i, Herdin’i utandırdığından çok daha fazla utandırmıştı.
Ya birileri onu böyle görürse?
Kâğıt üzerinde karı kocaydılar.
Yakalanmaları aslında sorun oluşturmazdı.
Ama Blair bunu böylesine rahat karşılayabilecek biri değildi.
Asıl mesele de buydu.
Telaşla başparmağını Herdin’in dudaklarında gezdirerek bulaşan ruju silmeye çalıştı.
Tam o sırada Herdin parmağını hafifçe dişlerinin arasına aldı.
“Ah...“
Blair’in eli olduğu yerde donup kaldı.
Aralarında tarif edilmesi güç bir gerilim dolaştı.
Gerilmiş bir yay kirişi gibi...
Az önce gözlerinde beliren yumuşak ifade bir anda silindi.
Blair’in dudaklarını temizlemek için verdiği bütün emek boşa gitmişti.
Herdin yeniden eğildi ve bu kez dudaklarını tekrar yakaladı.
Alt dudağını ustalıkla aralayarak öpücüğünü derinleştirdi.
Aynı anda belini kavrayan büyük eli yavaşça yukarı doğru kaymaya başladı.
O dokunuşla birlikte...
Geçmiş yaşamına ait bir anı ansızın zihnine hücum etti.
“Şimdi hatırladım... Önceki hayatımda da o gün, faytonun içinde...“
Blair irkilerek Herdin’in elini tuttu.
Ve onu geriye itti.
“Yeter artık... Herdin. Olmaz... Faytondayız.“
“Peki?“
Sesinde gerçekten neyin sorun olduğunu anlayamayan birinin şaşkınlığı vardı.
Blair ona sertçe baktı.
“Ya diğerleri... duyarsa?“
“O hâlde ses çıkarma.“
Gerçekten verebildiği tek cevap bu muydu?
Herdin onun için fazlasıyla baş edilmez bir adamdı.
Üstelik ona yaptıkları...
Ne kadar sessiz kalmaya çalışırsa çalışsın buna dayanması mümkün değildi.
“O zaman... hiç yapmayız.“
Ama Herdin onu bırakmaya niyetli görünmüyordu.
Blair uzaklaşmaya çalışır çalışmaz onu yeniden kendine çekti.
“Dudaklarımın üzerinde ilk dolaşan parmaklar kiminmiş?“
“Önce beni sen öptün.“
“Pekâlâ. O kısmı benim hatam sayalım.“
Herdin Blair’i iki koluyla kaldırıp dizlerinin üzerine oturttu.
“Ama şimdi durursak... benim için biraz zor bir durum olur.“
Blair, eteklerinin altından yükselen sertliği hissedince olduğu yerde dondu.
Suçu üstlenmiş gibi konuşuyordu.
Ama bedeni, geri çekilmeye hiç niyetli olmadığını açıkça gösteriyordu.
“Yoksa herkesin, kocasına karşı dizginlenemeyecek kadar arzu duyan kişinin sen olduğunu mu öğrenmesini istersin?“
Blair’in yanakları her geçen saniye biraz daha kızarıyordu.
Herdin, kat kat eteklerinin arasından usulca elini uzatırken alçak bir sesle fısıldadı.
“Bu hâle beni sen getirdin, leydim. O yüzden bunun sorumluluğunu da sen üstlenmelisin.“
Çok geçmeden, Blair’in karşı koyamayacağı bir sıcaklık bütün bedenini sardı.
Sonunda yapabildiği tek şey, dudaklarını sıkıca ısırıp kollarını Herdin’in boynuna dolamak oldu.
                                   ~~~
Av şöleni, başkentin dışında bulunan imparatorluk av ormanında düzenleniyordu.
Toplanan soylular önce birlikte yemek yedi. Ardından erkekler ava hazırlanmak üzere ayrılırken kadınlar çay sohbeti için başka bir tarafa geçti.
“Öyleyse... Karnımızı da doyurduğumuza göre biraz hareket etmenin vakti geldi, değil mi?“
Ivan’ın sözleri üzerine soylular hazırlıklarını tamamlamak için dağıldılar.
Hazırlığını bitiren erkekler, eşlerinden ve sevgililerinden cesaret dilekleriyle birlikte yanaklarına kondurulan öpücükleri alıyordu.
Herdin de, olanları biraz uzaktan seyreden Blair’in yanına yürüdü.
Fakat Blair yüzünü inatla başka tarafa çevirdi.
Faytondan indiklerinden beri ona karşı aynı tavrı sergiliyordu.
Bunu gören Herdin’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
Blair gerçekten ona küstüğünü sanıyordu.
Oysa Herdin’in gözünde, bu hâli bile yalnızca sevimliydi.
İşaret parmağını Blair’in yanağında hafifçe gezdirerek onu gıdıklar gibi yaptı.
“Ben de bir öpücüğü hak etmiyor muyum?“
“...“
“Eş olarak üzerime düşeni yerine getireceğim, diyen sen değil miydin?“
Ancak o zaman Blair isteksizce gözlerini ona çevirdi.
Herdin, yalnızca o lanet sözleşmeyi hatırlattığında gönülsüzce kendisine yaklaşmasını hiç sevmiyordu.
Yine de...
İçini yoklayan hafif huzursuzluğu görmezden gelebilecek durumdaydı.
Çünkü karşısında kendisine somurtarak bakan kadın öylesine güzeldi ki...
Ve biraz sonra yanağına usulca dokunan dudakları da bir o kadar yumuşaktı.
Herdin, Blair’in şapkasını hafifçe geriye itti.
Ardından onun öpücüğüne karşılık verircesine yuvarlak alnına yumuşak bir öpücük kondurdu.
Sonra da gevşemiş kurdeleyi yeniden özenle bağladı.
Blair ağır ağır gözlerini kırpıştırarak ona baktı.
O gözlerin içinde kendi yansımasını görmek...
Neredeyse dün geceyi yeniden hatırlamasına neden olacaktı.
Fakat yeniden kabarmaya başlayan arzusu, ansızın duraksadı.
Çünkü birinin bakışlarını üzerlerinde hissetmişti.
Başını çevirdi.
Onlara bakan kişi Wesley’di.
Bakışları karşılaştığı anda Herdin’in buz mavisi gözleri yeniden soğuk ve ifadesiz bir hâl aldı.
İmparatoriçe Ana gelmedi diye tedbiri elden bırakmaması gerektiğini kendine hatırlattı.
Tam o sırada Delmark şövalyelerinden biri yanlarına yaklaştı.
“Ekselansları, her şey hazır.“
Blair, gözlerini ondan ayırmak istemezcesine birkaç an sessiz kaldı.
Sonunda alçak sesle konuştu.
“Dikkatli ol, Herdin.“
“Yakında dönerim.“
Herdin arkasını döndü.
Yüzündeki yumuşak ifade, sanki az önce hiç var olmamış gibi kayboldu.
Yerini yine her zamanki soğuk, okunması güç maskesi aldı.
Yanındaki şövalyeye emir verdi.
“Bane. Leydinin yanından bir an olsun ayrılma. Yorulduğunu söylerse onu erkenden malikâneye götürmekte serbestsin.“
“Emredersiniz, Ekselansları.“
Blair, Herdin’in uzaklaşan sırtını hüzünle buruşmuş gözlerle izledi.
O...
Geçmişteki adamdan hiç farklı değildi.
Zaten aynı kişiydi.
Elbette değişmeyecekti.
Geçmişte de...
Şimdi de...
Her zaman kendi arzularını her şeyin önüne koyuyordu.
Demek ki ona duyduğu istek...
Hiçbir zaman aşk değildi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi